Hasankeyf’lerinizi bozmayın: Kalkınıyoruz!!

10 Dakika Okuma Süresi

TUĞÇE TUĞRAN / Radikal

Tarihi bir kalıntıyı oradan oraya taşımanın gerçeküstü olması bir yana, yine bizden beklenen, DSİ raporunda yazanlara inanmak. Baraj yapımından etkilenecek hayvan türlerinden ise hiç bahsedilmiyor. Onun yerine bölgeye getirilecek martı ve diğer dekoratif kuş türleri anlatılıyor. Oysa konuda diğer kurumların yayımladığı raporda, çok farklı gerçeklerden bahsediliyor.

hasankeyf5.jpg

Bu yazının amacı, naçizane, sorgulamadan kabul ettiğimiz birtakım kavramları tekrar düşünmek. Daha kesin konuşmak gerekirse, kalkınma, gelişme ve büyüme kavramlarını, bu kavramların en büyük simgelerinden olan barajlar üzerinden ziyaret etmek. Kalkınma her zaman, devlet otoritesi tarafından, yapılan her türlü çalışmayı meşru kılmak için kullanıldı bu ülkede. Kalkınma en zayıf noktamızdı çünkü: En dokunulmazımız, en önemli tapınağımızdı. Modernizmin bu sorgulanamaz icadı, ülkemizde öyle çok kullanıldı, öylesine iğdiş edildi ki, sonunda kendisi bir dogma haline geldi. Devlet barajlar, yollar yapmak için kullandı onu, tıpkı kurşungeçirmez bir zırh gibi, tüm projelerine giydirdi, siper etti, siper etti ki karşı sesler susturulabilsin.

Bu ülkede ‘Bırakın ülkemiz kalkınsın, zenginleşmemize taş koymayın!’ çığırtkanlığı her zaman kabul gördü çünkü. Yapılacak bir baraja, bir köprüyola karşı çıkmak, kalkınma karşıtı bir tembellik veya kötü niyetli bir komplo olarak bir defa yaftalanmaya görsün, artık kimsenin dikkate almadığı, önemsiz ve yersiz bir tepkiye indirgenmiş oldu. Oysa bir an durup düşünüldüğünde, tüm bu kavramların tekrar tekrar masaya yatırılması gereken araçlar olduğunu fark etmek çok da zor değil. Bunu yapabilmek için fazlaca fırsat da var önümüzde.

Dünyada da aynı nakarat
Hükümetin Türkiye’nin 1700 akarsuyuna baraj yapma niyeti, bugün yine aynı bağlam üzerinden tartışılıyor. Örneğin, 2009 yılında, bazı kıstasları karşılamadığı gerekçesi ile yabancı firmalar Ilısu Barajı projesinden kredi desteklerini çektiler. Bunun üzerine Devlet Su İşleri, ağustos ayında ‘Ilısu Barajı Hidroelektrik Santralı ve Hasankeyf Gerçeği’ adlı bir rapor yayımladı. Aslında yeni hiçbir şey yok raporda, aynı söylem, tekrar üretiliyor ve mutlak bir gerçek olduğu, onun da kurumun bize sunduğu rapordan başka bir yerde aranmaması gerektiği, daha başlıktan okuyucuya duyuruluyor. İşin ilginç yanı, bu raporun ve genel olarak kamu kuruluşlarının eylemlerini meşru kılan bu söylemlerin, dünyanın her yerinde, barajlar ve hidroelektrik santralları lobileri tarafından kullanılan söylemlerle birebir aynı olması. Benzerlikler ve öne sürülen argümanlar o kadar çarpıcı ki, bu hayal gücü eksikliği insanı neredeyse hayrete düşürüyor. Ilısu Barajı’nın iki ana hedefi var rapora göre: Ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak ve bölgenin kalkınmasını sağlamak.

Şimdi bu argümanları tekrar düşünelim. Baraj lobileri tarafından öne sürülen en önemli söylem her zaman, ‘denize giden su boşa akan sudur’ olmuştur. Milliyet gazetesi’nin 21 Mart 1987 tarihli baskısında köşe yazarı şöyle aktarıyor: ‘Türkiye’nin 500 baraja ihtiyacı var, oysaki şu an sadece 100 barajımız var. Baraj yapmak yağmuru ve kar suyunu kontrol etmektir, yağmur suyunu servete dönüştürmektir…’ Bu söylem gerçekten de, yıllar boyunca, Stalin’den Nehru’ya kadar sayısız siyasi lider tarafından kullanıldı. Oysaki suyun boşa akması, en hafif şekilde söylemek gerekirse, son derece tabansız bir iddiadır. Yağmur suları, bin yıllardır toprağı beslemekte, nehirlere can vermekte, vadi yataklarından akarak, yine denize kavuşmaktadır. Denize kavuşan bu su asla geri dönmeyen bir su değildir, buharlaşma ile ve yağmur olarak, aynı değişmez düzeni tekrarlamak için geri dönen bir zenginliktir. Tam tersine, nehirlerin üzerine yapılan devasa barajlar bu döngüyü bozarak bölgenin geri dönülemez şekilde kuraklaşmasına sebep olmaktadır. Bunun örnekleri dünyanın her yanında bulunabilir. Denize akan su boşa gider açıklamalarıyla o zamanlar Sovyet Rusya’nın en önemli su havzası olan Aral Gölü kendisini besleyen Seyhan ve Ceyhan nehirleri üzerindeki baskı yüzünden, bugün ancak bir çölü andırır hale gelmiş, üzerinde toprağa gömülmüş tekne manzaralarıyla insanlığın en büyük doğal katliamlarından birisine kanıt oluşturmaktadır. Bu noktada sorulması gereken soru şudur: neden ve nasıl, suyu etkin kullanmak için yapılmış bir girişim sonunda tamamen susuzluğa yol açabilir?

Barajları sarmalayan mitler
Belki de cevabı genel olarak barajları sarmalayan mitler arasında bulabiliriz. Hatta bunu Ilısu Barajı’nın ikinci ana hedefini düşünürken yapabiliriz. Gerçekten de barajlar, kâğıt üzerinde son derece parlak sonuçlar veren mühendislik harikaları gibi görünürler. Fakat gerçek her zaman farklıdır. Tarih boyunca inşa edilen baraj ve hidroelektrik santrallarının yüzde sadece elli beşi zamanında bitirilmiş ve kâğıt üzerinde vaat etmek enerji verimliliğine ulaşabilmiştir. Barajlar; uzadıkça uzayan inşaat süreleriyle, hedefi asla tutturamayan enerji değerleriyle ülke ekonomisine katkıda bulunmaktan çok, bir yük haline gelmişlerdir. 1958 tarihli Milliyet gazetesinde Keban Barajı benzer iyimserlikle duyuruluyordu. Türkiye’nin enerji üretimi üçe katlayacağı ve devletin büyüklüğünün simgesi olacağı söyleniyordu. Ekonomik açıdan geri kalmış Güneydoğu Anadolu bölgesini değiştireceği, bölgeyi bir tarım ve cazibe merkezi haline getireceği müjdeleniyordu. O tarihten bu yana 52 yıl geçmiş. Güneydoğu’da birçok şeyin değiştiğini söylemek tabii ki mümkün, fakat verilen bu sözlerin ne derece gerçekleştiği ortada. Her ne hikmetse, enerji üretimimizi üçe katlayan Keban barajı, kısa süre sonra bize yetmez oldu ve biz başka hidroelektrik santralları kurmak üzere yolumuza devam ettik.

Çevreye etki ‘ölümcül’
Bu noktada farkına varılması gereken en önemli şey; baraj ve hidroelektrik santrallarının, çevreye ve ülke ekonomisine aynı zamanda da yapıldıkları bölgedeki halka olan etkileridir. Genel olarak baraj ve hidroelektrik santralları ile ilgili bilgilerimiz, akademik bir tek tipleştirme filtresinden geçerek bize ulaşmaktadır. Söz gelimi barajlar yapmak için eğitilmiş bir inşaat mühendisinin barajlara yaklaşımı tabii ki olumlu olacaktır. Barajların tek geçerli yol olduğunu düşünen profesyonellerin bu konudaki raporları da tabii ki gerçekleri yansıtmakta aciz kalacaktır. Gerçekten de barajlar konusundaki ilk bağımsız rapor, 2001 yılında yayınlandığında beklenenden de sert eleştirileriyle sektördeki tüm aktörleri rahatsız etmişti.

Barajlar akarsuların doğal dengesini bozarak vadilere, genel olarak bölge fauna ve florasına ölümcül etki ederler. Yerel halkın yerinden edilmesine, suya erişimlerinin engellenmesine sebep olurlar. Dünya’da baraj yapımları yüzünden yerinden edilen insan sayısının 40 ila 80 milyon arasında olduğu biliniyor. Barajların ortalama ömrü 50 ile 250 yıl arasında değişir. İnsanlık tarihiyle, söz gelimi Hasankeyf’in değeri ile karşılaştırıldığında, bir asır sonra kullanılamaz hale gelecek bu devasa yapıların maliyeti getirisinden fazladır.

Şimdilerde hükümet kalkınma kartını sonuna kadar oynuyor. DSİ raporunda bölgenin şimdiki halinin fotoğrafları, gelecekteki modern durumla karşılaştırılıyor. Evlerin, idari binaların, hastanelerin içinde bulunduğu içler acısı durum, sanki bütün bunların tek sebebi orada bir baraj olmamasıymış gibi sunuluyor okuyucuya. Neden insanların bu durumda yaşadığı, bugüne kadar bunları düzeltmek için neden hiç bir şey yapılmadığı tabii ki tartışılmıyor. Hasankeyf için de çözümler sunuyor rapor. Yukarı şehrin sular altında kalmayacağı, sadece metruk ve bakımsız olan aşağı şehrin sular altında kalacağı, bazı kalıntıların da taşınacağı belirtiliyor. Tarihi bir kalıntıyı oradan oraya taşımanın gerçeküstü olması bir yana, yine bizden beklenen, raporda yazanlara inanmak. Baraj yapımından etkilenecek hayvan türlerinden ise hiç bahsedilmiyor. Onun yerine bölgeye getirilecek martı ve diğer dekoratif kuş türleri anlatılıyor. Oysa konuda diğer kurumların yayımladığı raporda, çok farklı gerçeklerden bahsediliyor.

Yerel halka fadası yok
Baraj ve hidroelektrik santrallarına olan tepki öyle boyutlara vardı ki, bugün dünyada barajların yerel halka hiçbir getirisi olmayan, sadece yapan tarafların cebini dolduran bir girişim olduğu bile söyleniyor. Önemli olan bu kargaşada elimizdekilere sahip çıkmak. Önemli olan, kalkınmanın, gerçekte ne demek olduğunu iyi anlamak. Tarihi ve doğal güzelliklerini talan eden, ettiren bir ülke, asla kalkınamaz. Olsa olsa köksüz, gelir geçer çıkar politikalarına esir olmuş başıboş bir topluluk olabilir. Türkiye irili ufaklı birçok akarsuya ev sahipliği yapıyor. Bu muhteşem coğrafya, tabii ki, hem eski medeniyetlerin günümüze kadar hayatta kalmayı başarabilmiş anılarını, hem de bazıları sadece bölgeye özgü türleriyle birçok farklı bitki ve hayvan türünü barındırıyor. Bunu anlamak kimileri için kolay değil. Daha doğrusu bu her şeyi yıkıp yakan, her şeyi paraya dönüştürme -arzusuna kapılmış, kâğıda yazılı olmayan hiçbir kar-zarar hesabını kabul etmeyen, kültüre ve doğaya kör, zenginliği paradan ibaret sayan bu zihniyet, cahilce, bildiğini okumaya devam edecek. Onu durdurabilecek tek güç, yine bizleriz. Farkında olmamız gereken şey, Türkiye’nin dört bir yanındaki güzelliklerin, bugün tehdit altında olduğu. Hasankeyf tek değil, sadece en medyatik olanı. İzmir yakınlarındaki Allinaoi, bugünlerde Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacağı anı bekliyor. Muğla’daki tarihi İnce Kemer Köprüsü, Çine Barajı’nın suları altında kalacak. Bu hunharca talan durdurulmazsa, bunun daha nice örneklerini hep beraber yaşayacağız. Konuda yazıp çizenler, başı çekenler var neyse ki. Merak edenler Peter McCully’nin İngilizce kitabı, ‘Silenced Rivers’ı okuyabilir. Veya birçok sivil
toplum örgütünün katılımıyla oluşturulan platforma www.turkiyesumeclisi.net
adresinde göz atabilir.

Tuğce Tuğran: Sosyal ve kültürel antropoloji doktora öğrencisi, Leuven Katolik Üniversitesi

1 Yorum

  1. Asım Çiftci

    Zaten kimse yerel halka faydasından bahsetmiyor, bunun esas amacı jeopolitik bir doğal sınır oluşturmak. Yaklaşık üç yüz kilometre uzunluğunda ve yer yer on kilometreyi bulan genişlikte. kuzey ile güney arasında Dicle havzasında kesin bir doğal sınır oluşturuyor. İkinci hedefi de sulamayı genişletmek ve bölgenin ekonomik yapısını manipülasyonlara açmak… Üçüncü sırada ise elektrik geliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir