İKBAL POLAT / Radikal
Kişisel tarihimde, Marmara depremi hariç, ilgilendiğim iki önemli dosya oldu. Biri deprem öncesi İstanbul’da iken Gökkafes, diğeri deprem sonrası Bursa’da iken Cargill. İstanbul’da bir gökdelen ile Bursa’da bir gıda fabrikasının kaderini ortak kılan neydi?
Gökkafes ve Cargill dosyalarının ilk ortak özelliği, haklarında onlarca dava açılan ve uzun yıllar süren bir hukuk mücadelesi tarihine sahip olmaları. İkinci ortak özellik ise, her ikisinin de mevcut imar planlarına aykırı yapılaşması. Ama en güçlü ortak noktaları, siyasal süreçlerin kamu otoritesi tarafından nasıl güçlü olanın yanında kullanıldığını göstermeleri. Radikal İki okurlarının iyi bildikleri bu iki dosyada, sermaye güçleriyle patronaj ilişkileri arasındaki bağıntının nasıl işlediği resmediliyor. Dolayısıyla ne biri sadece bir gökdelen ne de diğeri sadece bir fabrikadır. Her ikisi de ülkenin tarihinde önemli iki semptom olarak yerini aldı.
Her iki dosyada da benzer bir süreç yaşanıyor. Önce yapılmak istenen projenin gerçekleştirilmesi için bir coğrafik mekâna ihtiyaç vardır. Bu, Gökkafes için İstanbul’da bir kentsel yeşil alan, Cargill için ise İznik gölü kenarında bir tarım arazisi olur. Sonra bu mekâna istenilen projeyi yapmak için bir mevzuat, yasallık gerekir. Malum elektriği, suyu bağlamak için ruhsat gibi teknik işlemler, evraklar lazımdır. Bu mevzuat işlemleri, Gökkafes için yeşil alanın olduğu yere turizm merkezi ilan kararı çıkartarak, Cargill için ise tarım arazisinin bulunduğu yere bir mevzi plan yapımı ile halledilir.
Özel yasalar, özel kararlar…
İşte bundan sonra onlar için kaderin kötü cilvesi görünür. Her ikisi için de davalar açılmaya başlanır. Ama bunun da çaresi bulunur. Gökkafes için ilçe sınırları değiştirilir, Beyoğlu’ndan bir anda Şişli’ye geçer, Cargill için ise “özel endüstri bölgesi” kararları çıkar. Bu yetmediğinde de Gökkafes için II. Abdülhamit döneminden kalma “inşaat yapılamaz” şerhi kalkar, Cargill için ise TBMM’den özel yasa çıkarılır.
TBMM’de “nam-ı diğer Cargill yasası” diye bilinen kanun teklifi geçtiğimiz Şubat ayında bir hafta tartışıldı. Hakkında neredeyse tüm milletvekilleri konuştu. Gökkafes için ise Şişli 5. Asliye Hukuk Mahkemesi, 1949 yılından sonra bölgenin kentsel kullanım kararlarının tamamen değiştiğini kaydederek, bölgenin kültür ve dinlence odaklı faaliyetlerin merkezi olduğunu, bölgede askeri güvenlik nedeniyle yapı yapılmasını kısıtlayacak bir kamusal amaç kalmadığını belirterek, tapudaki “inşaat yapılamaz” şerhini kaldırma kararı aldı. İnanılmaz ama ikisi için de süreç devam ediyor.
İstanbul’un merkezinde, herkesin gözü önünde işletilen bina ile İznik Gölü’nün kenarında üretime devam eden bu iki yapı hakkındaki açılan onlarca dava, idari karar, rapor aslında neyi işaret ediyor? Sürece total bakıldığında olağandışı bir durum olduğu görülüyor. Hukukun üstünlüğünden, hukuk devletinden bahsedilirken nasıl olur da hukuki kararlar ilgili idare tarafından uygulanmaz?
Hukuka aykırılığın ifade edildiği her duruma karşın da, tüm beceriksizliğine, kifayetsizliğine rağmen hukuka uygun olma arzusu akıl almaz bir ısrarla sürüyor. Her iki dosyada da, inatla bir yasallaşma istemi sürdürülüyor. Sanırız, kendi gerçekliklerinin meşruiyeti konusundaki şüpheleri, toplumsal kesimlerden daha güçlü. Zira sokaktaki yurttaşa sorduğunuzda “kim yıkacak ki bu yapıyı” diyecektir. Balzac’ın “umut, arzulayan bellektir” sözünü hatırlarsak, yurttaşın artık bu iki yapı için bir umudu yoktur.
Dolayısıyla bu noktada hukuk arzusu, hukuka aykırılık iddiasında olanlar tarafında değil, tam tersine bu aykırılığı yaratanlar için daha elzem hale geldi. Bilinen en yaygın tanımı ile hukuk “Belirli bir zamanda, belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar bütünü” olarak tarif ediliyor. Hal böyle olunca, Gökkafes ve Cargill dosyaları karşısında devletin kendi varlığı tartışılır hale geldi. Devlet, kendi varlığını oluşturan ve daim kılan asli unsurlarının çiğnenmesine izin verirken, diğer yandan da bu çiğnenmeye karşı çıkanlar tarafından korunmayı da sağladı. İşte devlet bu paradoksun tam da kendisidir.
Hukuksal süreçlerin üzerini örttüğü, siyasal olanı açığa çıkarmak gerekir. Yeşil alana gökdelen dikmekle zeytin tarlasına fabrika yapmak doğru mudur, yanlış mıdır? Buradaki tercihi belirleyen siyasal zihniyet nedir? Meseleyi ruhsatının olup olmaması sorunundan öteye insanlığın geleceğine yönelik yararı, zararı nedir diye aldığımızda, toplumsalın asli sorunuyla ilgilenmiş olacağız. Dolayısıyla karşımızda bir paradoks da kalmayacaktır.



3 Yorum
yilmaz duzguner
Gokkafesin celik mi cam mi oldugunu tartismak yerine Istanbul Bogazi’ na, siluetine, Dolmabahce Sarayi’na Taskisla’ya Macka parki’na dolayisiyla tum Istanbul’a, tarihe ,kulture,gelecege ve hukuka verdigi zararlari irdelemek gerektigi kanisindayim.
Saygilarimla,
Yilmaz Duzguner
Y,Mimar MSU
ferhangöcek
Gökkafes yıllardır uğraştığımız bir problem. Hem bir türlü çözülmediği için çok önemli hem de haddinden fazla abartıldı diye düşünüyorum. Bu konuda “uzman” diye sayılan oda ekipleri öyle ağır nitelendirmelerde bulundular ki mesela mimar olmayan köşe yazarları, şairler, edebiyatçılar, muhasebeciler vs. “çelik ve cam=ğrenç bina” diye bir tanıma kavuşturuldular. Bunun sakıncalarını göreceğiz sonunda, hukuka karşı olan bir şeyi eleştirmekle teknoljiye, moderniteye karşı çıkmak karıştırılmamalıdır.
Saygılarımla
mutlu rençber
Hem Gökkafes hem Cargill hukuku çok zorlayan ama bunun yanında toplumun gözünde de haklılığını yitirmiş yapılar. Buna yapılardan çok açıkçası yapılma süreci ve onların ait olduğu sermaye gruplarının tavırları.
Sayın İkbal Polat hem gerekçeleri hem sürecin can alıcı yanlarını pek güzel ifade etmiş.
Bir küçük noktada ben ekleyeyim, hani şu Gökkafesin sahiplerinin şu anda bir büyük ‘sol’ gazete sayılan yapıyı yıllarca desteklediğini unutmayalım. Ya da buna da dikkat edelim, o gazetenin içindekiler sık sık demokratik örgütlerin iç işleyişlerine de biliyorsunuz müdahele ederler ve taraf olurlar. Ben onların hangi “taraf” olduğuna dikkat edelim diye deüinmek istedim.
Saygılar