Göç, kentsel ayrışma ve yerel seçimler

8 Dakika Okuma Süresi

Türkiye yaklaşık 1 aydır yolsuzluk gündemi ile çalkalanıyor. Bir yandan da siyasal partiler yerel seçim çalışmalarına başlamış durumdalar. Siyasete dair tüm hesaplar gerçekleştirilecek olan yerel seçimlerin sonuçları üzerinden yapılacak. Özellikle İstanbul ve Ankara yerel seçimlerin nabzının en çok hissedildiği yerler.

Yolsuzluk ve kent gündeminin iç içe geçtiği bir süreçte yerel seçimlere gidiliyor olması, kentin rant temelli dönüşümüne karşı direnç gösterenler açısından hiç şüphe yok ki bir avantajdı. Üstelik bu seçimler kent gündeminin belirlediği büyük bir kalkışmanın da hemen ertesine gelmiş durumda. Bu anlamda Gezi Direnişi’nin yarattığı birikim son derece önemli.

İstanbul örneğini ele alırsak kentin erken dönem yerleşim alanları ile geç dönem yerleşim alanları siyasal olarak net bir biçimde ayrışmış durumda.

İstanbul’un nüfusu 2000-2012 yılları arasında yaklaşık 4 milyon kişi arttı. Yani İstanbul’a bir İzmir kenti ya da Sinop’tan, Erzincan’a, Karabük’ten, Artvin’e 21 kentin nüfusu kadar nüfus taşındı.

Bu nüfus kentin yeni gelişen, “yağmaya” açılan arazilerine yerleştirildi. Kent bir beton denizi gibi dalga dalga, yeşil alanları, su kaynaklarını yutarak genişledi. Kırsal kesimden gelen bu yoksul insanlar, kamu kaynakları kullanılarak, siyasal ilişkilerle örgütlenen sosyal yardım ve dayanışma ağları ile kentte tutunmaya çalıştı. İş olanakları ve barınma imkânları yine bu ağlar üzerinden temin edildi. Kırsal kesimden geldikleri için kültürel olarak muhafazakâr eğilimleri güçlüydü. Kentte ayakta kalabilmeleri yokluğa şükretmeleri ile mümkündü. Aralarında rant mekanizmalarını siyasal ilişkiler üzerinden örgütleyenlere yakın durarak zenginleşenler oldu. Kente görece erken dönem gelip ranttan pay kapanlar da bu dikey hareketlerin özneleriydi. “Sınıf atlamak” bu kesim açısından bir hayal değil, gözle görülüp, temas edilen bir durumdu. Kentin büyümesinden, kamu arazilerinin yağmalanmasından pay sahibi olmuşlardı. Bu süreç merkezi hükümetle kentin yeni yerel aktörleri arasında kurulan rant mekanizmaları ile işletildi. Dolayısıyla kente yönelen bu devasa göç dalgası, kentin yaşamsal fonksiyonlarını tahrip etme, ormanlarını, kaynaklarını tüketmek, ulaşım krizini katmerlemek pahasına teşvik edildi.

Yerel seçim siyasetinin zemini

Kente yönelen bu göç dalgasının arkasında IMF ve Dünya Bankası’nın tarım alanında uyguladığı politikaların olduğunu ayrıca ifade etmek lazım. Bu göç dalgasının önemli oranda İstanbul’a yönelmiş olması ise bölgesel politikaların yok sayılması anlamına geliyor. İstanbul’a göçün konut sektörünün canlandırılması amacı ve rant yaratma kapasitesi nedeniyle özellikle teşvik edilmiş olduğunu da söylemek mümkün. Bu konuda David Harvey’in “Asi Şehirler” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Ayrışmanın bir tarafında, Sultangazi’den, Sultanbeyli’ye, Bağcılar’dan Çekmeköy’e yukarıda tanımladığımız kentin yoksul, tutunmaya çalışan kesimleri var. Sokakta “nerede bu % 50’i?” diye arayanların bulamadıkları kesimler.

Ayrışmanın diğer tarafında ise erken dönem kente yerleşmiş olanlar ya da ikinci kuşak kentliler var. Bunlar arasında dikey hareketler çok fazla yok. Rant mekanizmalarına aşina değiller. Görece daha iyi gelire sahipler. Eğitim düzeyleri, hayata dair beklentileri, ihtiyaçları daha fazla. Yaşadıkları çevreye daha duyarlılar. Emeklisi, öğretmeni, plaza çalışanı, işçisi, işsizi, öğrencisi, AVM tehdidindeki küçük esnafı. Toplumsal statüsünü ve saygınlığını giderek yitiren, yoksullaşan, işsizlik tehdidini yoğun olarak yaşayan kesimler bunlar. Bunlar kentin yağmasından/ ya da yağmadan pay alamamaktan son derece rahatsız.

Tabi bir de bu iki kesimin dışında, kentin eski ve yeni kodamanları var. Onlar bu mekanizmada musluğun başını tutanlar. Ama sayıları son derece az. Kim kazanırsa galip olanla birlikte süreci yürütme hevesindeler.

Kabaca yaptığımız bu sınıflandırmaya göre AKP’nin şu süreçte geleneksel tabanını oluşturan kesimleri elinde tutmaktan başka şansı yok. CHP ise Gezi direnişinin itici gücü olan ve seçmenlerinin yoğun olduğu bölgeleri çantada keklik olarak görüyor. Sarıgül tercih bunun bir göstergesi. Sarıgül konuştuğu dil ile AKP seçmenine hitap etme şansı yüksek bir isim. Dolayısıyla seçimler AKP’nin geleneksel seçmeninin beklentileri üzerinden şekillenecek gibi.

Başka bir yol var mı?

Başbakan Erdoğan’ın siyasetinin iki temel unsuru var. Birincisi her şeyi bilen olma, ikincisi ise bu bildiklerini hayata geçirmek istediğinde yeterli erke sahip olmadığı iddiası. Yani elinin kolunun bağlı olması. Bürokrasinin ayak bağı, yargının engel oluşturması. Mücadelesi her alanda tüm yetkileri elinde toplamak. Bu yeni bir durum da değil. Aralık 2012’de şehir hastaneleri için “bürokratik oligarşi” bizi engelliyor diyordu.Halbuki kendisi iş bitirici bir yapıya sahip. Her şeyi paraya tahvil etmenin yolunu yöntemini araştırıyor. Rant bu anlamda anahtar kelime. Her yer arazi, her yer rant.

Dereler, orman arazileri, parklar, meydanlar, sahiller, kent merkezindeki tarihi okullar, hastaneler, kapatılan fabrika binaları, tren garları, erken dönem işçi mahalleleri. Hepsi ama hepsi çok kıymetli. Hele söz konusu olan taşı toprağı altın olan İstanbul ise. O zaman neden öylece dursunlar ki?

Yapılacak olan iş gayet kolay: Kentin çeperindeki hazine ve orman arazilerini, kente tutunmaya çalışan yeni nüfus için yerleşim alanı, kentsel dönüşüm ile “değerine değer katılan” eski işçi mahallelerinden sürülenler için toplu konut alanı haline getirirsin. Tarihi okul binalarını, fabrika binalarını, tren garlarını, “ekonomik getirisi olmayan” parkları, işçi mahallerini alırsın, otel, alış-veriş merkezi, yüksek gelir grupları için lüks konut alanları, gökdelenler yaparsın. Hem inşaat sektörü canlanır, hem “ekonomi” kazanır. Çok uluslu büyük finans kurumları, inşaat firmaları, yan sanayi hareketlenir. İstihdam artar. Böylelikle bir sürü insanın cebine para girer.

Kent elden gider mi gider ama bu çarktan kazananların sayısı da seni bir süre daha iktidar da tutar. Bir de bu yöntemle gelecek kuşaklardan çalınan öyle devasa bir kaynak yaratılır ki, bunu da sus payı dağıtırsın sana destek olanlara.

Ve böylelikle sermaye birikiminin yasaları dizginsizce işlemeye devam eder.

Sorumuz şu, yerel seçimlerin yapılmasına 2,5 ay gibi kısa bir zaman varken, İstanbul genelinde bu döngünün karşısından durabilecek bir programa sahip olan güçlü bir aday var mı?

Kent hakkı temelli bir ayaklanmanın hemen sonrasında gittiğimiz seçimler için bu soruya verecek bir evet cevabımızın olmaması ne acı. Hem de kentin dizginsizce yağmalanmasının ekonomik boyutu, yolsuzlukluk operasyonları ile açığa çıkmışken.

FİİLİ-GAYRİ MEŞRU YAĞMA DÖNEMİ

Kuralsızlaştırma kapitalizmin yeni dönem politikalarının merkezine oturan temel kavramlardan biri. Uzun ve zahmetli çabalarla üretilmiş, ortaya konmuş pek çok ilkenin ve esasın yok sayıldığı bir süreç. Dizginlenemez bir serbestlik dönemi. Bu dönemi fiili, gayrimeşru yağma dönemi olarak tanımlamak mümkün.

Dolayısıyla kentlerin fiziki sınırlarının kimi zaman fiili, kimi zaman ilkelerin yok sayıldığı yasal düzenlemelerle yatay ve dikey olarak zorlandığı, bu zorlamanın sonucu olarak kentin yeniden ve yeniden yağmaya açıldığı bir süreçteyiz.

Bu süreci durduracak olan temel dinamiğin halkın örgütlü mücadelesi ve dayanışması olduğunu tarih bize gezi direnişi ile gösterdi. Bugün kentlerimizin yağmasına karşı bir sandık mücadelesinden daha çok, katılımcılık temelli bir sokak muhalefetinin örgütlenmesine ihtiyaç var. Bu örgütlenemediği için tartışma İstanbul için yaptıkları pratikleri ile ortada olan iki adayın yarışına indirgenmiş durumda.

Gezi direnişi sandığa sığmaz elbette. Ama mücadele sandıktan çıkan ne olursa olsun kent hakkı temelinde bir programın inşasının olmazsa olmazıdır.

Günümüz konjonktüründe yerel seçimlerin anlamının elbette yerel siyasetle sınırlı bir etkisi olmayacak. Ama kentin özneleri, o kenti eylemlilikleri ile yaratanların dahilinin olmadığı bir seçim siyasetinin sonuçları ne yazık ki kentin kaderini değiştiremeyecektir.

Mücadelenin içinden şekillenmeyen, anti-kapitalist bir eksende kente yaklaşmayan, sınıfsal bir temeli olmayan programlarla yola çıkanların bu süreçte alternatif yaratmak konusunda bir sahiciliğinin olmayacağı açıktır.

Kaynak: Birgün

3 Yorum

  1. Ali Kondakçı

    Bugün için göçten çok ayrışma önemli diye düşünüyorum. Gelir farkı ayrışmanın en önemli sebeplerinden biri ve uçurum katlanarak artıyor. Dolayısıyla sosyal açıdan da büyük bir problem kapımızda demektir.

  2. cevdet kasım

    Göç olgusu bilinen özelliklerini yitirdi belki ama nufus hareketleri devam ediyor. Aslında daha iyi durumu tahlil etmek gerekir.

  3. necmi yazgan

    Bugün artık 30 sene öncenin bilinen göç hareketleri yaşanmıyor. Onun yerine küresel kapitalizmin yeni mekansal işlevlendirmelerine uygun olarak tarımdan kopan büyük kitleler hizmet sektörüne, kentlerin dışlarına tutunuyor. Bu da eskisi gibi gecekondu olması şart değil. Zira TOKİ gibi, değişik borçlandırma metodlarıyla insanlar inşaat sisteminin üretimlerini satın alıyor ya da kiralıyorlar. Gecekondu zorunluluğunu finans kapitalin buluşları ile ikinci üçüncü tercih noktasına düşmüştür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir