Henüz Asurlular yokken, Urartular yokken, Sümerler, Babilliler, Gutiler, Hurriler, bunların hiçbiri yokken ben vardım.

Daha İbrahim doğmamışken, Zerdüşt doğmamışken, Yunus, Musa, İsa ve Muhammed doğmamışken, ben vardım.

Avesta yokken, Tevrât yokken, İncil ve Kur’ân yokken, ben vardım.
Hepsini gözlerimle gördüm, yaşadım. Gözlerimin önünde doğdular, gözlerimin önünde büyüdüler, mücadele ettiler ve gözlerimin önünde yayıldılar.
Gördükleriniz içinde benden daha eski olan tek şey, beni beslemek ve doyurmak için yaratılan Dicle Nehri’nin şiir gibi akan sularıdır.
Beni öldürdünüz. Ama öldükten sonra, sizden şikâyetçi olmayacağım; aksine, dediğim gibi, sizin benden esirgediğiniz merhameti sizden esirgememesi için Tanrı’ya dilekte bulunacağım. Çünkü ben medeniyetim; sizler gibi barbarlık değil.
Göz göre göre öldüm ben, gözünüzün önünde öldüm. Yıllardır hasta yatağımda “Ölüyorum, ölüyorum” diye feryad ediyordum ama siz kılınızı bile kıpırdatmadınız. Beni kurtarmak bir yana, her biriniz başka bir darbe vurdunuz, beni öldürmek için birbirinizle adetâ barbarca yarıştınız.
Kaç yaşındaydım ben, biliyor musunuz? Tam 12 bin yaşındaydım be vefâsız insanoğlu, 12 bin yaşında.
Mezopotamya dediğiniz ne ki, torunum yaşında sayılır.
Ben bu güzelliğimle kurulup da “Hasankeyf” adını aldığımda, henüz ne “Kürdistan” diye bir isim türemişti, ne “Kafkasya” ne de “Anadolu” diye bir isim. Botan Çayı’na bile henüz bir isim verilmemişti be, ne sanıyorsunuz siz beni?
Kimleri kimleri gördüm ben, biliyor musunuz? Kimleri kucağımda besledim, büyütüp adam ettim? Lololar, Gutiler, Hurriler, Mitanniler, Urartular, Sümerler, Asurlular, Medler, Kadueneliler, Kardular, Kommagenêliler, Sophaneliler, Adiabeneliler, Mihraniler, Romalılar, Persler, Eyyubîler, Selçuklular, Osmanlılar, hepsi benim elimin altında büyüdüler.
Kral Dakyanus’tan kaçan o yedi genç ve bir köpek, Ashab-ı Kehf, benim mağaralarımda saklandılar. 309 yıl uyudular koynumda.
Her gece üstlerini örtüyordum hastalanmasınlar diye, o tertemiz alınlarını okşuyordum, o imânlı yüreklerine korku düşmesin diye o yedi delikanlıya kahramanlık ninnileri okuyup kendilerine cesaret aşılıyordum.
Avesta, benim serin gölgemin altında yazıldı. Ben ilham kaynağı olmasaydım, nasıl edebilirdi Zerdüşt onca güzel sözü?
Ahura Mazda’nın ilahi buyruğuydu: Bana hiç zarar vermedi Bilge Zerdüşt. Bir çakıl taşıma bile zarar vermedi, veremezdi. Ahura Mazda yasaklamıştı. İlk, beni sevmeyi öğretmişti.
“Hasankeyf’i inciten Hüda’yı incitmiş olur. Hasankeyf’in kıymetini bilen, Hüda’ya yakın olandır. O halde Hasankeyf’i koruyun, Dicle’nin sularını kirletmeyin.” Buydu ilk âyetleri Avesta’nın.
İbrahim doğduğunda, adını ben koymuştum. “Bra-him”, yani “mağaranın kardeşi”. Ebesi oluyorum. Kardeşi Harran’ın da aynı şekilde.
Abraham ve Harran, bu iki kardeşi ben büyüttüm, temel eğitimlerini ben verdim. Onlara Tanrı’yı anlattım. Tanrı’nın bana öğrettiklerini ben de onlara öğrettim.
Biliyor musun ey zalim insanoğlu, yeryüzünün en barbar yaratığı, biliyor musun, ben varken, daha dinler bile yoktu.
Enver Enli

3 Comments

  1. Bir utanç vesikası gibi, bin yıl öncesi estetiğin yanına bile yanaşamayan garip bir yapılaşma kondurulmuş bir de.

  2. artık bir daha geri gelmeyecek bir kültür hazinesini sulara gömdük, sular gelmeden önce de dinamitle patlattık. bize ne denir bilemiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir