KEMAL YILMAZ / Radikal
İki yıl öncesini hatırlıyorum. Kentin dört bir tarafında ama özellikle Beyoğlu ve Üsküdar’da, sol ve sağ entelejansiya arasında tatlı bir telaş hüküm sürüyordu. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti’ne proje hazırlama telaşı. Her tür iyiliğin ve kötülüğün devletten geldiğine inanan Türkiyeliler, devletin parlak fikirlerine para vermesi ihtimali karşısında heyecan içindeydi.

Tabii bu iyi niyetli sanat ve kültür insanlarına, esas zenginliğin devlet ihaleleriyle edinildiğini iyi bilen bir kitle de eklenmekte gecikmedi. Esasen, Sultan’ın huzuruna çıkıp himmetine sığınan Hazerefen’den bu yana epey vakit geçmiş, ağzı laf yapıp çevresi sağlam olanın bir kese altını kaptığı devir ‘biraz’ olsun mazide kalmıştı. Bu nedenle Türkiyenin yaratıcı insanları bütçe hazırlamak, proje formu doldurmak gibi formaliteler karşısında biraz bocaladılar. Ama yine de ne yapıp edip 1500 projeyle, 2010 Ajansı’nın kapısına dayandılar.Ajans yönetimi de Türk devlet geleneğinin sadık bir taşıyıcısı olarak, gerekli bürokratik yapıyı kurmuş, devletin tek kuruşunu heba etmemek üzere tedbiri almıştı. Kurul kurul içinde, müdür müdür peşinde 2010 Ajansı’nın ipince eleyip sımsıkı dokuyan tezgâhında projeler ele alındı ve tabii ki ‘iyi olan kazandı’. Sadece şehre faydalı ve mantıklı ve ekonomik olan 500 proje sınavı geçti.
Bana bu süreci hatırlatan, bir iki gün önce gereksiz bir vesileyle Kabataş-Üsküdar motoruna binmem oldu. Hemen yanımda oturan, iki ajans çalışanı anıları teati ediyor, başlarına ve önlerine geleni anlatıp eğleniyordu. Mesela, bir tuhaf sinema projesi için milyonlarca dolar talep eden bir Ankaralı, araya ne müsteşarlar ne bakanlar koymasına rağmen kendisine yeşil ışık yakmayan Ajans yöneticilerininin usül erkan bilmezliği karşısında ‘Yahu burası, devlet kurumu değil mi?’ diye haklı bir isyana kapılmaktan kendini alamamış. Bir başka hanımefendi anlattığı ve ilgi de gören projeleri için tabii ki form doldurup yazılı başvuru filan yapmaya gerek duymamış. Ama bakmış ki kendisini arayıp soran yok, uğraşmış didinmiş Cumhurbaşkanlığı’ndan Başbakanlık’a kadar bütün makamlara ferman gibi şikâyet dilekçeleri göndermiş, intikamını almış.

Tabii mahdut bir bütçe söz konusu olduğundan pek çok yararlı fikir ne yazık ki hayata geçirilememiş. 2010 çalışanları bu konuyu tabii ki gülerek değil, üzüntü ve çaresizlik içinde birlerine anlatıyordu. Reddedilen onca proje içinde kim bilir daha neler vardır. Ama ben duyduklarım arasından, çok beğendiğim ilk beşini seçtim.Hemen en sevdiğimden başlamak istiyorum: ‘İstanbul’un tarihi mirası için manevi koruma projesi’. Bu projeye göre, kentin tarihi binalarına birer ‘nazarlık’ takılacak. Nazarlıklar tabii ki binanın büyüklüğüne oranla değişen boyutlarda olacak ve tabii ki el emeği göz nuru ve biraz da maliyetli olacak…
İkinci top proje: ’Alo mantı projesi’. Türk mutfağının desteklenmesi, fast fooda karşı korunması için iyi bir fikir. Kentin dört bir yanında kurulacak merkezlerde üretilecek mantılar, krize girenlerin bir telefonuyla, özel kuryeler tarafından kendilerine ulaştırılacak. Sanıyorum ajans, bu projeyi içli köfte ve lahmacunla zenginleştirilmesi talebiyle iade etmiş, ama bir daha dönen olmamış…
Üçüncü muhteşem fikir: ‘2010 ışıldağı’. Proje sunumuna elinde bir çantayla gelen kişi, özellikle pop konserlerine sevimli ve duygusal bir hava katan fosforlu ışıldaklardan birinin üzerine 2010 logosu yapıştırılmış bir numunesini çıkarıp sallamaya başlamış. Bir yandan da ‘İşte bütün etkinliklere damgasını vuracak ve sizi kurtaracak proje’ demekteymiş…
Dördüncü hesapsız teklif: Eşi benzeri olmayan büyüklükte ve gelişmişlikte dev bir planeteryum. Hani yıldızlı bir gecede gezegenleri seyretme duygusu veren bu tesis için teklif edilen proje bedeli ise 30 milyon dolar. (Misal: AKM için ayrılan para 50 milyon dolardı). Teklif sahibi, uzun uzun bu planeteryumla İstanbul’un bütün dünyayı kendine çekeceğini anlatmış durmuş, ama tabii kıymeti bilinmemiş…
Beşinci eğlenceli fikir: Bütün İstanbullulara davul dağıtmak. Boğaziçi’nin ortasında Suada’da kurulacak bir sahneye Burhan Öçal’ı yerleştirip, kentin her bir yanındaki binlerce davulcuyla birlikte, şehri devasa bir ritim atölyesine çevirecek, hem milli enstrümanlarımızdan birinin daha da yaygınlaşmasını sağlayacak bu proje de nedense kabul görmemiş…


