SÜLEYMAN BOZ
Emir kusturıca ve“çoğunluk” iradesi antalya altın portakal festivali’nde emir kusturıca ve“çoğunluk” iradesi antalya altın portakal festivali’nde
Antalya Uluslararası 47. Altın Portakal Film Festivali yine her yıl olduğu gibi sansasyonel olaylarla iz bırakarak bitti. Festivalin bıraktığı iki derin izden söz edelim. Birisi usta sinemacı Emir Kusturica ile ilgili olaylar ve açıklamalar, diğeri Ulusal yarışmada en iyi film ödülü alan “Çoğunluk” filmi.
Konuyu anlayabilmek için Kusturica’yı tanımak gerekir; Saraybosna’da 1954 yılında laik Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Prag Sinema Okulu’nu bitirdikten sonra çoğu Çingenelerin yaşamından alınma öyküleri anlattığı filmlerle haklı bir üne kavuştu ve saygın sinema ödülleri aldı. Vazgeçilmez görüntü yönetmeni Vilco Filac ve besteci Goran Bregovic ile birlikte yarattığı filmler dünya klasikleri arasına girdi. Bu arada 23 Nisan 2005’de Hıdrellez Bayramında Müslümanlığı bırakıp “Sırp Ortodoks”olarak vaftiz edildi. Öncesinde “Benim babam kendini her zaman bir Sırp olarak tanımladı. Evet belki son 250 yıldır Müslümanız ama öncesinde Ortodokstuk ve daha da önemlisi biz her zaman Sırp’tık. Din bunu değiştirmez. Biz sadece Türklerden canımızı kurtarmak için Müslüman olduk” şeklindeki açıklamaları ile The Guardian gazetesine konu olmuştu.
Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında 300 bine yakın insanın katledildiği, sistematik tecavüzlerin, soykırımların yapıldığı, tarihi eserlerin, kütüphanelerin, köprülerin, camilerin yıkılıp yakıldığı dönemler için yaptığı değerlendirmede ““Meseleyi lüzumundan fazla abartıyorsunuz, … 500 yıl önce zaten hepimiz Sırptık, yeniden Sırp ve Hristiyan olalım, mesele bitsin” şeklindeki sözleri Bosna Hersek’te ve ülkemizde sert şekilde eleştirilmişti.
Antalya’daki “… benim cümlelerim tamamen inançlarımdan kaynaklanır. Ben her zaman bunların doğru olduğuna inanırım ama doğru olmayabilir. Hayatını insanlığa pencereler açmak için harcamış bir insan için, böyle bir suçlama (Soykırımcı) olamaz. Bu insan herhangi bir suçu destekliyor olamaz.” Açıklaması ile geçmişte soykırım ve tecavüzleri destekler görüşlerinden dolayı bir bakıma özür de dileyen Kusturica’nın festivalin baş aktörü yapılması anlamsızdı. Kimliği, eserleri ile ortada, üstelik defalarca Türkiye’ye gelmiş, başka belediyelerin festivaline de katılmış sanatçıya fi tarihinin sorgusunu sormak “Alaturka” bir davranış değil mi?.
15 Yıl öncesinin sorgusu
Camide vaaz veren Hoca, Yahudilerin, Hazreti İsa’ya ağır işkenceler yaptığını anlatıyormuş. Vaazı dinleyen Temel, camiden çıktıktan sonra bir Yahudi ile karşılaşmış, Bıçağını çekerek Yahudiye çatmış:
Ha pen seni keseceğum gel buraya demiş. Neye uğradığını şaşıran Yahudi vatandaş sormuş?
Ben sana ne yaptım ki sen beni keseceksin, demiş. Temel:
Siz, Hazreti İsa Peygamber’e ağır işkenceler yapmışsınız.
Yahudi: Ama kuzim, bu olay 2000 sene önce olmuş idi, ben o zaman
hayatta bile değildim diye kurtulmak isteyince, Temel:
Olsun, Pen bu olayı yeni tuydum diye cevap vermiş…
Antalya’daki Kusturica vakasındaki tepkiler de Temel’in tepkisine benziyor. 15 yıl önce nerelerdeydiniz? 4 ay önce nerelerdeydiniz? Kültür Bakanı’nın tepkilerini de Temel’in hemşerisi olduğuna mı yoralım? Bu dünyada kim günahsız, suçsuz ve kabahatsiz ki? Önemli olan bunların farkına varabilmek, tövbe edebilmek, bağışlanma ve özür dileyebilmek…
Umuyoruz, Çingeneler Zamanı filmini ve “Ederlezi” (Hıdrellez) şarkısını dinleyenler Kusturica’yı daha iyi anlayacaklardır.
En iyi film “çoğunluk” ve irade
Festivalin ödüller bölümüne gelecek olursak; Ulusal yarışmada bu yıl en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü Seren Yüce’nin “Çoğunluk” adlı filmine verildi. Son dönemlerde siyaset alanında da çok seslendirilen “Halkın dediği olur, çoğunluğun dediği olur, demokrasi çoğunluğun kararının uygulanmasıdır vb.. görüşlerinin yeniden değerlendirilmesi için bir fırsat yarattı bu film.
İsterseniz filmi biraz özetleyelim; : “Mertkan, İstanbul’da yaşayan orta sınıf bir ailenin oğludur. Üniversiteye gitmeyi başaramamış, ama askerden kaçmak için ‘açıköğretim’e kaydolmuştur. Mertkan, babasının inşaatlarının getir götür işlerine bakar, arkadaşlarıyla alışveriş merkezlerinde sağı solu keser, arabayla turlar. Annesinin tabiriyle “Hayatta hiçbir şeyi sonuna kadar istememiş” ama kendisine verilenlerle de mutlu olmayı başaramamış bu genç, bir gün Gül ile tanışır. Gül’ün yaşamına girmesi, Mertkan için hayatını
sorgulama fırsatı yaratır. Ama o, ‘çoğunluk’a uymayı tercih eder.”
Geleneksel değerlere daha fazla bağlı ve çoğunluğu teşkil eden bir aileyi hikâyenin merkezine oturtmuş yönetmen. Film, bir biçimiyle ‘baba-oğul’ ilişkisi üzerine kurulmuş gibi görünse de Mertkan’ın hayattaki duruşunu biçimlendirecek ‘orta sınıf ahlakı’nın giderek ailenin sınırlarını aşarak toplumsal bir ‘zorunluluğa’ dönüştüğünü vurguluyor. Var olan durumunu korumak, elindekileri kaybetmemek ve alt sınıfların bir parçası haline gelmemek için yaşadığı korkunun emarelerini Mertkan’ın babası Kemal’de görmek mümkün. Kemal, sahip olduğu ekonomik gücün, toplumda gördüğü hürmetin, emrinde çalışan insanların ona gösterdiği saygının ancak statüko korunduğu sürece sürdürülebilir olduğunun fazlasıyla farkında. Kemal’in içgüdüsel olarak kaygısını duyduğu şey, yalnızca ailenin değil, sınıfsal çıkarların da bir sonraki kuşağa devredilmesi.
Bu orta sınıf ahlakının statükoyu “İstikrarın sürdürülmesi” şeklinde adlandırarak siyasi iktidarın sürgit devam etmesi şeklinde çeşitli araçlarla topluma empoze etmesi “Tutuculuğun” hayati bir davranışı olarak görülmeli. Oluşturduğu muvakkat taraftarları ile ülkenin genelinin kaderine yön verme kalkışması ise çok iyi değerlendirilmesi gereken bir konu. “Doğru olan çoğunluğun kararıdır” dayatmalarının gündemde olduğu zamanımızda Altın Portakal ödülünün mesajını da iyi anlamakta yarar görüyoruz.
Ayağını denk al!
Yazımızı tarihten bir kıssa ile sonlandıralım: Bir Arap, Hz. Ali’nin şehri Kufe’den erkek devesi ile Şam’a gelmiş. Şam’da dolaşırken biri yanaşıp deveyi sahiplenmiş: “Ver o dişi deveyi bana!” Kufe’li Arap, “Bu deve benimdir, üstelik erkektir” diye
kendini savunmaya çalışsa da anlaşamamışlar ve konu Muaviye’ye dek yansımış. Muaviye, tarafları dinleyip kararını açıklamış; “Bu dişi deve Şamlınındır!” Sonra halka dönerek: “Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?” diye sormuş. Tüm halk bir ağızdan “Şamlınındır!” cevabını verince, Muaviye Arapa dönüp demiş ki: ”Dinle Kufeli! Biliyorum bu deve senindir ve erkektir. Dönünce Ali’ye de ki:
“Muaviye’nin dişi deveyi erkekten ayıramayan , o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!”
Kıssadan hisse: Tanrı bizi böyle bir çoğunluğun iradesinden korusun!



4 Yorum
Mimar Süleyman Boz
YORUMLAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM,
Yazımla ilgili yorumlar yapan değerli okuyucularıma teşekkür ederim.
Yeni yılımız çoğunluğun azınlığa tahakküm etmediği, biat kültürünün azaldığı, farklılıkların yaşama olanağı bulduğu, özgürce yaratma ortamının sağlandığı her yeönden sağlıklı, huzurlu, barış ve gönenç içinde geçsin diliyorum.
Ceyda Aslan
Süleyman bey anlattığınız “laz fıkrası” çok manidar ve aslında bizim bütün gerçekliğimizi de su yüzüne çıkarıyor. Bugün kendini ispat etmekte sıkıntısı olan topluluk ve çeşitli saiklerle var olan gruplar “dün” den alacaklı hale gelmeyi bir politika olarak görüyorlar ve dün yapamadıklarını düşündükleri şeyleri bugün icra etmeye çalışıyorlar.
Kaos bu yüzdendir bence.
Ahmet Suda
Türkiye’nin de sorunu tam olarak bu… dişi deve ile erkek deveyi ayıramayan ancak lideri ne derse evet diyenler. Şu ergenekon hikayeleri bile bunu çok güzel anlatıyor.
umur güney
Çok ama çok önemli bir noktaya değinmiş, hassas bölgemize el vurmuşsunuz. Bu yazınızı okuyan çok olur ve bir şeyler hissederler diye umarım.