KORHAN GÜMÜŞ */ TARAF
Kamusal işlevler piyasaya terk ediliyor, yaratıcı işler sermayenin patronajı altında biçimleniyor. Belki de özel sektöre devredilen konuların tekrar kamuya çekilmesi gerekiyor.

Dünyada 90’lardan beri kamu modelinde bir değişim yaşanıyor. Kamunun bir 3. taraf gibi gözüktüğü müzarekere alanı daralıyor ve kamusal işlevler piyasa mekanizmalarına terk ediliyor.Bu dönüşümü İstanbul’da da görmek mümkün. Örnekler gözümüzün önünde: Cumhuriyet tarihinin belki de Ankara dışındaki en büyük şehircilik projesi, en simgesel kamusal alanı, Taksim/Maçka arasındaki büyük rekreasyon ve kültür vadisi (Prost Vadisi) artık “Kongre Vadisi” oldu ve halkın kullanımına kapatıldı. AKM birtakım gönüllü çabalarla restore edilmeye çalışılsa da, inatlaşmalarla çürümeye terk edildi. Kamu müzeleri bütün birikimlerine, imkânlarına ve gelirlerine rağmen ayakta duramıyor. Perişan durum-dalar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Avrupa’nın en büyük kültür merkezi olacağı söylenen Sütlüce’de kültür merkezi inşaatı 20 yıl sürdü. Hem dünyanın en pahalıya mal olan inşaatı, hem de mimarsız yapılan ilk kültür merkezi oldu. Bugün de kimin nasıl işleteceği belirsiz. Gaz fabrikaları, endüstriyel tesisler, antrepolar işlevini yitirince, kentin en değerli yerlerinde olmalarına rağmen yıllarca metruk kaldılar. Kentin tarihî mahallelerini iyileştirmek için halka çivi çaktırmayan yönetimler, şimdi büyük sermayenin kolaylaştırıcısı olarak insanları yerlerinden etmeye çalışıyorlar. Karar aşamaları şirketlerle şekillendirilip sonra halka kamulaştırma tehdidi olarak yansıtılıyor. Öğretim üyeleri, mimarlar, plancılar uzmanlıklarının gereği olarak gelişmiş profesyonel normlara uygun araştırma ve projelendirme süreçlerini teşvik edeceklerine, bu derme çatma dönüşüm projelerine meşruiyet sağlamayı tercih ediyor. Böylece yaratıcı işler sermayenin ve iktidarın patronajı altında biçimleniyor. Uzmanların, sanatçıların özel alana izole edilmesinin halka verdiği zarar ise bir depremin verdiği zarardan daha büyük. Evet, ortada bir sorun var. Fikirsizlik, politikasızlık, beceriksizlik, açgözlülük, ne dersek diyelim, bunların yanında bir kurumsal boşluk olduğu aşikâr. Bir avuç ayrıcalık sahibi dışında bu eksiklikten herkes zarar görüyor.
Oysa her yerde durum aynı değil. Avrupa’da örneğin, birçok kent yönetimi bu gidişe teslim olmak yerine, ortaya çıkan bu kurumsal boşluğu doldurmak için yöntemler geliştirmeyi deniyor ve bu gidişi tersine çevirmek için ellerinden geleni yapıyor. Örneğin 2010’da, Avrupa Kültür Başkenti olması vesilesiyle sanayi havzasının artık metropoliten bir kent havzasına dönüştüğünü ilan eden Almanya’nın Ruhr bölgesi. Biz daha kentin merkezindeki bir gaz fabrikasını korumayı ve halkın hizmetine sunmayı beceremezken, onlar koskoca demir çelik tesislerini kültür merkezlerine, spor ve rekreasyon alanlarına dönüştürdüler. Kentleri birbirlerine bağlayan devasa nehirleri, su yollarını sanayinin bıraktığı kirlerden arındırıp, en yaşanılır yerler haline getirdiler. Oysa bizdeki gibi endüstri mirasını yıkıp hurdaya vermek, yerlerini de yatırımcılara pazarlamak ne kadar kolay olurdu. Kamu böylece halktan topladığı vergileri istediği gibi yandaşlarına peşkeş çeker, yaptığı değil, yapmadığı işlerle övünürdü.
Bu gelişmelerin ortaya koyduğu çok önemli bir mesele var: Kamu kültür ve sanatı özel sektöre devredip, sorumluluklarından kurtulamaz. Sinemayı yalnızca gişe hasılatına ve TV kanallarının reklam gelirlerine bağlı dizilerine bağlı olarak geliştiremez. Mimarlığı sermayenin alışveriş merkezlerine yatırım ihtiyacına, ya da iş merkezi, rezidans üreten şirketlere bırakamaz. Görsel sanatları galerilerin ticari imkânları ve yarattıkları pazar ilişkilerine terk edemez…
Tam tersine kimi zaman Emek ve Alkazar sinemalarında, tiyatrolarda olduğu gibi, kamunun neyin, nasıl ve hangi yöntemlerle destekleneceğinin yeniden düşünülmesinin zamanı geldi. Belki hatta geçmişte özel sektöre devredilen konuların yeniden kamu politikaları içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü özel sektörden ticari olmayan ama kamu yararına olacak işleri üstlenmesini, zarar etmesini, risk almasını, kamu yararı açısından gelişmelerin düzenlenmesini, eşitlik sağlamasını bekleyemez. Kamu gelişmeyi düzenlemek için süreçleri düzenler. Kamu kaynakları bunun için kullanılır. Avrupa Kültür Başkenti programı içinde bu gelişmeyi sağlamak için birçok kent, karma bütçe kullanabilen kurumlar oluşturdu. Merkezî yönetimin, yerel yönetimin ve sermayenin kültür ve sanat alanında böylece ortak bütçe kullanmaları ve birlikte hareket etmelerinin imkânı ortaya çıktı. Böylece kültür ve sanat bir boş zaman endüstrisi değil, kentler için stratejik bir konu halini aldı. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması için ortaya çıkan girişimin de amacı buydu. İlk defa kent ölçeğinde STK’ları da kapsayan bir kamu tüzel kişiliği oluşturuldu.
Kentte ilk defa sahipsiz kalmış kamusal mekânlar için yıllarca metruk bırakmak veya özelleştirmek dışında bir alternatif ortaya çıktı. İstanbul 2010’un, Emek sinemasının dönüşümü ile ilişkisi yok diyemeyiz. Nasıl AKM’nin geleceği ile için diyemezsek. AKM’yi bir tapınak olarak korumak farklı. Bir sanat kurumu olarak korumak farklı. Kimileri için AKM sovyetik bir kuruluştu. Sanki bir tapınak gibi kutsal bir yerdi. Kimileri için de yıkılması gereken ruhsuz bir yapı! Görüyoruz ki tam tersi yönlerden meselelere yaklaşanlar bazen aynı sonuçta buluşuyorlar. AKM yalnızca fiziksel varlığı ile değil, yönetimi ile de yenilenmek zorunda. Bağımsız sanata, kültüre yer açmak durumunda.
Açıkça söyleyelim: AKM’nin sanat galerisi bir ticari galeri kadar yönetilmiyordu! Büyük kamu bütçeleri ile sanat adına yapılan programlar, kentte yalnızca bilet gelirleri ile gerçekleşen tiyatro, müzik, gösteri programları kadar bile bazen başarılı değildi! Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması da bu sürece getirilen çözümlerden biriydi. Ancak bu önemli fırsatı kent için değil, kendileri için değerlendirmeye çalışanların neler yaptığını hep birlikte izledik. Artık bu durumu anlamaya çalışmamız ve kamunun sanata nasıl destek olabileceğini yeniden düşünmemiz gerekiyor.
* İstanbul 2010 Yürütme Kurulu Üyesi, Mimar



5 Yorum
Anonim
Önümüzdeki hafta istanbula yurtdışından bir konuğum gelecek. Bana İstanbul’da kamu binası, yada kamuya açık bina niteliğinde özgün bir “çağdaş mimarlık eseri” görmek istediğini söyledi. İki üç gündür tüm meslektaşlarımı seferber ettim, konuğuma gösterebileceğim bir eser arıyorum. Bu konuda bana yardımcı olabilirseniz lütfen buraya not düşünüz. Biz şu ana kadar bulamadık. Korhan bey, Mücella hanım sizler mutlaka benden daha iyi biliyorsunuzdur. Lütfen yardımcı olun çok zor durumdayım. İsmimi yazamayacağım gerçekten çok utanıyorum.
ferhan ünal
bu televizyonlar önündeki konuşmalara kusura kalmayın ben TARTIŞMA diyemiyorum. mimar, o göstediğiniz avan proje ilk çalışmasıydı diyor, oda temsilcisi koruma böyle mi olur etik değil diyor. bir kere ne olduğu ve ne yapılacağı müphem. müellif yapılan o değil diyor, itiraz eden hayır bunu yapacaksınız diye iddia ediyor. gazeteden YUH meselesini sanki halkın duyarlılığı gibi verildiğini okunyunca ise ben sadece PES dedim.
yukarıdaki sayın gümüş’ün tavrına ise katılmıyorum. daha dün akm dönüşümünde üstünüze basılmamış mıydı sayın gümüş? oda mekanlarında meramınızı anlatamamıştınız. siz bir değişimi savunduğunuzda ve proje içine girip çalışmaya ortak olduğunuzda İYİ, başkası bir çalışma yaparsa ona DÖNÜŞÜM denmez. niye, çünkü siz…
siz bilirsiniz, başkaları yaparsa mimarlık profesyonel olarak görevini yapmış olmaz, şirketlerin temsilcisi durumuna düşer, kente ve kültüre hizmet etmez…
hani abartma bu kadar mı diye biri sorsa biri, sayın gümüş’ün bilgi mahiyetinde tırnak içinde bir dolu sözü kenara sıyırın ve arda kalana bakın: BUDUR durum.
Kazım Özcan
Mimarlar arasında proje münakaşası yapılmasını çok doğal karşılıyorum. Aslında her mühim proje için bu tür tartışmalar yapılmalıdır. Burada her türlü eleştiri yapılabilir, laf söylenebilir. Aşırı bir şekilde mimarlar birbirine de yüklenebilir. Zira bu işin anlayanları arasındaki mesleki bir alanda gerçekleşir bu tartışma. Fakat içinde her türden insanın bulunduğu “halka açık” diye tabir edilenlerde meslek odasının şov yaparcasına ve bir siyasetçi edasıyla konuşan konuşmacılarıyla mimarları kapıştırmak olacak şey değildir herhalde. Kendi meslektaşını “hain-mamussuz” diye tanıtmaya çalışmak ancak bizim gibi 3. dünya ülkelerinde olur hazayır. Ama böyle cahilce bir yöntemle “halkın bilgisi” artmaz ve “halkın katılımı” sağlanmaz.
Laf söylemeyi ve tenkid etmeyi söz cambazlığa çevirip, bir çeşit demogoglukla karşısındakini mat etme düşüncesinde olanlar (odanın sözcüleri ve yer yer Korhan bey de böyle davranıyor, kendi mimarlık pratiği buna daha çok uyuyor galiba) ile mesleki bir konu “halk nezdinde” tartışılmaz. Bu biçimde ancak şeytan taşlarsınız. Nitekim belirlenmiş (tasarlanmış belki de) bir “şeytan” saygıdeğer, kadirşinas, azimli halkımıza taşlattırılmaktadır. Bu yöntemin bir sakıncası daha var bence o da, bugün bu tarz toplantılarda taşlayıcı konumda olanların birgün başka yer ve zeminde taşlanan noktasına düşmeleridir. Böyle bir risk vardır, unutmasınlar. Ama her ne ise, sonuçta Emek Sinemasının kaderi, onun mimarlık mesleğinin tasarımı içinde “ne olması gerekir” sorusuna bir yanıt değil bu olanlar. Keşke ortam mimarlığı, korumayı, yenilemeyi ve mekanları hakikaten kullanılabilir kılmayı tartışmaya ve anlamaya elverişli olsaydı. Mesleği “eleştirmen” olan kültür koruyucularıyla, işi mimarları töhmet altında bırakmaya dökmüş mimar odası temsici-çalışanlarının önünden almak kolay değil. Onlar o ortamdan besleniyorlar, onlara o sayede “iş” çıkıyor, öylelikle yazılarına kavuşuyoruz çünkü. Keşke başka bir zeminde sahiden mimarlık konuşulsaydı. O takdirde boşluğa yapılan yeni kütlenin ayarından söz edilebilir, sahnenin o kadar üstlerde olmaması üzerine, alış veriş fonksiyonunu avm kıvamına getirmeden nasıl çözümlemek mümkün olur konuları üzerine daha rahat birşeyler söylenebilirdi. İşi yapan mimari grubu dağıtmak ve herhalde salonda bulunanların geleneğine yakıştığı gibi “yuh” lamak yerine mimarlık konuşulsaydı, müellifin hazırlıklarını devam ettirdiği uygulama projesine bu eleştirlerden katacağı daha çok şey olabilirdi.
Anonim
Alkazar sineması pasajı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından Karaköy’deki bina inanılmaz bir fiyata alınırken Beyoğlu’nda Alkazar sinemasının olduğu pasajın tamamı (ki yaklaşık aynı büyüklükte) çok daha ucuza satışa çıkartılmıştı. (Aynı tarihte resmi satış fiyatı 10 tirilyon liraydı, ama 8 trilyona kadar inebileceklerini söylemişlerdi) Eğer Mimarlar odası bu pasajı almış olsaydı belki de İstanbul hem tarihini yaşatmış, (Emek sinemasından çok daha eski ve köklü) bir kültür merkezine kavuşmuş olurdu. Hem de televizyondaki hazretleri icraatta görmüş olurduk.
Ahmet Akman
Kamudan söz edebilmek için kamu’nun oluşmuş olması lazım. Bizde “islamcı”lardan gelen kalıntılar yüzünden ümmet’in kamuya dönüşebilmiş olduğunu düşünmüyorum. Hiçbir islam ülkesinde de kamu yok, ümmet ile kamu arasına sıkışmış insanlar var. Bu insanlar petrol sayesinde ne kadar zenginleşirlerse zenginleşsinler, batı yardımı olmaksızın gelişemiyorlar. Çünkü gelişmenin de ön koşulu birey olabilmek. Ümmet kavramı da bireyi sadece reddetmekle kalmıyor, politik olarak, sosyal olarak, kültürel olarak yok ediyor, “jenosit”e tabi tutuyor, soykırım yapıyor. İnsanların da birey olarak kendilerini savunabilecekleri tüm kaleler bu anlayış tarafından yok edilmek isteniyor. Bugün demokratikleşiyoruz lafı etrafında (demokrasi=kandırılmış kelle hesabı) kontrol altına alınmak istenen yargı olayının özü de bu. Ortaçağ kendisine engel olarak gördüğü yargıyı, bireyselleşememiş yığınlar aracılığı ile yok etmeye ve defalarca ifade ettiği “bizim için demokrasi bir araçtır, hedefimiz şeriattır” amacına ulaşmaya çalışıyor. Buna karşılık “aydınların” yaptığı ne? mimarlar odası istanbul şubesi yönetim kurulu temsicisinin yaptığı gibi bir kültür yapısı olan Emek sineması ile bir mimarlık tarihi başyapıtı olan Ayasofya’yı televizyonda birbirine karıştırmak. Böylelikle olasılı tüm tartışmaların önünü tıkamak. Fiilen projenin önünü açmak ve mimarlığın önünü tıkamak. Halbuki yapılması gereken projenin tartışılması, çünkü ancak ondan sürdürülebilir (yani yaşatmak için gereken canlılık ve maddi kaynaklar sağlanabilir) yeniliğin getireceği tahribatın asgariye indirilebileceği bir ortam sağlanabilir, “istemezük”cülükten ilerici olmanın gerektirdiği açılımlara ulaşılabilir. Mimdap bu tür açılımların örnekleriyle dolu.