Gül “Mesleki denetim yetkileri ellerinden alındığı için nitelikli ve sağlıklı mühendislik hizmetleri vermek zorlaştı. Afet dönemlerinde yapıların mühendislik hizmeti almaması sonucu yurttaşların ağır sağlık sorunları yaşayabileceği ve hayatlarını kaybedebilecekleri bir duruma gelindi” diyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ülkemizi derinden sarsan deprem faciasının ardındaki temel planlama, denetim ve altyapı sorunlarını, bu konudaki siyasi tercihleri ve ihmalleri, TMMOB Genel Sekreteri Dersim Gül’e sorduk.

Yaşadığımız felaketin bu boyutta bir faciaya dönüşmesinin temel sebepleri nelerdir?
Deprem bölgesi, dünyanın en aktif fay hatlarından birinin olduğu bir bölge. Bu fay hattı üzerinde de Türkiye’nin en önemli şehirleri var. Ülke ekonomisine önemli katkıları olan bu kentlerimizin bazıları geçmişte de deprem tecrübesi yaşamış kentler.

 

 

 

 

Dünyanın her yerinde deprem yaratabilecek aktif fay hatları var. Fakat dünyanın geri kalanında ne yapıyorlar? Aktif fay hatları üzerine barajlar gibi, enerji santralları gibi birincil derece önemli binaları mümkün olduğunca inşa etmiyorlar. Mümkünse yerleşim yerlerini seçerken depremin etkilerini çoğaltacak zeminleri değil sağlam zeminler seçiyorlar. Değilse bu bölgelerde inşa edilecek yapıların tamamının kesinlikle mühendislik hizmeti alarak yapılması sağlanıyor. Asla deprem yönetmeliklerine uygun olarak projelendirilmemiş ve ruhsatlandırılmamış kaçak yapılara izin vermiyorlar.

 

 

 

 

Büyük depremler üretmesi bilimsel gerçek olarak kabul edilen bir bölgede şehir planlamaları ve bağlı olarak altyapı planlamaları o depremin her an yaşanabileceği öngörüsü ile yapılır. Kuzeydoğu Anadolu Fay Hattı da ülkemizin en çok deprem üreten fay hatlarından biri. Yaşanmış depremler var, bilim insanları sürekli olarak yeni depremlerin beklendiği konusunda uyarıyor. Ancak baktığımızda ne görüyoruz? Rant odaklı ilişkiler… Akıl ve bilimin öncelenmediği rant odaklı projeler, uygulamalar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üstüne bir de siyasi rant hesaplarıyla yapılan imar afları…

 

 

 

 

Çok değil, bundan dört yıl önce 2018 yılında “İmar Barışı” adı altında kapsam olarak bugüne kadar yapılan en büyük imar affı çıkarıldı. Öyle ki çıkarılan imar affı ile mimarlık mühendislik hizmeti almamış kaçak yapılar, yapı sahibinin beyanı ile -bakınız altını çiziyorum bir mimar veya mühendisin tespitlerine, bir projeye bağlı olmaksızın sadece yapı sahibinin beyanı ile- yasallaştırıldı. Kapsam o kadar genişti ki tek katlı bir gecekondu da 50 katlı bir rezidans da bu aftan yararlandı. Ruhsatlı binasına kaçak kat yapan da, devletin arazilerine kaçak yapı yapan da… Hatta bu seçimlerden önce de TBMM’ye yeniden imar affı ile ilgili bir düzenleme yapılması önerisi verildi. Ülkeyi yöneten iktidar politik eksenini en başından beri rant üzerinden şekillendirdi. Bu politikalarda toplum yararı gözetilmediği için akıl ve bilim dışı, mühendislik hizmetlerini yok sayan, dışlayan bir anlayış benimsendi. Bunu söylerken salt konut üretiminden de bahsetmiyorum; şehir planlamasından altyapı hizmetlerine, ulaşım planlamasından sanayi bölgelerinin oluşumuna kadar aklınıza gelecek her tür mühendislik hizmetinden bahsediyorum. Bunun sonucu olarak da şehirler kurulurken ya da gelişirken şehircilik ve planlama ilkelerine uygun olarak uzun vadeli beklentiler ve bilimsel öngörülere göre tasarlanmadı, planlanmadı. Süreçler ‘kara düzen’ olarak tabir edebileceğimiz şekilde günün koşullarına göre hızla karar verilen, rant oluşturacak ve bu rantın nüfusun azınlığını oluşturan sermayenin elinde dağıtılmasını güvence altına alacağı bir anlayışla yürütüldü.

 

 

 

 

İmar mevzuatında yapılan değişikliklere baktığımızda da bunun izlerini görüyoruz. Yapı denetimden imar mevzuatına kadar her alanda bu anlayış hâkim. Şehirlerimizin planlaması da bu anlayışla yapılmış durumda, yapım sürecinin en önemli ayağı olan denetim süreçleri de… Sonuç olarak ortaya çıkan yapıların büyük bir bölümü nitelikli mühendislik hizmeti almadığı için, hatta sahte mühendisler tarafından dahi tasarlandığı için hasarın boyutu bu derece büyük oldu.

 

 

 

 

Tabii ki bu büyüklükte bir depremin yıkıcı sonuçları olacaktı. Ancak bu raddede bir yıkımın en önemli nedeni az önce ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştığım rant politikaları ve hükümetlerin siyasi amaçlarıdır.

 

 

 

 

Tüm bunlar bir deprem öncesindeki sorunlar ve eksiklikler. Peki, sizce deprem sonrasına ilişkin altyapı ve planlama sorunları nelerdi?

 

 

 

 

Doğa olaylarının afete dönüşmesi yaşadığımız facianın bir yönü; ikinci olarak da afet yönetim sisteminin çökmüş olmasının yarattığı sorunlar var. Bu da yaşanan afeti bir faciaya dönüştürüyor. Eğer yapılar yıkılmışsa, enkaz altında insanlar varsa afet yönetimi burada insanların kurtarılması için gerekenleri planlar. Fakat bugün bir kaos ve karmaşa içerisinde bu yönetim iflas etti. En başta siyasi iktidar, merkezi otorite ve ona bağlı afet yönetim süreçlerinde yer alan yerel otoriteler iflas etti bu yaşadığımız depremde. Afet yönetim sistemi çökmüş durumdaydı. Bu yüzden de afetin etkisi katlanarak arttı.

 

 

 

 

Yapılarımızın büyük kısmı nitelikli mühendislik hizmeti almadan yapılmıştı ve bu ağır bir yıkıma sebep oldu. Üstüne bir de Bir de afet yönetim süreci sağlıklı işletilemedi. Evet bu bir süreç. Devletiyle, yerel yönetimleriyle, meslek örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yürütülmesi gereken bir süreç.

 

 

 

 

Arama kurtarma çalışmalarının başlayamaması, gecikmesi, organize edilememesi; afet yönetiminde mutlaka yer alması gereken ilgili kuruluşların sürece dahil edilememesi; meslek kuruluşlarının, demokratik kitle örgütlerinin afet yönetimine katılamaması da yaşanan afetin boyutlarının kat kat artmasına sebep oldu. Depremin ardından 5 gün geçmesine rağmen enkaz altındaki insanlarımızın çoğuna müdahale edilemedi. Enkaz altındaki birçok vatandaşımız beklerken donarak ve açlıktan hayatını kaybetti. Hâlâ pek çok yerde arama kurtarma ekipleri enkazların başına gelebilmiş değil. Bu da çok acı ve çok ağır bir tablonun ortaya çıkmasına sebep oldu.

 

 

 

 

Açık konuşalım. Bu durumun asli sorumlusu devletin tüm kurumlarını kendine bağlayan ve kendi iradesi dışında bir iradeyi asla tanımayan tek adam ve kurduğu tek adam sistemi. Yaşadığımız bu trajedi, tek adam sisteminin merkezi yapısının bu süreçleri yönetemeyecek durumda olmasının sonuçları aslında. Siyasi iktidar tarafından ortaya çıkarılan bu sistemin ağır sonuçlarının faturasını da toplum olarak bizler ödüyoruz.

 

 

 

 

Ne yazık ki, siyasi iktidarın kendi ideolojisine aykırı hareket eden tüm kurum ve kuruluşları yok sayması, bu parti devleti anlayışının devletin tüm kurumlarınca da benimsenmesi bu afette de kendini gösterdi. Bu bağlamda afet sonrasında siyasi iktidarın programı doğrultusunda hareket eden kamu kurumları da asıl sorumluları diyebiliriz. Afete müdahale edebilecek organizasyonların siyasi iktidarın ideolojisi doğrultusunda hareket ettikleri ve diğer sivil toplum örgütlerine siyasi, dışlayıcı bir yaklaşımla baktıkları için olması gereken işbirliği de sağlanamadı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve AFAD, meslek kuruluşlarının yoğun işbirliği taleplerine rağmen bu ilişkiyi sağlıklı bir biçimde kurmak istemedi. Oluşan kamuoyu baskısı sonucunda ve bir de yetemedikleri için AFAD ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bazı konularda bizimle işbirliği yapmak zorunda kaldı. Şu anda hasar tespit çalışmalarından arama kurtarma çalışmalarına kadar belli başlı konularda küçük çaplı da olsa iş birliği içerisindeler. Bu afetin ağır sonuç üretmesinin en önemli sebeplerinden birisi de kamu kurum ve kuruluşlarının tamamen çürütülmesi, yozlaştırılması, siyasi menfaat merkezli adım atmaları sonucu olarak ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmiş dönemlerde büyük işlere imza atmış ancak son 20 yılda iflas etmiş, çürümüş kamu idari yapısının bu afetin etkilerinin büyümesinde de önemli rolü ve katkısı oldu.

 

 

 

 

Bu tabloya rağmen toplumun örgütlü kuruluşları devletin ulaşamadığı yerlere kendi imkanları ile dayanışma ilişkisi üzerinden ulaşmaya çalıştı. Tüm toplum seferber oldu. Maddi manevi, teknik ve fiziksel anlamda arama kurtarma çalışmalarına katılmaktan hasar tespit çalışmalarına kadar, ihtiyaç malzemelerinin temininden dayanışma organizasyonlarına ne varsa karşılamak ve gidermek üzerine bir kardeşlik ruhuyla harekete geçti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu kurum ve organizasyonların şehir girişlerinde çalışmaları engellendi. Dayanışma organizasyonları kapsamında gıda, temel ihtiyaç gibi birçok malzemenin afet bölgelerine gönderilmesi valilikler tarafından engellenmeye çalışıldı. Afet bölgelerine ulaştırılan yardımların, ihtiyaç sahiplerine adil bir şekilde dağıtımı sağlanamadı. Buna rağmen toplum büyük bir dayanışma örneği gösterdi, büyük bir toplumsal dayanışmayı örgütledi. Hâlâ devletin bu süreçteki hamleleri bu onurlu davranışın, refleksin yanından bile geçmeyecek düzeyde. Köylerde, ilçelerde hâlâ insanlar şu anda bile çadıra ulaşamamış durumda. İnsanların geçici olarak barınabilecekleri konteyner kentler, çadır kentler kurulmadı. Depremin üzerinden kaç gün geçmesine rağmen hâlâ insanların ağır kış koşullarında ihtiyaç duydukları en temel gereksinimleri karşılanamamış durumda. Önümüzdeki günlerde de bu sorunların giderilmesi konusunda çok hızlı hareket edilmesi gerekiyor.

 

 

 

 

İleriye dönük olarak, sizce nasıl politika değişimleri gerekiyor? Meslek kuruluşlarının bu süreçlere müdahalesi nasıl iyileştirilebilir?

 

 

 

 

Mevcut tablo böyleyken meslek kuruluşlarının en önemli fonksiyonları ve görevleri de siyasi iktidarların yanlış politikalarını eleştirmek oluyor doğal olarak.

 

 

 

 

Yapı, şehircilik, kentleşme konularında uzmanlığı olan meslek kuruluşu TMMOB; birçok konuda hem imar, hem yapı denetim sürecini düzenleyen tüm mevzuat değişikliklerine uyarı ve önerilerde bulundu. Bakanlıklara, siyasi iktidarlara bu uyarı ve önlemlerini yöneltti; kamu yararına, bilime ve akla aykırı bu yasalara ve uygulamalara gerek dava açarak gerek öneri yaparak müdahil olmak istedi ama bunların hiçbiri dikkate alınmadı. TMMOB bu süreçte kendi ile ilgili alanlarda kamu idaresi ile işbirliği yapmak istedi ancak dışlandı, görüş ve önerileri dikkate alınmadı.

 

 

 

 

Sırf bu yanlış politikalara ve yanlış projelere karşı olduğumuz için, anayasal kuruluşlar olmamıza rağmen son 15 yılda çeşitli yasa ve yönetmelik değişiklikleriyle yetkilerimiz budandı. Her türlü işbirliği önerimize kapılar kapatıldı. İmar Yasası gibi, Yapı Denetim Yasası gibi, Kentsel Dönüşüm Yasası gibi ülkemizin ve kentlerimizin oluşturulmasında birincil öneme sahip yasalar hazırlanırken görüşlerimiz alınmadı. Bu sorun sadece meslek örgütleri olarak bizim sorunumuz değil. Toplum olarak telafisi zor zararlar söz konusu.

 

 

 

 

Bakın, üyelerimize yönelik mesleki denetim yetkimiz elimizden alındığı için nitelikli ve sağlıklı mühendislik hizmetleri verilmesini denetleyemiyoruz. İşte görüyorsunuz. Afetlerde yapıların nitelikli mühendislik hizmeti almaması sonucu yurttaşların ağır sağlık sorunları yaşayabileceği ve hayatlarını kaybedebilecekleri bir duruma gelindi. TMMOB’nin yetkililerinin kısıtlanması sonucunda toplumun, kamunun zararına sonuçlar oluştu ve bu doğrudan insan yaşamına yansıdı. Ortaya sağlıksız ve niteliksiz, mühendislik hizmeti hiç almamış ya da eksik almış yapılar çıktı ve bu yapılar çökerek insanların hayatlarına, sağlıklarına mal oldu.

 

 

 

 

Türkiye’de bir politika değişikliğine ihtiyaç var. Bakanlık yapılarında, taşra ve yerel teşkilatlarında, bütün olarak kamu idari yapısında. Kamu idari yapısı kökten değişmeli, bütün yasal mevzuatlar kamu yararı dikkate alınarak revize edilmeli, yenilenmeli; meslek kurullarının da kamu kurumu niteliğinde kurumlar olduğu hatırlanmalı ve bu dönemde ellerinden alınan yetkileri iade edilmeli; yerel ve kamu idareleri ile meslek kuruluşlarının ortak çalışma yapması zorunlu hale getirilmeli. Meslek kuruluşlarının denetim yetkisi artırılmalı ve yasal güvenceye oturtulmalı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir