ŞÜKRÜ ASLAN (*) / Birgün
1938 yılında Dersim’deki “Büyük Taarruz” günlerinde arkasında kalabalık bir grupla Munzur Gözelerine gelen, yeni adıyla Tunceli Vilayetinin Valisi Korgeneral Abdullah Alpdoğan, gözelere hayran kalmış ve ilk fırsatta bu muhteşem doğal güzelliği dünya’ya tanıtmayı tasarlamıştı. Öyle ki dünyanın farklı coğrafyalarından insanlar buraya gelecek bu emsalsiz vak’aya tanıklık edecek, dinlenecek ve yeniden işinin başına dönecekti.

Bu muhteşem doğanın yöre halkı için yüzyıllardır kutsal bir anlamı olduğu, valinin pek de umurunda değildi. Alpdoğan’ın o yıllarda Dersim’de bulunma ve aslında vali olma sebebi de bölgenin insandan temizlenmesiydi. Burayı “Türkiye’nin en güzel kür yuvası yapmak” ve fakat yüzyıllardır burada yaşamakta olan halktan temizlemek paradoksu, o yıllarda kolaylıkla tartışılamazdı.
Gerçekten de muhteşem doğal güzelliği ile dikkat çeken Munzur Gözeleri bir “Kür Merkezi” olma işlevinin yanı sıra yöre halkının inanç dizgesinde kutsal bir mekân olma işlevselliğine de sahiptir. Gözeler, yüzyıllardır çok çeşitli dinsel pratiklerin mekanıdır ve bu yönüyle kendi sınırlarının ötesinde bir üne sahiptir. Bundan dolayıdır ki Dersim Alevi inanç sisteminin bir tür yerel merkezi olarak ilgi ve merak konusudur. Dersim Aleviliği söz konusu olduğuna göre burası sadece dinsel edimlerin gerçekleştiği bir yer değildir. İnanç alanı dışında kalan bir dizi başka kültürel pratiğe de tanıklık etmektedir.
‘Çaresiz dertler’e deva mekânlar
Geçtiğimiz günlerde (13 Haziran 2010, Pazar günü) Tunceli Üniversitesi’nden genç öğretim elemanları arkadaşlarımızla birlikte ziyaret ettiğimiz bu mekân, yanan mumların yarattığı manevi atmosfer kadar her yerden gürül gürül akan suların yanı başında yemek yapan, çay içen, sohbet eden, uyuyan ve bir kenarda kendisiyle baş başa kalmış “çaresiz dertlerine” deva arayan insanların suyla teması gibi kültürel geleneklere de tanıklık ediyordu. Çok kaba bir gözlemle bile Dersim kültürünün özgün niteliklerinden biri olarak bu kutsal mekânlar başka yerlerde olduğu gibi insanların durup dinlenmeden dua ettikleri, ağladıkları, yalvarıp yakardıkları pratiklere değil, daha çok diledikleri, sohbet ettikleri, eğlendikleri, üzüldükleri, kederlendikleri yerler olarak birbirleriyle ilgili görünmeyen ama birbirlerini adeta ahenk içinde tamamlayan çok farklı pratiklere tanıklık etmekteydi. Nitekim birkaç saat kaldığımız gözelerde, aynı köyden Zeynep Hanımın maniler okuması, şarkı söyleyen gençler ve bir kenarda Mitolojiyle ilgili kitap okuyan Çukurova Üniversitesi öğrencisi Dilan’ın görüntüleri bu niteliklerin yüzlerce örneğinden birkaçı olarak belleklerimizde yer etti bile.
Tarihin akışına baraj!
Munzur’un bütün öyküsü doğduğu bu alanla sınırlı değildir elbette. Onlarca gözeden süt beyazlığında fışkıran ve toplanarak bu noktadan uzun bir yolculuğa çıkan nehir neredeyse yolunun her bir bölgesinde birer kutsal mekân inşa ederek geçer. Gerçekten de Tunceli kent merkezine kadar yaklaşık 60 kilometrelik bu yolda onlarca kutsal mekân oluşmuştur ve bunların her biri yüzyıllardır ziyaret edilir.
Bugün ilginç bir durum ortaya çıkmış görünüyor. Bütün bu kutsal mekânların hem nedeni hem de tanığı olan Munzur’un akışını durduracak ve bu kutsal mekânların “tarihe karışması”nı sağlayacak barajlar inşa ediliyor. Bu akılalmaz sürecin ilk örneği olarak tamamlanan Uzunçayır Barajı, söz konusu kutsal mekânlardan Gola Çetu’yu çoktan yuttu bile.
Gola Çetu, bu yolun Tunceli’deki son durağında yer alıyor. Mayıs ayının son haftasında izleyici olarak katıldığım Tunceli Üniversitesi Bahar Şenlikleri içinde Gola Çetu’yu konu alan bir belgesel gösterilmişti. Belgeselde, yüzyıllara tanıklık eden bu kutsal mekânın sular altında kalmasının öyküsü anlatılıyordu. Mekanın sular altında kalması, gündelik hayatın canlı olduğu ve gözle görülebilir bir alanda gerçekleşmişti. Bu yörede yaşayan ve bu mekânı kendi gelenekleri içinde kutsal olarak nitelemiş kadınlardan birinin yakarışı hayli ilgi çekiciydi. “Çe Hızır Bıne Uwode Mendo” (Hızır’ın evi suların altında kalmış). Bunun Türkçedeki tam karşılığı “Allahın evi sular altında kalmış” demekti. Başka bir kadın da yine yerel dilde “inşallah bunu yapanların evleri de sular altında kalır” diyordu. Hızır’a duyulan muhteşem güven devam ediyordu belki ama Hızır’ın bile çaresiz kaldığı bir vak’anın yarattığı şaşkınlık, üzüntü ve öfkenin izleri o kadar belirgindi ki..
Toprağın hemen her karesinin kutsal sayıldığı bu coğrafyada onlarca kutsal mekân var ve önemli bir bölümünün sular altında kalacağı aşikâr. Hemen her dalına bezler bağlanmış ağaçlar, su kaynakları, mum yakılan, niyaz dağıtılan ve dua edilen yerler. Bu vadide hidroelektrik santrallarınin (HES) yapılması bütün bu mekânların geleceğini tehdit ediyordu. HES bu bölgede ayıya verilen isimdir ve ayılar bu coğrafyanın yaşayan hayvan türleri arasındadır. Ancak kapitalizmin HES’i, bölgenin HES’lerini ve bunlarla birlikte çok sayıda hayvan ve bitki türlerini, kutsal mekanları ve muhteşem doğal zenginlikleri tehdit eden bir işlev görüyor.
Kapitalizmin kâr hırsı literatürde de vurgulandığı gibi ne doğayı ne de kutsalı dinliyor. Onun mantığı bu iki alanın üzerinde ya da ötesinde inşa edilmiştir. Bunun bir örneğini yine bu toprakların başka bir bölgesinde gözlemledik. Pülümür’e bağlı Salördek Köyünde, köylülerin “Dara Tume” (Tepedeki Ağaç) ya da “Dara Hızır” (Hızır’ın Ağacı) adıyla andıkları ve çok uzun yıllardır altında toplanarak kurban kestikleri, niyaz dağıttıkları ve dua ettikleri o “kutsal ağaç” yaklaşık bir yıl önce kesilmişti. Onun yerine Turkcell’in baz istasyonu için dikilmiş uzunca bir çelik direk vardı. Şimdi, yaz aylarında geçici olarak gelen iki-üç aile dışında artık kimsenin yaşamadığı ama yakın zamana kadar köylülerin en önemli kutsal mekanı sayılan Dara Hızır, iletişimin büyük devlerinden biri olan Turkcell’e yenik düşmüştü. Üstelik bu o kadar sessiz yapılmıştı ki yakın köylerde yaşayanların da çok sonra haberi olabilmişti. Hızır Ağacı’nın yerine dikilen bu direğin sağladığı baz istasyonuyla telefonlarını kullanmaya başlayabilen mukimler, bunun, Hızır Ağacı’nın kesilmesiyle ilişkili olduğunu öğrendiklerinde iş işten geçmiş; hayıflanmaktan başka çareleri kalmamıştı.
Modernizmin teslimiyetçi ruh hali
Bu durum bir bakıma modernizmin, dinsel düşünceye yönelik tutumu karşısındaki teslimiyetçi ruh halini de pekiştirmiş görünüyor. O kadar ki kapitalizm ve modernleşmenin bu bölgede kutsal mekânlara müdahalesinin sonuçlarıyla ilgili anlatılan efsanelerin bile gücü zayıflamış görünüyor. Bölgenin önemli kutsal mekânlarından biri olan Düzgün Baba’ya erişim, mekânı ziyaret etmeye yüklenen anlam gereği çile ile yüklü bir yolculukla mümkün olabilirken, onyıllar önce anlatılan bir öyküye göre devlet, bu “eziyet”i ortadan kaldırmak için yol yapmaya karar vermiş ama dozerin her kepçe kaldırışında arıza yapması ve bir kayayı bile yerinden oynatamaması, kutsal mekânın gücüne bağlanarak, projeden vazgeçilmişti. Bu, içtenlikle inanılan bir efsaneydi ama artık bu efsanelerden söz edilmiyor bile. Çünkü kapitalizm önüne kattığı her şeyi ve bu arada kutsal mekanları da açıkça silip süpürüyor ve bu pervasızlığı önleyebilecek bir güç de yok. O kadar ki kapitalizm, icabında bir kutsal mekânı yeniden inşa edebiliyor, yerini değiştirerek gündelik hayatın merkezinde kalmasını sağlayabiliyor ve ona ulaşımı kolaylaştırmak için yollar yapabiliyor, taşımacılığı örgütleyebiliyordu. Yani kapitalizm her şeye kadir, her şeye muktedir ve kutsala duyulan güvenden daha fazla “gücü” var.
‘Silip geçen, kırıp döken’
Dersim’de kutsal mekânların sular altında kalacağını düşünmek bile ürkütücüyken, kapitalizm sessiz ve derinden bu mekanları yemeye hazırlanıyor. Üstelik kutsal kavramı üzerinden bir siyaset inşa ederek gelen bir iktidarın varlığı koşullarında oluyor bütün bunlar. Gerçekten de iktidar söyleminin hemen her cümlesinde “kutsal”ın izlerini görebilirsiniz. Kuramsal olarak hem bir yaşam felsefesi hem de bir siyaset felsefesi olarak anlatılıyor bu kavram. Gelin görün ki Dersim’de kutsal mekânlar söz konusu olduğunda bu felsefenin yerini, “silip geçen, kırıp döken” bir ceberut iktidar pratiği alıyor. Üstelik bu yıkıcı projeleri destekleyen neredeyse kimsenin olmadığı koşullarda gerçekleşiyor bu durum. “Kutsal”lık değerleriyle yüklü olduğunu söyleyen siyasal iktidar bu bölgede kutsal mekanların sular altında kalıp kaybolmasına müdahale etmeye hiç niyeti yokmuş gibi gözüküyor. Bu gidişi engellemeye yönelik bir çabası da görülmüyor.
1930’lu yıllarda bu bölgede iktidar kutsallık adına ne varsa “gericilik” olarak nitelemiş ve bütün bu doğal güzelliği keşfederken, bölgenin yerel topluluklardan ve dolayısıyla bu bölgeye özgü inanç pratiklerinden arındırılmasını öngörmüştü. Bunun için bölge halkının fiziken tasfiyesiyle sonuçlanan büyük bir insanlık suçu ile bitmişti bu süreç. Dönemin yöneticileri bu muhteşem doğayı onu tamamlayan yerel kültüre değil, dışarıdan gelecek “Türk kültürlü” topluluklara bırakmaya niyetliydi. Böylece burası “ulusun malı” olacaktı.
Hayata karşı ’maksimum kâr’
Bugün ise “kutsal mekânlara” çok değer verdiğini ve insanların gündelik hayatlarında inanç sisteminin hayati önemine işaret eden bir iktidar olmasına karşın kapitalizmin “maksimum kâr elde etme” prensibi söz konusu siyasetin çok önünde yürümeye devam ediyor. Yüzyıllardır Dersim halkı için kutsal addedilen ve bu nedenle önlerinde kurban kesilen mekânlar bu kez kendileri kapitalizm ve kâr hırsı için “kurban” ediliyor. Dersim’in kutsal mekânları bugün sistem tarafından birer kurbanlık mekân gibi algılanıyor ne yazık ki.
Oysa bu topraklar zengin kültürel pratikleriyle sadece Dersim’in değil ülkenin de hazinesidir. Onu korumak sadece Dersim’lilerin inanç sistemlerine saygının bir gereği değildir aynı zamanda bu toprakların kendisine de duyulması gereken bir saygının gereğidir. Bu zengin kültürel pratiklerin ortadan kaldırılması hem ülke icin ciddi bir kültürel ve doğal fakirleşme hem de aslında bir insanlık suçudur. Her yıl onbinlerce insanın ziyaret etmek için sabırsızlandığı bu coğrafyaya zarar verecek her girişim tarihi kayıtlara vebali çok ağır bir “insanlık suçu” olarak girecektir.


