HASAN KIVIRCIK / Mimdap
Son günlerde gündemi tutan Dubai Kuleleri tartışmasına, bu konuda birikimleriyle değerlendirme yapanların söylediklerini unutmadan bir yaklaşımda bulunmaya çalışırsak, öncelikle kentlerdeki yatırımların bundan sonra gündemi daha fazla ilgilendireceğini, manşetlere geçeceğini söylemeliyiz.

Sosyolojik olarak kent toplumu haline gelindikçe, çekişmenin “yurt sathı”ndan kent (özellikle metropoller) alanlarına kayması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Sanayileşme hedefli modernleşme projesinin yerine ve zaman zaman da yanına hizmet sektörü geliştiren politikaların geçmiş olması bu doğal sonucu meydana getirmektedir.

Kent yatırımına yönelmesi istenen sermayenin bileşeni

Yabancı sermayenin dayanılmaz çekiciliği yahut merkezi-yerel yöneticiler eliyle çekiciliğinin dayanılmaz hale getirilmesi zorlamaları birbirini tamamlayarak gelişiyor. Sermaye bir yatırım konusuna karar versin de, şu vatanın işsiz güçsüz insanlarına iş çıksın, bir kısım teknik donanıma sahip insanlar istihdam edilsin naif cümlesi üst üste getirilip sunulmaktadır. Her yatırımın topluma ‘büyük’ fayda sağladığı izlenimi aralara serpiştirildiğinden kamuoyunun kafası karıştırılmaktadır.

Bu denli büyük rakamların konuşulduğu kentsel yatırım projelerinde “bizim derdimiz insanlara iş sağlamak” sözleriyle açıklamak ne denli inandırıcıdır ? Mesela 5 milyar dolarlık yatırımdan bu coğrafyada yaşayanlara hangi oranda iş ve kazanç sağlanacaktır, imkanların ölçüsü nedir; bunu bilen yok. Bu sözü kamuoyu iknasında sık sık argüman haline getirenlerin araştırma ve bilgiye dayalı verdiği bir oran, çok sevdikleri, sık sık kullandıkları rakamsal değerlerden bir hece bile yok…

Kentin yerel yöneticilerinin ülkeye sermaye girişiyle bu denli ilgilenir olmaları, Dubai’li yatırımcılarla ortak basın açıklaması yapmaları ve kulelerin pazarlama faaliyetine katılmaları dikkat edilirse nispeten daha yeni bir gelişmeyi ifade etmektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde, sadece önemli kent hizmetleri sağlamak için “para girdisi” arayan bir Büyükşehir Belediyesi tavrı değildir bu. Ondan daha fazla bir şeydir ve merkezi hükümetin politikasına, şu sıralar sürdürdüğü ihale-satış mantalitesine (üstelik gariptir ki, bir bölümünde İstanbul Belediyesi devre dışı bırakılsa da…) çok uyan bir yaklaşımdır.

Şablon çizilmiş, görevler etaplandırılmış, düğmeye basılmış, görev insanları zamanı ve yeri geldikçe gereğini yapmaya devam etmektedir. Talimat daha üstten gelmiş gibidir. Hatta özellikle Dubai Kuleleri başbakanın petrol zengini Ortadoğu ülkeleri ziyaretinin öncesine denk getirilmiş, başbakanın “bir yerde ülkemi pazarlıyorum” tezi için eli kuvvetli kılınmış, yapacağı görüşmelerde emsal oluşturmuştur.

Şimdi bu tablonun içinde şehircilik nerede, mimarlık nerede, kent insanı ve gereksinimleri nerede, katılım nerede,…

Müşterinin cezbedilmesi, talebin yönlendirilmesi

İçinde yaşadığımız metropolün kalkınmasının, modernleştirilmesinin yolunun yeni ve etkili bir sermaye hareketi ile olacağı tespiti, bu amaçla yabancı sermaye ortaklıklarının projeleriyle birlikte davet edilmesi süreci yeni olmamakla beraber son iki yıldır gözle görülür bir şekilde yoğunlaşmıştır. Bu maksatla belediyenin bir biriminde örnek projeler, yatırım yeri ve konularını hatırlatabilecek canlandırmalar üretilmiş ve uluslar arası yatırımcılara tanıtılmıştır. Fakat elbette en etkili tanıtım bütün dünyada denendiği gibi yürütmenin başı konumundaki başbakanın; projeleri dışarıda masaya koymasıyla, ülkeler arası ticaret ve işbirliği anlaşmalarıyla gerçekleşmektedir. Dolayısıyla esas olarak birkaç kademe üstte kararlaştırılan ve “sermaye gelsin de şartları önemli değil” yaklaşımı, sözü edilen yatırımın yapılacağı kentleri, yaşayanlarını, mimarlığı, şehirciliği, tarihi dokuyu, kent silüetini ikinci üçüncü plana itmektedir.

Hatta Dubai Kuleleri örneğinde olduğu gibi eğer Büyükşehir Belediye Başkanı yapmış olduğu pazarlıkta yetersiz bulunup, bu ülkenin sanayi ve iş dünyası kesiminden bile eleştiri alınca, başkan göreli ‘bağımsızlığına’ dayanarak restini öne sürmektedir: “Dubaililer’le biz gayrimenkul yatırım ortaklığı alanında başka yerde başka iş yaparız, 5 milyar doları sen getir, gel sen yap “ demiştir.

Buradan çıkan sonuçlardan biri yerli sermayenin bu ‘ortaklığa’ belediyenin %20 oranıyla razı olmasını kabul edilebilir ekonomik başarı olarak görmedikleridir. Açıkça bunu söylemişlerdir. Bu oran söz konusu İBB Levent Garajı yeri için mevcut sistem kurallarına göre çok azdır.

İkincisi kulelerin kendisinin ve yatırımın konusunun, buna bağlı olarak yerinin çok değiştirilebilir olmasıdır. Parayı sen getir, kuleleri Dubaililere yaptırmayalım, onlarla başka işler yapabiliriz söylemi…

Üçüncüsü, aslında bir çeşit yap-sat modeline göre pazarlanacağından bahsedilen kulelerin asıl önemli yatırım girdisi arsayı sağlayan İstanbul Belediyesi katkısıdır ve Dubai sermayesinin sözü edildiği gibi 5.5 milyar dolar değil ancak 1-2 milyar dolar getireceği, buradan kazanıp götüreceklerinin daha fazla olması belirlemesidir.

Bu üç çıkış ‘içeriden’ gelen ve durumdan memnun olmayan sermaye kesiminin saptamalarıdır.

Diğer taraftan nedir gökdelenin ifade ettiği gerçek? Niye İstanbul’u değiştirmek isteyenler bu sembolü arzulamaktadırlar? Bir süredir “küresel kent” özlemlerini dile getiren sanayi odaları sözcülerinin bir küresel kentte bulunanlardan İstanbul’da da istemelerini ‘doğal’ karşılamamız gerekir. Küresel bir kenti, örneğin New York’u, Londra’yı düşündüğünüzde en çok gördüğünüz, aklınızda kalan nedir? Gökdelen olabilir mi acaba ?

Kuleler şimdilik maket ve imaj

Bu iki sonuçtan ikincisi belki de yapılan işlerin aslında (bizim anlayabildiğimiz anlamda) ne kadar ciddi olduğunun bir göstergesi olarak dururken, gökdelen konusunun emlak pazarlamanın bir aracına dönüştüğünün de Türkçesidir. Ciddi olan nedir burada?

Belki de ciddi olan, bizim çok çok ciddiye almamız gereken şey; sermayenin yapılanışında gösterdiği esneklik, yeni şartlarda yeni pozisyonlar alabilme kabiliyetidir. Bu örnekte lokal olarak kulelere ve emlak pazarına yönelen sermayenin uluslararası niteliğinin Ortadoğu tandanslı oluşu fark edilmelidir. Diğer bir tanımlamayla kendi ülkesinde ağırlıkla petrol zenginliğinden yola çıkan sermayenin yatırım alanı olarak orta vadede ‘oldukça’ güvenli buldukları ‘müslüman’ bir ülkeye yönlenmesidir.

Fizibilitesi yapılmış ve programlanarak harekete geçirilmiş sermayenin gideceği yer belli olmuşsa bunun tek ve biricik yolu (bizim örneğimizde olduğu gibi) gökdelenler olmayabilir. Ülke sosyal-politikasında daralma ve zorlamayla karşılaşılırsa manevra yapılarak mümkün ve aynı avantajlarda başka karlılıklara yönelinebilir. Başbakanlığın söylediği gibi, “kuleler konusunun aşırı bir şekilde tartışılmasından tedirgin olan” yatırımcılar eğer bu tartışmalar çok uzun sürerse bulunduğu kabın şeklini alır, ulusal planda gelen mevzi zorlamalara karşı taktiksel geri çekiliş bile gösterebilir.

Ama bir ciddi konuyu daha gözden kaçırmayalım ki, bu da yeni dünya içinde bizim yaşam bölgemiz dahil olmak üzere ülkelerin ve kentlerin yeni rolleri itibariyle sermeye hareketlerinin yönelim alanları kentler, kentsel yatırımlar olacaktır. Kentlerin altyapı ve ulaşım inşaatlarından, köprülerinden gökdelenlerine dek yapılacak yatırımların kararları ekonomi-politikayı oluşturacak, ülke demokratik işleyişinin kutuplarını ve tartışma noktalarını meydana getirecektir.

Demek oluyor ki Dubai Kuleleri yaptırılması ve benzeri tutumlar sergilendikçe, “ülke bir yerde pazarlanacak” sa daha çok bu konularda tartışmalar sürecektir.

Sermayenin yatırım kararları

Karını baştan garantilemeyen, içine girdiği süreci planlayıp vadesi geldiğinde ana parasını geri çıkarıp üzerine amaçladığı karı almayan bir girişim teorik olarak mümkün değildir. Dolayısıyla özel girişimcilik, sadece varlıksal koşulları itibariyle kendini sahiden karlı kılacak bir faaliyet içinde olabilir ve ürettiği mal, hizmet ya da rant gelirleriyle, yatırımı hızla amorti etmeye yöneliktir.

O halde yabancı sermaye daveti nasıl gerçekleştirilir ve yatırım kararları olgunlaştırılır? Bunun için ürün girdisinden, satış fiyatlarından, piyasanın düzenlenmesine kadar çeşitli sermayenin çekinceleri daha baştan ‘yasal’ hale getirilmelidir ki yatırım niyeti ortaya çıksın. Bu niyet kendisini ifade alanı bulsun, “projeler”le anlatsın.

Ulusal ya da uluslararası bir sermaye girişimi netice olarak karşılıksız bağış değildir. Eğer ortaya yerel-merkezi yöneticilerin söylediği gibi bir miktar “iş-aş” çıkacaksa bu yan üründür. Asıl ürün karın kendisidir. Ama bu durum bir yandan da sermayenin dinamizmini gösterir.

Sermaye karlı bulmadığı alanlara yönelmez, olanak varsa koşulları karlılığı arttıracak biçimde değiştirmeye, uygun hale getirmeye çalışır. Bunu başaramazsa bekler. İşte bu noktada yerel –merkezi yöneticiler yatırımın gerçekleşmesi için iklimi uyumlulaştırmaya, talebi şişirmeye çalışırlar.

O halde ülke ekonomisi için sermaye hareketlerini sadece bir kaynak yaratılma çabası gibi sunmak ne kadar doğrudur? Yaşam alanları için toplumsal kesimlerle mutabakatlara dayalı planlama yapılamaz mı?

Dubai Kuleleri bu alanda gerçekten şaşırtıcı ögeleri içerir.

Açıklık ve bilginin serbest dolaşımı

Yeni dünyanın ekonomik-siyasal-sosyal düzeni kendi bilgi ortamında kendini haklılaştırıcı argümanlarının kendi medyasında sunulmasıyla üretilmektedir. Ulus dışı ekonomilerin ulusal ekonomilerle kurduğu finans birliktelikleri toplumlara nerdeyse “en önemli”, “en değerli” katkı diye sunulmaktadır.

Yıllardır ulusal ekonomilerin kara deliklerinden şikayetçi olanlar, bu sistemlerin çürümüşlüğünden, etkisiz, tembel, içi boşalmış olduğundan dem vuranlar, siyasetin KİT leri çiftlik haline getirdiğini, verimsizliğin üst boyutta olduğunu söyleyenlerin önerdiği bir çok özelleştirme girişimlerinin altında hepimiz biliyoruz ki problemler yaşandı. Yine yolsuzluk, kayırma, siyaset-tüccar işbirliği ortaya çıktı.

Siyasal yönetimlerin kararıyla oluşan davetlerde sermayenin girdiği alandaki işlevi, üretkenliği, yarattığı katma değer, karı, piyasaya etkisi gibi hususlar ölçülebilir değildir. Bunların sonuçları kamuoyunda bilince taşınmamıştır. Aynı şey ikili anlaşmalar ve kredi borçlarında da söz konusudur. Kamu maliyesi denetlenebilir olmadığı gibi, toplumsal uzlaşıya, kalkınma planına ve kesimler arası mutabakata göre değil, siyaset ve bürokrasinin dar çerçeveli kararlarıyla yükümlülükler almaktadır. Üstelik bütün toplum adına ve görülebilir bir gelecek için.

Yeni dünyanın düzeninde vaat edilen gelecek ile yaşanan gerçekliğin arasındaki büyük kırılma bir ilüzyonla müphem hale getirilip, sistemin kendini aklaması her defasında bir yolla temin edilmektedir. Toplum, gerçekliği sorgulayıp, yüzleşip, hesap soracak bir çizgiyi öne çıkaramadığı için modern görünümlü yatırım kararları, bunların hükümetler içine nüfuz eden uzantıları ve karar alma süreçlerini oluşturan ‘girişimleri’ çok yalın, bire bir, alışılmış tüccar mantığı çerçevesinde, muhtemelen “ne aldım, ne veriyorsun” düşüncesiyle yapılmaktadır. Kamu yatırımlarını denetleyecek bir özne ortaya çıkmadığı sürece de ne yazık ki, pazarlıklara dayalı işler gündemimizde kalacaktır.

Açıklık ve bilginin serbest dolaşımı, yaratılan gri lekeler, derin gölgeler ve açıkça gerçekleştirilen dezenformasyonla kesintiye uğratılmakta, gündem oluşturmasının önüne geçilmektedir. Şeffaflık çok tekrar edilmesine rağmen uzmanlıklar çağında binlerce bilgi savrulmasının arasında şeffaf hale getirilmek istenen konu yine korunaklı hale getirilmekte, irdelemenin derine inmesi önlenebilmektedir. Yine de bilginin nispeten serbest dolaşımının bir şansı vardır tabii…

Şimdi kentlerin üstüne gelen sermaye yönelimlerinin fiziki çevrenin şeklini değiştireceği aşikar görünmektedir. Zamanlar içinde kentlerin her dönem üretici güçlerin gelişimine, sosyal yapının devinimine bağlı olarak değişmesi de kaçınılmazdır. Ancak, üzerinde büyük oranda uzlaşıya varılmış toplumsal fayda esasına göre, sonuçta yine maliyetinin toplum tarafından ödendiği bu değişimin karar vericileri arasında toplum kesimlerinin bulunması en azından demokratik sistemin işlerliği açısından gereklidir.

Bilginin ve bilginin serbest dolaşımının bir şansı var elbette. Ancak, uluslar arası sermayenin yönelimleri ve ona yer açmaya çalışan merkezi-yerel yönetimlerin temsili demokrasinin bir gereği olarak toplum kesimlerine ‘katılım’ imkanı tanınması halinden daha etkin olarak toplum kesimlerinin kendileri için demokratik örgütlenmeleri istemeleri, kendileri için yaşam alanları kurma inisiyatifi talep etmeleri, sivil karakterli yurttaş haklarını geliştirmeleri oranında.

One Comment

  1. kentsel gelişimi sadece kule yapılara ve belli bölgelerin gelişiminde gören anlayışların sağlıklı olduğu söylenemez. bir de demokrasi eksiği olan yönetimlerin iş başında olduğunu görürsek yapılanlara şüpheyle bakmak zorunda kalırız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir