‘Çirkinliğe’ övgü

4 Dakika Okuma Süresi

Ömer Kanıpak /Radikal
‘Çirkinliğe’ övgü
Yüksek bir yapının zeminle kurduğu ilişki açısından Odakule neredeyse bugünün yapılarına ders verir

 OdakuleMimari Tasarımı: Kaya Tecimen ve Ali Kemal Taner

Bu zor bir yazı olacak. Çünkü kanımca büyük bir çoğunluğun çirkin bulduğu bir binayı mimari açıdan savunacağım. İstiklal Caddesi üzerinde bir röper oluşturmuş, yüksekliği ile tepki çeken, kimilerince de oldukça sevimsiz bulunan, yine de altından geçerken oluşturduğu korunaklı geçişe minnettar kaldığımız Odakule’nin mimari açıdan neden önemli olduğunu ve bugün bile bize neler söyleyebildiğine dikkat çekmek istiyorum.
Bu arsa üzerinde yer alan Bon Marche mağazasının yerine inşa edilen Karlman Pasajı varlık vergisi yüzünden 1940’larda kapandıktan sonra burayı satın alan İstanbul Sanayi Odası tarafından 1970’lerde yeniden projelendirildi. Mimar Kaya Tecimen ve yardımcısı Ali Kemal Taner tarafından tasarlanan yapı 1976 yılında Odakule adı ile açıldı. Postmodernizmin sembollerle dolu dalgasının henüz görünürde olmadığı, ancak katılaşmış modernist mimarinin de geride bırakıldığı bir dönemde inşa edilen Odakule; teknoloji, malzeme ve tektonik dertlerle meşgul olmak dışında başka bir alt metin üretmekten uzak duran, 60 ve 70’lerin naiflik derecesinde saf ve samimi küresel mimarlık ortamının, Türkiye’deki belki de en güzel bir kaç yansımasından biridir.

Zamanının gökdeleni

Peki bu yapı mimari açıdan neden önemlidir? Bir kere sadece tektonik özellikleri açısından bugün bile takdir edilecek hususlara sahiptir. Dönemine göre gökdelen sayılabilecek yüksek ve cüsseli bir kütle olan ofis bloku, mimarların ustaca bir kararı ile katlanmış zigzag cephesi ile olduğundan daha narin gösterilebilmiştir. Teknolojisi ile de öne çıkan yapı, Türkiye’nin ilk giydirme cam cephe uygulamalarından birine sahiptir. Ancak en önemli özelliği iki cadde arasında yarattığı açık mekanda yatar.
Oditoryumları barındıran kütlesi ile altındaki geçişi korunaklı bir alana dönüştüren, Atilla Onaran ve Salih Acar’ın çok güzel heykelleri ile donatılmış bu geçiş, belki de İstanbul’un en degerli kamusal mekanlarından biridir. Yüksek bir yapının zeminle kurduğu ilişki açısından da Odakule neredeyse torunlarına ders verir. Gerek İstiklal Caddesi, gerekse Meşrutiyet caddesi’nde bu yapının yüksekliği yayaları rahatsız etmek yerine, caddenin devam eden koridor etkisi yaratan sürekliliğinde nefes alacak çok önemli bir boşluk yaratır.
İki taraftan da uzaklaştırılmış, geriye çekilmiş sağır kütle ile yerden de koparılmış yüksek ofis bloku kendine özgü formuyla bu aralığı anlamlı hale getirir. Bu nedenlerden ötürü, Odakule, ‘plaza’ diye pazarlanan günümüze ait pek çok yüksek yapıda bulunmayan nitelikte bir kamusal mekanı önünde ve altında yaratabilmiş nadir binalardan biridir.

Kopya, uyum değildir
Herhalde Odakule’nin esas önemi imar kurallarının kontrollü şekilde esnetilmesiyle nasıl sıradışı bir değer yaratabileceğini göstermesinde yatar. Tarihi dokuyu kopyalayarak ‘uyumlu’ bina yapmadan da çevreye duyarlı ve iyi mimarlık yapılabildiğine dair somut bir kanıttır bu yapı.
Başka bir döneme öykünmeyen, yaşadığı anı seven birinin saflığını simgeleyen Odakule ‘tarihe saygılı olma’ klişesinin anlamsızlığını hatırlatır bize. Üstelik bunu tarihi görünsün diye bir kitsch objesine dönüştürülen, aynı cadde üstünde kendisinden 35 yıl sonra devasa bir lületaşı biblosu gibi inşa edilen Demirören alışveriş tapınağına nazire yaparcasına, usulca ama çarpıcı bir şekilde gösterir. İşte bu nedenlerden ötürü Odakule, korunması gereken bir mimari değerdir.

Kaynak : Radikal

5 Yorum

  1. Ferda Çetinkoz

    odakule bir biçimde oraya monte edildiği zamandan itibaren toplumla bir ilişkiye giriyor ve süreç içinde ona göz alışıyor. örnek vereyim, dolmabahçe sarayı arkasındaki swiss otel, yapıldığı yıllarda nasıl karşılanmıştı, gök kafes keza aynı şekilde. ama süreç içinde gönlümüze uygun düşmese de gözümüze yabancı gelmemeye başladı. odakule kulesi çok çok iri birşey değil sonuçta. bir hacim kaplıyor ama hemen yakınındaki etap otelden yükseklik olarak çok farklı değil ve çirkin denecekse ondan daha “çirkin” sayılmaz. hatta hemen önündeki trt binası faciası düşünülürse hoş bile sayılabilir.
    karşılaştırmalar ile baktığımda ben odakulenin kendi dönemsel anlayışı içinde başarısız olduğunu düünmüyorum. onu başarısız ve “tarihe ihanet…” gibisinden suçlayacaklar bellidir bizim ülkemizde. sahte bir tariselcilik ve kamu alanı -oda savunuculuğu yapıp, koruma kurulları çalışanları baskı altına alan kentin modern mimari ile şekillenmesinden korkan azınlıktır bu. mimari denemelere kapalı, her yeni fikri boğmak üzerine düşünürler.
    odakule istiklal caddesi ile tepebaşını o geçitle birbirine bağlıyor ve bu anlamda bir düğüm noktası. bugünün mimari anlayışları ve tekniği ile bu düğüm ve kule çok daha başka biçimlerde yorumlanabilirdi. bir tek eğer bir eleştiri ve ya bir kayıptan söz edeceksek onu söyleyebilirim. demirörn avm başka bir şey başka bir süreç onu bununla karşılaştırmak çok yerinde değil, bir çok açıdan başka mantıkların üretimi diye düşünüyorum.

  2. hale gonul

    kentli belleğinde gerçekte iki odakule var, biri burada da bahsedilen kamusal meydan(cık), diğeri ise odakule’nin gökdeleni, kentlinin yoğun kullandığı, hemen herkesin hayatında bir kere önünde buluştuğu, ya da geçiş olarak kullandığı, hiç gitmemiş olsa bile mutlaka adını bildiği mekan zaten kentli tarafından benimsenmiş ve olumlanmış, fakat kanımca odakulenin kule kütlesi, zemindeki alandan bağımsızca eleştirilmeli. bu anlamda genel yargıya katılıyorum, odakule’nin kulesi yakışıksız bir yapı, ama nedeni tarihi dokuya uyumsuzluğu falan değil, “çevre”si ile görsel bir kompozisyonu tamamlayamaması. tarihi alanda yapı tasarlarken, çevre binalara uyma, en azından onlara referans verme zorunluluğu devrini çoktan geride bıraktık, fakat tarihi dokudan bağımsız olarak değerlendirildiğinde de odakule(nin kulesi) çevresi ile bütünleşemiyor, asıl eleştirilmesi gereken ve odakulenin kentli gözünde de problemi bu sanki..

  3. Osman Çoban

    Odakule Beyoğlu’nda kendi stilinde tek bina. Sanki bir yükselme ve apartmanlaşma yoluna girilecekmiş de yapılan hoşa gitmeyince orada durulmuş gibi bir hava var. Tıpkı Necmi beyin Paris tarihi şehrinin içinde Mon Parnas kulesinin yabancı, ezici kalması ve o denemenin bir daha tekerrür etmemesi gibi.
    Şimdi Beyoğlu’nda her tarihi yapının üzerine şu ya da bu şekilde katlar eklenince bir de Demirören gibi başka bir nahoşluk yaşanınca geçmişte yenmiş kazıklar insana hoş geliyor olabilir. O çevre içinde o bağlam içindeki yeri tartışmalıdır.
    Yinde de Odakule’nin hiç bir şeye öykünmeyen cam, siyah alüminyum karması kaplı kırıklı yüzeyiyle “belli bir tasarım kalitesini”, orada o programı karşılayabilmek için yapılabilenin en iyilerinden birisi olduğunu aç parantez söyleyemeliyim.

  4. necmi yazgan

    Kopya, modern dönem, tarihselcilik gibi önemli kavramların Beyoğlu kompozisyonu içerisinde ve “güncel” gelişme-eğilimlere referans verilerek tartışmaya açılmasını ben de kayda değer buluyorum.
    Odakule kendi başına bir vaka. Paris’te Montparnasse ne ise bir yerde ki o da 1969 da yapılmıştı bizim Odakule de o. Tarihi kentle kurduğu “kontrast” ilişki bir bağlam mı, “kişiliksiz uyumlar” içinde bir karakter mi, mimari bir ego tatmini mi, oraya onu diken kuruluşun güç gösterisi mi? Soruları ve sorgulamaları çoğaltabilir, miimari tasarımı tek sorumlu, tek ilham kaynağı olmaktan da çıkarabiliriz.
    Açılan tartışmada görülüyor ki, sipsivri yıllardır bir manada göz tırmalayan, genel olarak “yakışıksız” bulunan, koruma anlayışına saygı göstermeyen diye tarif edilen Odakule yeni yeni hizmete giren Demirören yanında; onun enine boyuna ve ada derinliğine kütlesel büyüklüğü ve taklit, birşeye ait olmayan ve temsil gücü bu anlamda da bulunmayan yapısı yanında GÜZEL sayılıyor.
    Yazarın ince bir ironiyle bizi taşıdığı bu tartışma ortamının tasarlama, koruma ve kent kavramlarında hafızamıza olumlu bir şekil vereceğini inanaıyorum.

  5. Alişan Ortaç

    Bu yazı ile Ö. Kanıpak ilginç bir tartışmayı başlatacakmış gibi görünüyor. Ben en çok “tarihi bölgedeki uyum” meselesindeki söylediklerini önemsiyorum. Zira kurullardaki tavırda bu yönde. Yanındakinin benzerini yaparsan birşey olmuyor da aykırı bir biçim önerirsen çok sorun çıkıyor.
    Tarihe saygı göstermeyi “şey”leştirdikleri için çok sık rastladığımız bu tavrın eleştirilmesini önemsiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir