Çevreci intihar

7 Dakika Okuma Süresi

GÜVEN EKEN / Radikal 2

İklimle ilgili tek sorunumuz “karbon emisyonu” mu?

fft5_mf309421.jpeg

Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, kendi varoluş mücadelesini doğanın önüne koyuyor. Ve bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini de atıyor.

Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum. Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki yaşamın ilk izi. O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle biraraya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2” oranını 1990’ların altında düşürmek.

Durup düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990’a geri döner ve dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını veriyor.

Yanıt kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2” adlı molekül değil, insanın ele geçirme hırsı. Doğa, ormanlar, bozkırlar, akarsular, kumsallar ve nihayetinde atmosfer, adım adım insanın eline geçiyor. Bu nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2” oranının gelecekte 1990’ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok olacak. Betondan yazlık evler, çok yakın zamanda bu noktayı da kaplayacak.

Yukarıdaki kısa hikâye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.

Kopenhag tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosferdeki değil, kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor.

Bu kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan Mathis Wackernagel’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler, insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.”

Türkiye’deki durum da dünya ortalamasının üstünde. Küresel Ayakizi Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir deyişle, eğer dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece bir dünya var. Küresel Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana dar geliyor. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen canlılar ve açlıktan ölen insanlar, bu gerçeğin en somut kanıtları. Felaket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki açıdan hiçbir dayanağı yok.

Çevreciliğin intiharı
Kopenhag’da dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Çünkü bu hareket, doğaya ve fakir toplumlara yapılan haksızlığa göz yumarak büyüyor. Günümüzün çevreci söylemleri, konuya ilgi duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe yöneltiyor. Böylece, yerkürede şu anda olup biten felaketin önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun ta kendisini, özenle koruyor. Fiziki ayak izimizin hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini, dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor. Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı ayağa kalkmıyor.

Ortaya atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da artırıyor. Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, kendi varoluş mücadelesini doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, intihar ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini atıyor.

Karbon ticareti
Küresel çevre hareketi, “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir yandan dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kirletebilir, nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5 Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.

Dünyanın en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve o da çevreci oldu. Karbon senaryosuna göre Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu sessiz kalıyor ve alkışlıyor.

Türkiye gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı. İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil bugün açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.

Ayağımın altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan onu yok edecek beton yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor: İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla evrenselleştirdiği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin bütünüyle paylaşması. Çevreci hareketin, tümüyle intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye odaklaması.

Çünkü yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek ne de o kum bitkisini kurtarmak mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum bitkisi hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür.

GÜVEN EKEN: Doğa Derneği Başkanı

1 Yorum

  1. firuzan

    çevreyle ilgili çok ciddi tehlikelerin bizleri beklediği açık bir gerçeklik. küresel ısınma ve iklim değişikliği. ancak bunların ortaya konuşunda ve tedbir almada dünya kamuoyunun biraz manipüle edildiğini düşünüyorum. keşke herkesin hak verdiği bir merkez olsa ve herkes bu merkezin kararlarına uysa.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir