Cami mimarisi üzerine bir deneme

9 Dakika Okuma Süresi

MİMAR HEVAL ZELİHA YÜKSEL / Natura

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de mimarlık gündemini epeyce meşgul eden bir fikir yarışması düzenlendi. Kayseri Belediyesi’nin Mimar Sinan anısı üzerine düzenlediği yarışmaya ilgi yoğundu. Gerek yarışmaya katılanların sayısı, gerek sonradan mimari konular üzerine sürdürülen tartışma platformlarında çok sayıda yorumcunun konuya ilgisiyle günlerce etkilerinin sürmesi; hafızalarda olan, belki de çok imkân olmadığı için dile getirilemeyen bir konuyu yine güncel kılmıştı: En basit anlamı ile Cami nedir, nasıl olmalıdır?

cami-1.jpg

Bu noktada yarışma şartnamesi konuya meraklı bir mimar olarak ilgimi çekti. 1–2 ay sadece nasıl olmalı diye düşündüm. Sonra da yarışmaya katılmaya karar verdim. Konuyu İslami konularda referans sayılan, Kuran-ı Kerim meal ve tefsiri olan İhsan Eliaçık ile enine boyuna görüştüm. Kendisi cami kavramının İslam dinindeki yerini, dini temel alarak açıkladı. Yetinmedim işin İslami boyutu ile. Günümüzde Cami mimarisini en iyi bilenlerden, külliyeler üzerine kitapları da olan değerli Mimar Alpaslan Ataman ile görüşerek, kendisinden Osmanlı dönemindeki cami tipolojisi hakkında küçük bir ders almış oldum. Fikirleriyle destek veren Mimar Zeki Bol ile genç ve yetenekli meslektaşlarım Serhat Özkan ve Selin Babayiğit’in de katılımıyla zevkli bir süreç başlamış oldu. Sonuçta; projemiz yarışma jürisince son tura kadar değerlendirmede kaldı, ilk 10 proje arasına girdi ancak daha fazla yükselemedi. Yarışmanın kaybedeni olurmuş, bunu da yaşayarak anlamış oldum. Ama çok önemli bir konu hakkında detaylıca düşünüp ortaya bir sonuç çıkarmanın asıl ödül olduğunu aylar geçtikten sonra bu satırları kaleme alırken anladım.

Cami nedir?
cami-3.jpgCami en genel olarak, inananların bir arada ibadet etmek için toplandıkları mekân olarak tanımlanabilir. Tanımı isminde gizli aslında: Toplayan… Peki, neyi toplayan? Hayatı, insanları ve onların hayatla ilgili sorunlarını toplayan… Yani İslamiyet’in ilk yıllarında böyleydi. Toplanacak, konuşacak, istişare edecek, sevinç-dert paylaşacak mekân yoktu… Yeni bir din vardı ve inananların soru ve sorunlarını konuşacak bir mekân lazımdı. O dönemde; Peygamberin evinin ‘salonu’ olarak doğan mescit, ilk dönemlerde heyet kabulü, adalet sağlama mekânı, dert dinleme, paylaşma yeri olarak buluşma noktasıydı.

Ancak zaman içinde bu tanımlama ve kullanım değişmişti. Geçmişten bugüne biçimlenişleri tamamen dönemlerinin hâkim ‘dinsel kültür’lerine göre olan camiler, bu anlamda ‘dünyevi’ idiler. Nasıl biçimlendirileceklerine dair ‘uhrevi’ herhangi bir referans olmamasıyla birlikte, özellikle minare, kubbe gibi dışsal elemanları günümüzde tamamen simgeseldir denilebilir.

Peki, günümüzde camiye ihtiyaç var mıydı, ya da bu soruyu kendimize hiç sormamış farz edip değiştirecek olursak bugünün camisi nasıl olmalıdır?

İnsanların ibadet için bir araya geldikleri bu mekânlarda kendilerini ‘huzurlu’ ve ‘dingin’ hissetmeleri birinci öncelik olmalıdır. Ancak ‘Allah’ın evi’ olarak adlandırılmaları tek başına bu sonucu otomatik olarak doğurmaz. Bu yapılar kendi estetiğini gerek içsel, gerek dışsal anlamda kendi içinde kurmuş olmalıdır ki; insanlarda ‘kendine yönelme, huzurlu hissetme’ gibi duyguları uyandırabilmelidir. Yani salt ‘dini’ yapı olması bu sonucu elde etmek için tek başına yeter şart değildir.

cami-2.jpg

Bu mekânlar formel anlamda ‘cami’ kavramının genel tarihsel ve kültürel anlamını bozmadan, artık tamamen günümüzün referanslarını içermelidir. Camiler ibadet amacını fiziki anlamda yerine getirecek düzende yani fonksiyonel anlamda doğru olarak tasarlanmış olmalıdırlar. Tasarımları yapılırken günümüzün teknolojik olanaklarından, gerek inşaat teknolojileri ve malzemeleri, gerekse de mekanik ve elektrik mühendislik düzenleri olarak, maksimum ölçüde yararlanılmalıdır. Işık düzenleri gerek yapay gerekse doğal olsun çok iyi etüt edilmelidir. Bütünü oluşturan her parça özenle, fonksiyonuna uygun ve belli bir denge anlayışı içinde düşünülmelidir. Nasıl mekânın plastik kurgusunun göz ardı edilmemesi gerekiyorsa, içerde ve dışarıda kullanılacak renklerin seçimi, kullanılan objelerin tasarlanması da aynı kaygıyı içermelidir. Bu konudaki temel yaklaşım ‘süslü’yü değil ‘iyi’yi elde etmek şeklinde olmalıdır.Yeniyi eskinin içinden çıkarmak lazımdır. Üslubun olabilmesi ve bireysel hünerin de bunun üstünde kendini gösterebilmesi ancak ‘asgari bir müştereğin kabulü’nün sağlanması; tekrarlar ve bu kalıpları değişik şartlara adapte etmekle mümkün olabilmektedir.
Geçmiş dönemlerdeki ‘anıtsal cami’ler yerine, günümüzün ‘minimalist’ anlayışının gerek mekân düzenlerinde gerek de simgesel öğelerin biçimlenişlerinde hâkim olduğu -ki bu tutum İslamiyet’in ana çıkış noktasına tam da uygun olan bir yaklaşımdır- camiler yapılmalıdır. İslamiyet’in ‘gösteriş’i çok olumlu olarak görmemesi, hatta bunun gizlenmesini öğütlemesi bu dinin kutsal mekânlarının tasarımlarının da ana çıkış noktası olmalıdır.

Geçmiş dönemlerin anıtsal dini yapıları elbette ki çok iyi ürünlerdir ancak, hepsi aynı zamanda birer de ‘iktidar’ simgesidir. Bu anıtsal dini yapılar içinde insanların kendilerini huzurlu hissetmeleri ana fikir iken, direkt olarak amaçlanmasa da; dolaylı olarak o günkü iktidarın ‘güçsel’ büyüklüğünün tebaası tarafından hissedilmesi de istenen bir şeydi belki de. Bu anlamda “uhrevi” bir görev yerine getirilirken, insanlara ‘iktidar’ da hatırlatılmış oluyordu.

O dönemler için anlaşılabilir olan bu durum, günümüz dünyasında cami tasarımları için artık geçerli olmamalıdır. Artık ‘iktidar’ı vurgulamayan ‘insani bir ölçek’ anlayışı yeni yapılan camilerde birinci tasarım ölçütü olmalıdır.

cami-4.jpg

Devlet ve iktidar yerine halk ve bireyin yeri olmalıdır. Nitekim Peygamber döneminde; Peygamberin evinin ‘salonu’ olarak doğan mescit, müminlerin kendi içine dönebilmeleri için bir fırsat yeri olmalıdır. İlk dönemlerde heyet kabulü, adalet sağlama mekânı, dert dinleme, paylaşma yeri olarak buluşma noktası olan caminin bugün modern şehirlerde iş bölümünün artması nedeniyle adliye, alışveriş merkezleri, kafeler, türlü paylaşım mekânları olması sebebiyle işlevi değişmiştir.Günümüzde Türkiye’de camiye giden üç tip insan olduğu söylenebilir: 1. Emekli olmuş, vakti bol olan yaşlılar, 2. Turist ve mimar gibi mekânı görmeye gidenler, 3. Vakit namazlarını hızlıca kılıp kafasını kaldırıp mekâna hemen hemen hiç bakmayanlar…

Modernite ile birlikte kendini gösteren segregasyon birçok durumda farklılaşmalara yol açtı, bu segregasyon sonucu spor yapmak için spor merkezlerine, alışveriş için alışveriş merkezlerine, eğlence için eğlence merkezlerine, namaz kılmak için de camiye gidilmeye başlandı.

Peki, 21. yüzyılın camisi ne olmalı? Segrege olmuş bir yaşantının içinde kendi duvarlarını örüp günümüzdeki halinden daha kapalı ibadet mekânlarına mı dönüşmeli, yoksa yeni bir söylemle küllerinin içerisinden yeniden mi doğmalıydı?

Teslim ettiğimiz proje yeniyi eskinin içinden çıkarma çabası olarak algılanabilirdi. Yarışma şartnamesi, okuyanı ne kadar özgür bıraksa da aslında kısıtlamıştı. Bu fikir projesinin temeli atılırken Sinan’ın cami tipolojileri tarandı. İbadet mekânı olarak Rüstempaşa, avlu ilişkisi olarak Sokullu, tümü için Şam Süleymaniye Külliyesi esas alındı.

“Özgürlük insanın canının istediğini yapabilme fırsatı değil, yapması gerekeni yapma imkanıdır” sözü akılda tutularak fazla heyecana kapılmadan, olması gereken arandı…

cami-5.jpg

Yapılan birçok tekrar projeden veya ‘modern’ başlıklı yapılan kütle denemelerinden daha fazlasını yapmak, ‘iyi’yi bulmak gerekiyordu. Eskinin çok vasat bir taklidi mi yoksa heyecanla yapılmış kütle oyunları mı? Bizce kütlenin ne olduğundan çok, fonksiyonun nasıl çözümlendiği önemliydi?Anahtar kelimelerimiz: ‘Hijyenik, rahat, huzurlu, dingin’ idi… O sebeple planların kurgusuna önem verdik. Bir bayan olarak camiye her girdiğimde 2. sınıf muamelesi görmeyi, gerilerde perde ile ana mekandan ayrılan, havasız dar mekânlarda ibadet fikrini eleştirmek için erkekler ile aynı görüş açısına sahip alan tasarladık. Islak – kuru mekân ilişkisine yoğunlaştık. Sonuçta iyi çözülmüş plan ile istemeden yapılan abartılı bir kütle ortaya çıkmış oldu.

Sonuç
Artık camiler gitmekten hoşnut olunacak, estetik çekiciliği olan, şehrin bezgin insanında manevi coşku ve ahlakî yenilenme sağlayacak mekânlar olarak tasarlanmalıydılar. Çok büyük olmalarına gerek yoktu. Ödül kazanan projeler gibi kompakt çözümler belki de en iyi çözümlerdi. İhtişam zaten eskilerde denenmişti ve onlarla yarışmak mümkün değildi.
Son söz olarak; yarışmaya katılan herkesi kutlarız, kazananları tebrik ederiz.

6 Yorum

  1. Mimar Nermin AYDIN

    Yazinin tamamini okudum, yazarın anlatmaya çalıştıkları gerçekler. Bu gerçeklere bir iki cumlede ben eklemek isterim.

    Günümüzde yetişen neslin camiye nerdeyse hiç girmediği aşikar. Bu sebeple de cami mimarisinin geri kalmış durumda bence.

    1.Sav: Kullanılan mekanlar (tarihi camileri tenzih ediyorum) olsalar o konuda yapılan çalışmalar ve ulaşılan sonuclar olacak.

    2.Sav: Mimarinin sonucu olarak da camiler kullanılmıyor olabilir, binaların kullanıcılara çekici ve kullanılabilir gelmemesi sebebi ile mesela.

    Benim savım 1.Savdır. Nedeni ise: Cami ve/veya mescidin önemi ruhlarda hissedilmeli ki mimarisi de sonuç olarak gelişsin. Kim ihtiyaç duymadığı bir şeye yatırım yapar. Yatırım yapılmamış: kafa yorulmamış:geleneksel mekanlar grubu bu sebeple devam etmektedir. Kişi devamlı gittiği mekanlar hakkında kendisine ait olmasa bile yorum yapar, sahibi veya faydası dokunabilecek kişi ise yeniler, teknolojiyi adapte eder, veya gelişen dünyanın gereklerine göre yenilerini getirir.

    Gelişen dünya, teknoloji kelimeleri çok ucu açık kelimeler. Cami mimarisi üzerine konuştuğumuzu unutmadan hatırlatmak isterim, camiler eğlence mekanları da değildir. Hizmet mekanlarıdır: Kişinin Allah’ı soluklayabilmek için kullandığı mekanlardır temelinde. Yapılan tasarımlar zaman içinde bu önemli çizgiyi asla geçmemelidir.

    Sonuç halkimiz ve yetişen neslimiz ne zamanki camiyi anlar, kullanır, varliğını hisseder işte o zaman cami mimarisi de yeniliklere açılır, çağımıza uygun çözüm önerileri barındırır ve günümüzde genelin kullandığı mekanlar halini alır.

    Bu konuda yazı yazan ve yorumda bulunan herkese ayrıca teşekkür ediyorum.

  2. Hayati Binler

    mimdap sayfalarında sanırım yaklaşık 400 haberde yorumum var ve ayrıca şehircilik ile cami mimarisi üzerine çalışmalarım var. Bu konu ile alakalı olarak yapılanları küçümsemek için söylemiyorum ama bu mesele öyle bir iki yarışma ile çözülecek, anlaşılacak, halledilecek bir mevzu değil. Gayretler, gayretleri getirebilir ve daha geniş, daha geniş daireleri etkileye etkileye bütüncül çözümlere gidilebilir bu itibarla yapılan yarışmaları, yazılan yazıları, bu husustaki yorum dahil bütün emek sahiplerini kutluyorum.

    Belki de bu sayfalarda onlarca kez yazdığım genel/çerçeve bir hususu değerli meslektaş ve okuyuculara hatırlatmadan geçemeyeceğim. Hiç bir ürün, mimarlık eseri onu oluşturanların zihninde yer eden medeniyet telakkisi, dünya-ahiret görüşü ve sanat anlayışından bağımsız meydana gelmez. Vahşi kapitalizmin boyunduruğu altında inim inim inleyen insanoğlu “çok modern”, “çağımıza yakışan”, “harika” binalar yapmaya çalışmaktadır. Bir kaç kapitalistin, egoistin, daha ötesi manyağın hayallerini süsleyen; “en yüksek binayı yapma”, “ötekisini geçme”, “gökyüzü yarışında aşağıda kalmama” gibi hedefler, zavallı tüketicilere teknolojinin ve reklam metodolojilerinin ve dahi yönlendirilmiş ve gdo’su değiştirilmiş değer yargıları ile adeta pompalanarak ve enjekte edilerek beyin yıkama suretiyle mezkur binalara müşteri bulunmaktadır.

    Falanca sanatçı, devlet adamı, iş adamlarına hediye edilen bağımsız bölümler sayesinde “işte falanca artist ile komşu olma” yemleriyle parasını nerede harcayacağını şaşıran “modern mimarini aşığı” kişilere peynir ekmek gibi satılmakta, adeta dünya üzerinde cennet inşa edilmeye çalışılarak zavallı insanoğluna fakir/fukaradan uzakta yalıtılmış “mutluluk çevreleri” meydana getirilmektedir. Site yönetimleri, etrafı duvarlarla, kameralarla çepeçevre “fevkalade güvenli” “rezidanslar” müşteriler tarafından alelacele ve hızla kapışılmaktadır.

    Hiç dikkat ettiniz mi böylesi yerlerde Müslüman toplum olunmasına rağmen hiç mi hiç mescide yahut camiye rastlanılmamaktadır. Yahut varsa da bilmiyoruz, ifade edilirse gösterilirse bilgimizi düzeltiriz. Yapılmaya çalışılan şudur: dinden diyanetten, daha da ötesi Allah’tan kopuk bir yaşam ünitesi oluşturulmaya çalışılmakta, yalancı dünya cennetlerinde her nevi teknolojik ve hedonist imkanlarla mutluluk yuvaları, zevk köşeleri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Halbuki, kendisini yaratan Kişiye kulluk yapmak üzere yaratılan insanoğlunun bu tercihi ve bakış açısı ta baştan sakattır. Tamamen seküler bir anlayışla oluşturulan ikametgah üniteleri yahut şehirlerde; daha da temeli sadece ve sadece dünyayı elde etmeye çalışan bir karar yöntemiyle ukbaya ve ahirete bakan caminin, mescidin samimi manada oluşabilmesi mümkün mü? Biz bu çerçevede neyi tartışıyoruz acaba? KAKS-TAKS-HMAX Serbest-En Yüksek Yapı gibi kavramlar arasına sıkışmış bir anlayışın/dilin içinde caminin ve mescidin yeri hangi samimiyet derecesinde olabilir?

    Hele hele Süleymaniye ve Selimiyelerden dem vurarak onları ve onları oluşturan manevi dinamikleri gözardı ederek, sadece günümüzle karşılaştırarak vah tuh edip, cami mimarimizin yokolmuş vaziyetine ağız birliği etmişcesine ağıtlar yakmak filan bu işe hiç bir çözüm getirmeyeceği gibi moralimizi bozmaktan öteye gitmez.

    Web sitemde yayınlamış bulunduğum ve camiler üzerine yazmakta olduğum çalışmanın bir nevi özeti olan Mimar Sinan ve Günümüz Mimarisi adlı yazıyı http://binler.com/ms_gun_mim_hayati_binler.htm adresinden tetkik eden dostlarımız (şehir üzerine olan kitabımız henüz basılmamıştır) şehir üzerine çok ama çok kısacık yukarıda özetin özetini verdiğim bakış açısıyla bakmaları halinde bakış açımızı daha iyi anlayacaklardır.

    Parçacı yaklaşımlar ve işi sadece bir veya iki köşesinden tutmakla böylesi onlarca ciheti bulunan ve temelindeki manevi dinamik/medeniyet telakkisi/dünya-ahiret dengesi yerli yerine oturmadan ne şehrin, ne caminin ne de başka bir hususun tam olarak düzelmesi mümkün değildir. Dünya medeniyet tarihi İslam Medeniyeti Tarihi ve özellikle de Selçuklu ve Osmanlı Vakıf Medeniyeti tarihi anlaşılmadan günümüz meselelerinin anlaşılıp çözümlenmesi mümkün değildir. Maksadımız ümitsizlik aşılamak değil, dönen tekerlekle patinaj yapmadan yol almayı temin etmektir.

  3. Necip Öztürk, İnş.Y.Mühendisi

    Konu hakkında güzel bir çalışma hazırlamış olan arkadaşımızı kutlarım.
    Bir mühendis olarak cami mimarisi, cami büyüklüleri ve camilerin fonksiyonları konusundaki yorumlara bende küçük bir katkıda bulunmak istiyorum. Cami ve mescit her ikisi de ibadet edilen yer olmakla beraber fonksiyonları farklıdır. Cami, şehirlerin önemli merkezlerinde, büyük ve kalabalık mahallelerinde çok sayıda cemaatin, hem vakit namazlarını ve hem de Cuma ve bayram namazlarını kıldığı ibadet yeridir. Mescit ise daha küçük ölçekli, bir mahallenin ara sokaklarında, büyük bir iş merkezi, alış veriş merkezi gibi yerlerde ve genellikle vakit namazlarının kılındığı yerler olarak düşünülüp yapılmaktadır.
    Özellikle Suudi Arabistan, İran ve bazı Arap ülkelerinde mescitler vakit namazları dışında diğer ibadetler için kullanılmazlar.
    Camiler, sadece ibadet amaçlı olarak planlanacağı gibi, yerine göre çok amaçlı; sosyal, kültürel, eğitim ve sağlık hizmetleri için kullanılacak fonksiyonlar da dikkate alınarak planlanabilmelidir. Ayrıca, Camiler planlanırken her türlü doğal, çevre, ışık, iklim koşulları, bölgesel yapı malzemeleri, tuğla, taş vb malzemeler, bölgede bulunan diğer binalar göz önünde bulundurulmalıdır.
    Dolmabahçe veya Ortaköy Camisinin Rusya Kazan ve Başka şehirlerde kırmızı tuğla ile yapıldığını düşünebiliyormusunuz?
    İmam ve Müezzin evleri, din görevlisi ofisleri gibi alanlar da birlikte düşünülebilmelidir.
    Günümüz koşullarında ısıtma, havalandırma, abdesthaneler, tuvaletler, dinlenme, bekleme ve istirahat mekanları, avlu ve bahçe alanları unutulmamalı.
    Cami büyüklükleri ve mimarileri konusunda serbestlik olabilmeli. Bir şehir için, bir bölge için gerektiğinde anıtsal yapı özelliği taşıyacak şekilde 100-500 yıl yaşayacak şekilde planlanmalıdır. Bu özellikleri ile maliyet optimizasyonu yapılmalı. Camiler ve Mescitler dernek ve cemaatler gibi STK’lar aracılığı ile planlanıp yaptırılsa dahi mutlak denetlenip kontrol edilmelidir.
    Tarihi ve kültürel birikimlerimiz de dikkate alınarak bizden değerlerle yeni ve çağdaş yorumlarla yeni Cami ve Mescit mimarileri yaratılabilmelidir. Yeni mimariler yaratıyoruz diye garip ve abzürt yapıların ortaya çıkartılmasından kaçınmamız gerek.
    Özet olarak herkes için Cami ve Mescit’ler ilk görüşte İslami bir ibadet yeri olduğu vurgulanmalıdır.
    Emeği geçen herkesi katkılarından dolayı kutluyor başarılar diliyorum.

  4. Ümit Türe

    Günümüzde bizi biz yapanlara sahip çıkan çok kişi yok. Bu sebeple öncelikle Kayseri Belediyesi’ne bu güzel düşüncesi için şahsım adına teşekkür ederim. Sevgili arkadaşım Zeliha’yı da bu ustaca yazı için tebrik etmek istiyorum. Yazıyı hem (nacizane) eleştirel bir gözle dikkatlice hem de ilgiyle, çabucak, bir solukta okudum. Akıcı ve tutarlı bir dille kaleme alınmış. Yazıya değil ama konuya ben de bir eleştiri getirmek istedim kısaca: Doğal ışıklandırma; zira benim bir cami içinde görmekten en çok zevk aldığım mimari öğe “doğal ışıklandırma”. Öyle ki, eğer müsaitse vitraylı bir camdan süzülen güneş ışığının vurmuş olduğu bir seccadede namaz kılmayı daha çok tercih ediyorum. İlahi bir görüntüsü var sanki.

  5. Ayşegül Uzun

    Bir kere cami mimarisi “tip” proje ile değil bir müellif eliyle yapılmalıdır. Sonra bu da yetmez, kamusal alanının bu yapıları yeterli bütçeyle, yeterli özenle ele alınmalıdır. Sonra önemli noktalardaki cami projeleri için yarışmalar açılmalıdır.Bunlar da yetmez aslında, her köşeye üç şerefeli çift minareli cami yapmaktan ve bu camileri bir “güç” gösterisi aracına çevirmektense nitelikli yapılar imal edilmelidir. Hem çevresine anlam katan hem caminin anlamına güç veren düzgün binalar yapılmalıdır. Bunun da denetimi düşünülmeli, basit bir inşaat gibi görülmemelidir.
    Bir diğer sorun da, çok garip, çok “iddialı” ama mimari nosyondan uzak cami projelerine bir önelem getirilmelidir. Bu kadar kolay olmamalı herşey.

  6. ferda çetinkoz

    öncelikle yazının sahibi heval zeliha hanımı bu araştırma tadındaki yazısından dolayı kutlarım. cami mimarisi üzerine sistemli olmayan bir çok tartışma geçmişte tüketildi. ama bir türlü asıl cami mimarisi talep edenlerle, bu talebi karşılayan mimarların gündemine bu tartışmalar girmedi. yurdumuzun her yeri osmanlı dönemi benzeri yeni camilerle doldu. bir kısmı da açıkçası işçilikleri ve malzeme kaliteleriyle çok çok göze hoş görünmeyen yapılardı. şimdilerde daha etüdlü daha özenli örnekleri mimarlık basınından izliyoruz ve bu yüzden bir tartışma başladı. umarız heval hanımın yazııyla bu tartışma herkes için bilgilendirici bir istikamette ilerler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir