ÇINAR OSKAY / Radikal
‘Geleceğin kentini hep beraber, farklılıklarımız üzerinde yükselen bir sanat eseri gibi inşa edeceğiz. Bu şehir özgür olacak.’
Ben de göçmenim. Ankara’dan İstanbul’a taşındığımızda 10 yaşındaydım. İlk gün, Cihangir’de arkadaş aramak için sokağa çıktım. Top oynayan çocukların arasına daldım ve yıllarca çıkmadım. Mahallede tatlı bir karışım vardı. Yazar çizer takımı, kentli orta sınıf, Anadolu’dan yeni gelen ailelerle iç içeydi. En yakın arkadaşım Adanalı bir fotoğrafçının, karşı apartmandaki komşum Sivaslı bir taksicinin oğluydu. Anneleri, anneanneleri başörtülüydü. Az böreklerini yemedim. Sonraları bu apartmanın dördüncü katının bir tür randevu evi olduğunu anladık. Bu evde yaşayan küçük kız da yakın arkadaşımızdı. Bazılarımızın ailesi zengindi. Onların eve bizim kadar geç dönmeleri yasaktı.

Cihangir Camisi’nin bahçesinde yaptığımız maçlar aşağı mahalleyle aramızda ciddi rekabet oluşturmuştu. Şahane top oynayan bu çocukların ‘Altınayak’ takımıyla büyük bir karşılaşma organize ettik. Tüm Beyoğlu oradaydı. Güneşli Sokak’ın Maradonası Savaş Abi’yi akılalmaz bir operasyonla ikinci yarıya yetiştirdik, maçı 5-4 aldık. O günleri düşünürken kendimi Pal Sokağı Çocukları’nı, Marquez romanı sayfalarını karıştırıyor gibi hissederim.Fındıklı Parkı’na özenle dikilen laleleri çalıp bekçiden kaçar; ne kadar girilmez yer varsa girer, macera peşinde koşardık. Bizimkilerin hesabına yazdırarak bakkaldan aldığım kekleri, telefon jetonlarını Taksim meydanında sattığım bile oldu.
Bugün Beyoğlu’na şık gece gezmelerine çıktığımda bir yanım hala o özgür günleri hatırlar, devam ettirir.
Mahallemiz zamanın ruhuna direnemedi. İki arkadaşım Fatih’e taşındı. Herkes kendi köşesine çekildi. Bizler de apartman çocuklarına döndük.
Hayatımın geri kalanını, kaba bir tanımla ‘beyaztürk’ olarak geçirdim. Ama kendimi bu kliğin parçası olarak görmedim. Sevimli Yunan turist kafilesinin arasından geçerken “Allahuekber“ diye bağıran
adam da benden değildi, “Türkiye’de çok kıro var. Artık her tatilde Saint Tropez’ye gidiyorum” diyen Nişantaşı kızı da… Ben şehri, dağınıklığıyla sevdim. Pencereyi açtığımda, kentin enfes kaosunun gökyüzüne yükselen sesini duymak istedim. Sitelerde yaşamadım.
Mimar Daniel Libeskind geçen yıl Monocle’a yazdığı “Viva Kaos!” makalesinde geleceğin kentini hayal ediyor: Şehir, lineer ve rasgele değil, içinde yaşayanların kişilikleri, hatta aykırılıklarıyla, karşılıklı iletişimle şekillenecek. Bir sanat yapıtı gibi yorumlanacak ve tıpkı sanat gibi, üst üste binmiş, birbiriyle rekabet içindeki formların kaosundan yükselecek. Otoriter değil, tıpkı demokrasi gibi dağınık bir merkezi olan bu şehir özgür olacak…


