Zwolle, Amsterdam’ın doğusunda yer alan tipik bir Ortaçağ Hollanda kenti. Tembel kıvrımlara parçalanan üç akarsu, şehrin antik merkezini yıldız biçimindeki sur sırası ile çevrili bir adacığa dönüştürürken, yıldızın köşeleri yeşil parklara evrilerek suya karışıyor.
Yıldızın bir köşesinde de, eski Blijmarkt Adliye Sarayı, yeni De Fundatie Müzesi yer alıyor.
Eduard Louis de Coninck tarafından tasarlanan ve 1938’de inşa edilen neoklasik Adliye Sarayı binası, yeni krallığın yasalarını kutsuyordu; altı dev sütunun yükseldiği heybetli girişi ile bina son derece anıtsaldı ve Palladyen simetrisi, devletin akılcılığı ile dengeliliğini vurgulamaktaydı.
1977 yılında adliye sarayı, Devlet Planlama Departmanı tarafından ofis olarak kullanılmaya başlandı. Zaman içinde gerçekleşen, mevcut iki kata asma kat ilave edilmesi gibi değişikliklerin ardından bina 2005 yılında, Mimar Gunnar Daan’ın iç mekân yenilemesi ile birlikte De Fundatie Müzesi’ne dönüştürüldü. Uluslararası koleksiyonu Rembrandt’tan Monet’ye, Rodin’den Mondrian’a uzanan geniş bir yelpazeye sahip olan müzeye asıl ses getirense, Ralph Keuning’in direktörlüğünde düzenlenen geçici sergiler olmuştu. 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl eserlerini kritik temalar altında bir araya getiren bu sergiler ardından gelen Museumprijs Müzeler Ödülü adaylığı ve 2010 yılında bünyesindeki “Le Blute-fin” tablosunun orijinal bir Van Gogh eseri olduğunun ortaya çıkışı, müzeye öylesine ün kazandırmıştı ki genişleyen koleksiyon ve ziyaretçi kitlesi karşısında mevcut bina yetersiz kalmaya başladı.
Müze yönetimi mevcut binaya bir ilave yapılmasını kararlaştırdığında, bu eklentinin tasarımı için Hollandalı Bierman Henket Architecten ile anlaştı. Bu son derece yerinde bir seçimdi; portfolyosu ağırlıklı olarak kültür yapılarından oluşan mimarlık ofisinin, yapılı çevre ve tarihi binalarla ilgili pek çok çalışması bulunuyordu. Ekibin, iki taraf anlaşmaya vardığı tarihte henüz tamamlamış olduğu Zonnestraal Sanatoryumu Yenileme Projesi, aynı yıl Uluslararası Anıtlar Fonu Knoll Modernizm Ödülü’nü almıştı. Müze yönetimi, binanın başka bir yere taşınmasını kesin bir dille reddediyordu; bunun yerine mevcut binanın anıtsallığını gölgelemeden müzenin ününe yakışacak, çağdaş ve iddialı bir yapı istemekteydi. Mimar Hubert-jan Henket, binanın yanına yapılacak bir ilavenin, neoklasik yapının keskin dengesini bozacağını öne sürerek yapının üzerine, yatay yerine düşeyde bağlantı kuracak bir eklenti inşa edilmesini önerdiğinde bu fikir iki tarafı da oldukça heyecanlandırmıştı ve kısa süre içinde çalışmalara başlandı.

Yeni yapılacak eklenti, bir yumurtayı ya da bir ragbi topunu anımsatan, oval bir biçim taşıyacaktı. Bu iddialı seçimin arkasında, mevcut yapının katı geometrisine tezat oluşturma ve çağdaş bir form ile erken yirminci yüzyıl neoklasisizmini ötelemeden dengeleme fikri yatmaktaydı. Yaklaşık bin metrekarelik alanında, mevcut iki kat ve asma kata ilave olarak iki kat içeren yeni binayı saracak simetrik iskelet taşıyıcının, her biri ayrı bir temel tarafından taşınacak sekiz çelik kolon ile desteklenmesine karar verildi.
Tasarımın belki de en can alıcı kısmı ise cephe kurgusuydu; birbirinden farklı elli beş bin adet üç boyutlu seramik parça ile kaplanan yapı, değerini vurgularcasına ışıldayan bir mücevher örtüye bürünecekti. Oval formun stabilliğini ve sağırlığını kırarak yapının dinamik, devingen, neredeyse uçacakmış hissiyatı veren bir hafiflik kazanmasını sağlayan bu özel kurguyu gerçeğe dönüştürmek üzere, ekibe Hollanda’nın köklü seramik üreticilerinden Koninklijke Tichelaar Makkum (Royal Tichelaar Makkum, 1572) katıldı. 10×10 ve 20×20 cm boyutlarında üretilen mavi-beyaz sırlı seramik parçalar, açılı formları ile ışığı farklı değerlerde yansıtarak dağınık ve değişken bir görünüm sağlarken gerçeküstü algısı, (“Sanat Bulutu/Art Cloud” ismi ile anılan) yapının öznesini kent içindeki, kendiliğinden bir sanat nesnesine dönüştürmüş oldu.

Tasarımın çağdaş (contemporary) eksenine getirilebilecek çoklu bir okuma ile 70’li yılların ütopik/distopik bilimkurgu filmleri ve ışıltılı, biraz da abartılı “glam” kültürü içinde dönemin kapsülvari-tümevarımcı metabolist anlayışına selam gönderen retro-fütüristik argümanlara kadar ulaşmak mümkün; ne var ki kitsch’in kıyısındaki tasarımın, bu ince çizgide sendelemeden tutarlılığını koruyabildiği söylenebilir.
Mevcut yirminci yüzyıl yapısı ile dengeli karşıtlıklar yaratan yeni bina, kayda değer gerilimler yakalıyor: statik-dinamik, sert-yumuşak, katı-akışkan, belirli-belirsiz, durağan-dağınık birliktelikleri, naif bir tabir ile “duyuları okşuyor”.

İlave yapının, varoluşundaki tüm iddiasına rağmen alçakgönüllülüğü dikkat çekici; su kanallarından antik şehir merkezine yaklaştıkça yumurta formunun yekpareliği kırılarak, her biri gökyüzüne ya da bitişik nizam binaların kiremitlerine karışan parçalı ve belirsiz bir arayüze dönüşüyor. Dahası, sur çevrili (“enclosed” karakter), katı morfolojili, içe dönük Ortaçağ şehir merkezi ile akışkan, açık oluşlu ve dışa dönük ondokuzuncu yüzyıl şehir parkı arasında konumlanan müze mekânının kendisinin de, bir adım geri çekilerek iki zamanlı iki dünyanın sürtüşmeden karşılaştığı bir platforma evrildiğini söylemek mümkün. Giriş ve galeri boşlukları ile yapının ortasına yerleştirilen sürekli cam asansör, aynı çarpışmayı düşeydeki hareketleri ile içe taşıyarak yapısal geçişleri kullanıcının da deneyimlemesini sağlıyor.

Kolektif hafızadaki Anıt (“Monument”) ile sağladığı, aynı anda hem paralel hem de karşıt oluş, Yeni De Fundatie Müzesi’nin Halbwachsçı bir önerme ile “hayal gücü ve kolektif hafızanın tipik özelliklerini taşıyan”, kentsel bir artefakt olarak değerini sorguya açıyor. Çok boyutlu bir kent deneyi vaadindeki yapının, bunu gerçekleştirmede son derece başarılı olduğu açık.
Üç yıl içinde inşaatı tamamlanarak 2013 yılı aralık ayında kapılarını açan yeni müze binası, henüz şimdiden şehirde müthiş bir hareketlilik yarattı. Geçtiğimiz ekim ayında Dutch Design Week’in dış mekân kategorisinde (IPV Delft’in Hovenring tasarımı ve West 8’in Parkpergola tasarımları ile birlikte) ödül kazanan tasarım, ezber bozan varoluşu ile uzun süre daha konuşulmaya devam edeceğe benziyor.

-Künye-
De Fundatie Müzesi Ek Binası
İşlev: Kültürel/ Müze (plastik sanatlar) ek binası
Yer: Blijmarkt, Zwolle, Hollanda
Yıl: 2010-2013
Brüt Alan: 1000 m2
Adres: Blijmarkt 20, 8011 NE
Tasarım: Bierman Henket Architecten
Statik Mühendislik: ABT adviesbureau voor bouwtechniek
Elektrik & Mekanik Mühendislik: Huisman & van Muijen
Yapı Fiziği: Climatic Design Consult
Bütçe Danışmanlığı: Bremen Bouwadviseurs
İşveren: De Fundatie Müzesi/ Gemeente Zwolle
Müteahhit Firma: BAM oost
Seramikler: Koninklijke Tichelaar Makkum
Hazırlayan: Yağmur Yıldırım, Mimar
Fotoğraflar: joep jacobs
Not: Seramik Mimarlık 45. Sayı’da yayımlanmıştır






5 Yorum
kemal ersin say
gerçekten de bulut gibi. metafor tam yerine uygun. konstrüktif çizim hayal ile gerçeğe bir geçiş adeta.
Hasan Kıvırcık
Tarihi binalara eklenti yapmak çok önemli bir mimari sorumluluğu gerektiriyor elbette. Bu yaklaşımın önemli ilk örneklerinden biri N. Foster’in Londra Britsih Museum avlu kapatmasıdır sanırım. Onun öncülü olarak da Louvre Müzesi bahçesine Çinli mimar Ieoh Ming Pei tarafından yapılan cam piramit, anıtsal bir yapıya modern usullerle yaklaşmanın ilkelerinin konması bakımından önemlidir kanımca. Bu önemdeki eserlere Berlin’deki Reichstag Binasını da eklememiz gerekir.
Yeni bir dil yaratmak, tarihi yapı ve eklentileri açıklayacak mimari kompozisyonu oluşturmak gerçekten büyük bir beceri gerektiriyor. Mimari projenin sadece bir inşaat bilgisi değil de sanatsal tarafının da oluşması böyle bir şey olsa gerek.
De Fundatie Müzesi ek binası tasarımında Bierman Henket Mimarlığın ortaya koyduğu performans gerçekten takdire değer. Bu eserlerin dünya çapında bilinmesi ve tasarımcı mimarların gözlerinin önüne getirilmesi yeni fikirlerin oluşması, farklı mimarlıkların ortam bulmasında yol açıcı bana göre.
Yağmur hanımın titiz yazısıyla bu eserle tanışmış olmak çok sevindirici.
Saygılarımla
Hasan Kıvırcık
Ferda Çetinkoz
Bayıldım demek istiyorum. Tasarımın gücü kadar uygulamanın temizliği dikkat çekici.
gönül izciler
Muhteşem bir uyum. Seçilen form ve düşünce çok önemli bir yaratıcılık bence.
Efe Akbulut
1. derecede tarihi değer taşıyan böyle bir binaya bulut yorumu galiba olsa olsa Hollanda’da, Londra’da filan yapılabilir. Çağdaş yorum mimarlığın gelişmesinde çok önemli ve bu pratiğin elektriği her yere ulaşmalı.