AVNİ ÖZGÜREL / Radikal
Siyaset ortamı ne kadar kasvetli olursa olsun bugünlerde herkesin aklında tek bir şey var: Tatil! Ağırlaşan hayat koşullarının biçimlediği çalışma temposunda kısa süreli mola, maddi imkânın sınırlan içinde denizden azami yararlanma fırsatı demek…
İmparatorluk asırlarında tatil yapılmaz mıydı? Yapılırdı elbette… Hatta gerçeği söylemek gerekirse, bugünküne kıyasla zamanın akışındaki yavaşlık göz önüne alındığında, şehir insanının gününün sınırlı dilimine mahsus bir şeydi çalışmak.
Mevsim ister yaz ister kış olsun sabah ezanıyla başlardı gün. Namaz, gün ağarmasına kadar istirahat, kahvaltı; sonra iş. Müslüman kadınlar ev kadını, erkekler esnaf veya bürokrattı.. Esnafsa dükkânı evinin bulunduğu semtte veya yakın mesafede olurdu genelde; atölye işi yapanlar İstanbul yakasında çoğunlukla Eminönü, Haliç çevresine, Anadolu yakasında Kadıköy’e gitmek zorundaydılar. Bürokratlarsa atla ya da daha yakın zamanda faytonla Topkapı Sarayı’yla Aksaray arasına ulaşmak zorundaydılar. Galata, yabancı ülke temsilcileri, gayrimüslimler, büyük ticaretle uğraşanlar, sarraflar ve bunların yanında çalışanların mekânıydı. Önemli bir savaş veya sefer olmadığında bürokrasi için mesai, sınırını kişinin kendisinin koyduğu günlük işin bitmesi demekti.
Günümüzde biribirinden ayrı yerlerde çalışan bakanlıkların aksine Osmanlı bürokrasisi Kubbealtı’nda bir arada bulunduğu için herhangi bir konuda iletilen, talep veya karar almayı gerektiren durum, genelde tek bir evrakın elden ele dolaştırılıp ilgililerin ona şerh düşmesiyle çözülürdü. Bir arada kılman öğlen ve ikindi namazlarının ardından hava kararana kadar herkes evine dönerdi. Sonrası kişinin meşrebine bağlıydı. Kimi ibadet ya da okuma, kimi ev sohbeti, kimi eğlenceyle noktalardı günü.

Hareket serbestîsi bakımından erkekleri kısıtlayan şeylerin daha az olduğuna şüphe yok. Kahvehaneler, meyhaneler, esir pazarlan, yabancı kadınların bulunduğu eğlence mekânları onlar içindi. Ancak macera merakının doğurduğu olanaklar bundan ibaret değildi. Sanılanın aksine kadınlar çok eşliliğe tepkili olduklarından ‘kapatma’ diye adlandırılan, evli erkeklerin hoşlandıkları yoksul kadınları kiraladıkları bir eve yerleştirmeleri az rastlanır türden bir şey değildi. Kış mevsiminde çocukların oyun aracı olmanın dışında şehir insanının karla münasebeti pek yoktu. Kaynaklarda bazı padişahların Topkapı Sarayı bahçesinde çocuklarıyla kar topu oynadıklarına dair notlar olsa da; kar, bodrum katlarındaki kilerlerde açılan üzeri kapakla örtülü kuyumsu çukurlara sıkıştırılarak basılmak içindi sadece. Bu çukurları kapaklan yaz sıcağında soğutulmak istenen şerbet için açılırdı. Böyle düzenek olmayan evler üzerinden yaz-kış karın eksik olmadığı dağlardan fıçılar içine sıkıştırılarak doldurulup şehre getirilen kan satın almak zorundaydılar.
Yaz kır safası demek
Büyük bahçesi olan konak ve saraylar dışında yaz İstanbul halkı için kır sefası demekti. Bugün piknik denilen ve ailece açık havada bir yere gitmek manasına gelen gezi, imparatorluk asırlarında ciddi hazırlık ve masraf gerektiren bir işti. Saray mensupları ve zengin aileler kır yerine önceden adamlarını gönderip harem halkını yabancı gözlerden uzak tutacak paravanlar kurdururlar, kafile konaklanacak yere ulaştığında bu tedbir hazır olurdu. Mabeyin notlarında özellikle saray mensubu genç kızların paravan engelini aşma girişiminde bulunarak eğlendikleri, böyle davranarak görevlileri peşlerinden koşturdukları var.

Osmanlı döneminde denizden ziyade derelerin itibarda olduğunu, özellikle kaliteli içme su kaynağı olan pınarların yakınlarının yer seçiminde öncelikli olduğu söylenebilir. Deniz büsbütün yok sayılmazdı elbette ancak ‘sandal sefası’ denilen eğlence bile 19. yüzyılda ortaya çıkabildi. İstanbul’la Anadolu yakası arasında gidip gelmeye mahsus araç kabul edilen kayıklar, sahil-saray veya yalı denilen yapılar ortaya çıktıktan sonra gezinti aracı oldu. Musikide popüler form olan şarkının gördüğü ilgi, hanendelerin revaç bulması ve genç erkeklerin kendilerini gösterme merakı doğurdu bu eğlenceyi. Zarif, oturacak yerleri ve kısıtlı da olsa masa düzeni bulunan kayık kiralayan bir-iki beyzade kendilerini eğlendirecek saz heyeti ve şarkıcıyla anlaşılır, akşam belli bir saatte boğazın Anadolu veya Rumeli yakası boyunca çalıp gezerlerdi.
Kıyıya yakın ve küreklerin hayli aheste çekildiği bu gezintinin yalı sakinleri için de eğlence olduğu kimilerinin belli saatlerde geçen sandalları ve beğendikleri sesleri dinlemeyi bekledikleri bilinirdi. Bu gezilerin kimi âşıklar için göz göze gelme vesilesi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Boğazın güzel yalılarından Abut Yalısı’nın aslen olan Mısırlı sahibi Abud Efendi’nin, güftesi ‘Sırma saçlı yarimin can bahşederken işvesi..’ mısrasıyla başlayan eserler böylesi geziler bestelenmişti…
Bunun ötesinde deniz Çardak İskelesi Banyosu açılana kadar manzaradan ibaret kaldı İstanbullulara. 1826’dem sonra Salıpazarı ve Kumkapı deniz hamamları eklendi buna, sonra Moda. Bakırköy’deki Ömer Bey’in Gazinosu hem çay bahçesi hem plajdı. Ancak Galatasaray Sultani’sinde beden eğitimi öğretmeni olan Fransız M. Moioux’un deniz sporlarını teşvik etmesiyle ateşlenen, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün yüzme takımı oluşturmasıyla yaygınlaşan ilgi ancak cumhuriyet sonrasında delikanlı eğlencesi olmanın ötesine geçip haremlik- selamlık düzeni korunmak suretiyle halk katma indi.
Tabiata kaçış
Osmanlı bürokrasisi 19. yüzyıl sonuna kadar şehir dışında dinlenme diye bir şeyi aklına getirmedi. Başkent halkı sadece tayin, göç ya da sürgün sebebiyle terk etti şehri. Fakat gerek emeklilik kavramının farklı algılanmaya başlanması gerekse yılın belli zamanlarında kalabalıktan uzaklaşarak tabiata yakın yaşama arzusu Safranbolu’yu keşfettirdi Osmanlı’ya. Bugün İstanbul’dan arabayla üç saatte gidilebilen Safranbolu günübirlik gezinti mekânı olmanın ötesinde bir yer haline kısa zamanda geldi. Zengin aileler ve yüksek bürokratlardan bazısı burada konak sahibi olmayı önemsedi. Dinlenmek, dini sohbetlerle ve musikiyle dolu zaman geçirmek, bunları yaparken sıkışık şehir hayatında göz önünde olmaktan uzaklaşmak için ideal yerdi Safranbolu. Geniş araziler içindeki konaklarda fazla kaç-göç kaygısı olmadığından kadınlar için de cazipti. Konak alıp veya yaptırılıp dayanıp döşenir, yıl boyunca hizmetlilerce korunup hazır tutulur, yazın son hazırlıklar için haber gönderildikten sonra gidilirdi Safranbolu’ya.
Yaklaşık iki gün süren yolculuk sonunda ulaşıldığında ailenin üç ay kadar kalabileceği ortam hazır olurdu. Bahçelerinde ister süs ister serinleme amacıyla kullanılsın havuzların bulunduğu, meyva ağaçlarıyla dolu çevresi duvar, çit ve yüksek ağaçlarla çevrili, kuş sesinden başka ses işitilmeyen ortam büyük ailelerin bir araya gelmesine de vesile olurdu.


