ÜMİT BAYAZOĞLU / Birgün
Birkaç Pazar önce bu sütunlarda size, “bir mimarın anıları” diye iki hafta üst üste bir şeyler karaladım. İleride Koç şirketler topluluğunun bazı sanayi tesislerine imzasını atacak olan, anlı-şanlı bir mimarın anılarıydı bunlar. “Nasıl kaçak kat çıkılır, nasıl ruhsatsız bina dikilir, kamu arazisi nasıl deve yapılır, belediyelerde nasıl rüşvet dağıtılır, müteahhitler nasıl kafaya alınır” v.s. şeklinde Türkiye’de mimarlık mesleğinin püf noktalarını anlatan satırlardı bunlar.
Sizleri birazcık olsun meraklandırmak ve hatta heyecanlandırmak için, anılarından ib-ret-i âlemlik bölümler naklettiğim mimarın adını ise saklamıştım, sırf esrarengiz bir hava olsun diye. Hatta anıların ikinci bölümünün finaline düştüğüm notta; “meçhul mimarın kimliğini merak eden okurlardan onlarca mail ve telefon aldım” demiştim. İşte bu yalandı, bir Allanın kulundan ne mail ne de telefon gelmemişti. Oysa “isim belirterek, yer ve zaman göstererek” yapılan bu “samimi ifşaatların” atmasyon olmadığını hepiniz bal gibi biliyordunuz. Bilhassa 1940 kuşağından olup, Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümü i960 mezunları.
Bu suskunluğu, bu alınganlığı, bu vurdumduymazlığı doğrusu ben çok düşündürücü buluyorum. Yazının muhatapları “aman bulaşma, üstüne alınma” diyerek sindiler, attığım taş başlarının üzerinden geçti.
Derken dün, Esra Yıldız adında genç bir sinemacı var, onunla telefonda buluştuk: (Vahan Bey yüzünden; hani Galatasaray Lisesinin yan duvarında kaldırım sahaflığı yaparken, belediye ile kucak kucağa faaliyet gösteren Beyoğlu mafyası onu yerinden etmişti de, şimdilerde Beşiktaş iskelesinin yanında “resmen sürünen” Vahan Beyin çilesini belgeliyor), meğer BirGün okuruymuş, o sordu: “Kimdi o mimar?” Kendisine bunu merak eden ilk ve tek kişi olduğunu söyledim.
Biliyorsunuz, hiçbirimiz temiz değiliz. Bizi ancak itiraflar paklar. Bunu da biliyorsunuz ama hiç yapmıyorsunuz. Hâlbuki 1944 İstanbul doğumlu Mimar Ömer Suat Menali bunu yapmış. İki hafta boyunca bu köşede çıkan o satırları Menali’nin hatıratından almıştım. Ve bu hatırat sır değildi, 2005 yılında Turuncu Medya tarafından basılmıştı. Ben onu, eski kitaplar satan bir dükkânın “ne alırsan 1 lira” rafında bulmuştum. Menali, “Başka Bir Dinazorun Anıları” adını verdiği kitabında itiraf etmiş rahatlamış ve arınmıştı.
Bence Türk mimar ve mühendislerinin başucu kitabı olması gereken bu kitabın yazarı Mimar Menali aslında yoksul ama hakiki bir İstanbul çocuğu. Pertevniyal Lisesi mezu-nu.i968’de G.S.A. Mimarlıktan mezun olmuş. 37 yıl serbest mimarlık, danışmanlık ve inşaatlar yapmış. 15 yıl da Koç, Koray İnşaat, Darüş-şafaka Daçka, Tekfen, Enka (enişte-kayınço!) gibi şirketlerde danışmanlık eylemiş. Ayrıca Yıldız Üniversitesi’nde 10 yıl hocalığı da var.
Evet siz merak etmiyordunuz -etseydiniz sorardınız- ama ben işte yine dilimi tutamadım ve “tizır” kampanyamı kısa kesiyorum. “Bir Mimarın Anıları”nı yazan mimarı açıklıyorum. Hatıratın gerisini merak edenler artık zaten doğrudan kendisine müracaat edebilirler.
Mimarlık tarihimiz açısından son derece yararlı ve önemli bilgiler içeren bu değerli kaynak kitabı yazana ve basana huzurunuzda teşekkür ediyorum. Buradan konuyu bir başka kitaba taşımak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız, incecik, tüberkülozlu gibi bir kitap çıktı. Kapağında “çarpık ağız” Ece Ayhan’ın suluboya bir portresi var. Emine Sevgi Özdamar yazmış; Ece Ayhan ile paylaştığı günlerin anılarını, onun mektuplarını ve onun malum ameliyatı sırasında refakatçi olarak bulunduğu Zürih günlüğü. Kitabın adı, Ece’nin unutulmaz bir dizesi: “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur”.
Cemal Süreya’dan sonra Ece öldü öleli; Türkiye’de bir şeylerin mesela edebiyatın, özelikle de şiirin, ardında doldurulamaz boşluklar bırakarak bittiğinin farkında mısınız? Yine bizi ancak itiraf paklar mevzuuna dönmeyelim. Sevgi Özdamar’ın kitabı şair hakkındaki maksatlı suskunluğu kıran, önemli bir kitap. Hakkında yalanla gerçeğin harmanlandığı onlarca efsane türetilen Ece’nin geçmişini çırılçıplak gözler önüne seren bu kitap birçok hanımefendi ve beyefendiyi tiksindirecek gerçekleri ortaya döküyor. YKY’nin sansür makasında bir güzel tıraşlanmış olsa da bu kitabı sizlere hararetle tavsiye ediyorum.
Şimdi sizlere bu değerli kitaptan, Ece’nin Özdamar’a yazdığı mektuplardan bazı örnekler sunuyorum: …Bütün sosyal bürokratlarla, biliyorsun aram iyi değil, sözgelimi “a dergisi” grubunun hemen hemen hepsi üçkâğıtçı ve sahtekâr çıktı. (Konu yalnız Hilmi Yavuz’un sahtekârlığı, yılışıklığı filan değil bence.) Bu günlerde Hasan Âli Yücel’in geçmişte Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Behice Boran’ı, İlhan Başgöz’ü işten atmasıyla uğraşıyorum…
…Sivil anayasa yapılsa hemen iyi olur bence ve yine hemen ve bir acele seçim yasası ve ayrıca gelecek yıl seçim. Kemalizm’in, Atatürkçülüğün giderek iflası ve tasfiyesi bence çok iyi oluyor. 20 Ekim seçimleri de sonuç olarak bunu gösterdi. Küçük ölçek olarak da ‘Cumhuriyet’ gazetesinden eski Kemalistlerin ayrılması çok iyi oldu. İ.Selçuk, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday gerçekten çok eskimişlerdi… (16.11.1991).
…İster istemez yine sık sık yer değiştiriyorum, ne yaparsın. Bu gidişle rekor kıracağız galiba ha! 70-80’i mi, go’ı mı buldu bilemeyeceğim…
…Çanakkaleli Melahat’ın Avcılar girişindeki üç katlı mermerden malikânesine gittim bir gün. Kapısını otlar bürümüş. Ben Çanakkale’de Cumhuriyet alanına onun heykelinin dikilmesini isteyeceğim. Valla o da bir Anafarta-lar Kahramanı değil mi? Avcılardaki bu evi görünce, annemmiş gibi duygulandım…
…Ben bir şiirde Hero’yu bir afla seviştiririm. Bulunca benim, -bence tabii- en iyi ve en sıkı şiir kitabım olan “Çok Eski Adıyladır”ı da sana gönderirim. Sıkıdır, zordur, çetin cevizdir ama bütün ömrümde kıvırdığım en yetkin şiirler, düz-şiirler oradadır bence…
…Bir gün baktım Akhilleus’un harasındaki atlardan biri Leandros’muş. Ben de Hero’yu bir afla seviştirdim. Zeytin ağacının üstünde bir papaz da onların şakur-şukur sevişmesini iz-lermiş benim şiirde…
…Ve yine İsmail Beşikçi’nin üzerinde duruyorum. Türkiye’de şimdi yaman bir adam var, bilimin de onuru!.. …Leyla Zana oradan, ondan çıktı… …’Çıktı’ deyince aklıma geldi: Hani Dostoyevski der ki; “Biz hepimiz, Gogol’un paltosundan çıktık.” Biz de, İkinci Yeni akımı olarak, Sait Faik ile Dağlarca’dan, (burası sansür edilmiş) çıktık: “Alemdağ’da Var Bir Yılan” ile “Çocuk ve Allah”. Yani katır doğuruyor!



2 Yorum
ömer suat menali
önce sn. Beyazoğlu’na teşekkür ederim, değerli yorumları için… ben bu kitabı teknik üniversitelere dahi dağıttım…
yanlız Beyazoğlu her halde uzayda yaşıyor mars veya venüsten yeni geldi de dünyadaki durumu bilmiyor gibi geldi bana…
yahu bu dostum gazete de mi okumuyor… şu anda mta nın 24 mühendisinden 21 i içeride… kadıköydeki 45 dönüm meteoroloji arazisine 156 mt. yüksekliğinde dört blok konduruldu… hiltonun arazisi malum, aydın doğan aldıktan sonra plan tadili, fiyat oldu beş kat… yapmayın BEYAZOĞLU bu kadar saf olamazsınız.. bütün tapu memurları bile buna bahşiş diyor, rüşvet değil…
ben florya için 35 tane dilekçe verdim, en son namusuna ve dürüstlüğüne son derece inandığım cumhurbaşkanı Sn. Ahmet Necdet Sezer’e bile yazdım… tık yok… sonunda müteahhitler evimi ziyarete gelip bu dilekçeleri vermemem gerektiğini ailem için pek hayırlı olmayacağını söylediler…
bir gün yolunuz düşer de gelip kahvemi içmek isterseniz, florya’yı gezdiririm size… tabii florya mı kardeşim, yüzlerce binlerce örneği var…
onun için 1960 larda bizim verdiklerimizin esamesi okunmaz, bir bir karton malboraya , bir şişe viskiye iskan alırdık… en derin saygılarımla
Demet Gümüşdağ
Bayazoğlu’nun gazetede çıkan, bu sitede de yayınlanan “mimarın anıları “dizisinin sonuncu bölümü niteliğinde görünen bu yazısında bize “meslek etiğinin” ne kadar can alıcı bir sorun olduğunu işaretliyor.
Özellikle 60 lı yıllar 70 li yıllar projeciliğini, müşteri mimar ilşkilerindeki sorunlardan bir kez daha haberdar olduk. Belki bu yazılar ortaya konmamış bir özeleştirinin Bayazoğlu tarafından kaleme alınışıdır. Birçoğunun (birçoğumuzun) yapamdığı özeleştiri…