Bir Rüya Bitti

10 Dakika Okuma Süresi


Bir Rüya Bitti :
2013 Türkiye’sinde Mimarlar Odası Üyesi bir Mimar Olmanın Dayanılmaz Düş Kırıklığı

Başka bir Dünya, Başka bir Mimarlık, Başka bir Mimarlar Odası Mümkün
Raşit Gökçeli
Temmuz 2013

“Ona da uğrayalım, rüya burdan kaç adım”
Adnan Satıcı, “Eski bir”, Evrensel Kültür, Ağustos 2002

TMMOB Mimarlar Odası :
23 şube.
61 temsilcilik.
42 000 e yakın üye.
50 milyon TL ya yaklaşan bütçe.
23 şubenin nerede ise hepsinde, temsilciliklerin birçoğunda kendine ait bir ve birden fazla mülkü bulunmakta.
1000 e yakın personel çalıştırmakta.
Son yıllardaki yasal uygulamalar sonucunda bütçe gelirlerinin yüzde yetmişinden fazlasını oluşturan proje denetimleri zorunlu olmaktan çıktığından ya da bu yolla elde edilen gelirler maktu bir üst sınır ile sınırlandırıldığından gelirlerinde önemli düşüşler oluştu.
Peki devr-i saadet döneminde Mimarlar Odası bu devasa 50 trilyonluk yıllık gelir ile ne yaptı?
İstanbul’da 20 milyon (trilyon) TL; Ankara’da 7 milyon (trilyon) TL olmak üzere toplam değeri 100 milyon (trilyon) TL‘yi aşan mülkler edindi.

İstanbul’da satın alınan oda binası

Büro tescil belgesi bulunan üyelerine fatura zorunluluğu getirerek kazanmadıkları gelirlerinin maliye tarafından vergilendirilmesine göz yumdu.
Güya karşı çıktığı AVM, gökdelen ve benzeri yapıların “mesleki denetim” harçlarını tahsil edip bütçe gelirlerini sağlama aldı .(devr-i saadet döneminde).
Peki devr-i saadet döneminde Mimarlar Odası bu devasa 50 trilyonluk yıllık gelir ile ne yapmadı ?

1-Mimarlık mesleğini topluma tanıtacak bir “mimarlık TV’si (televizyonu) kurmadı
Mimarlık mesleği bütün dünyada özel bir statüye sahiptir bu yüzden mesleki yeterliliğe tabi olan 400 meslek arasında değil özel statüsü olan 7 meslek (hekimlik, avukatlık, eczacılık gibi) arasında ele alınır.
Bu özel statü, mimarlık mesleğini uygulayanlara toplumsal ayrıcalıklar verdiği gibi toplumsal sorumluluklar da yükler.
Tarihte ve özellikle yakın tarihte mimarlar mesleklerini uygulama alanında kendi statülerini oluşturmaya yetkili kılınmışlardır. İngiltere’de ABD’de durum böyledir. Ancak mimarlar söz konusu yetki karşılığında topluma karşı mesleklerini tam ve eksiksiz uygulamak ile sorumlu tutulmuşlardır.
             Belli bir TV kanalından İstanbul ve Ankara Mimarlar Odaları açıklamalar, programlar yapmışlardır.

Bu nedenle “mesleki sorumluluk” kavramı özellikle mimarlığın içinde bulunduğu yedi (7) meslek için özel bir önem taşır.
Mesleki sorumluluk sigortası mesleğin tam ve eksiksiz uygulanması konusunda topluma gerekli güvenceyi sunar.
Böylesi özel bir mesleği 60 yıllık tarihinde (Mimarlar Odası’nın kuruluşu 1954’tür) topluma mal etmenin teknolojik olanaklarını kullanmayan, mesleki sektörel bir TV bile kuramayan meslek odası, Türkiye toplumuna ve üyesi olan mimarlara karşı görevini savsaklamıştır.
Son Gezi parkı olaylarında gördük ki, bir TV kurmak o kadar zor bir iş değilmiş, çok sınırlı bütçeler, (Halk TV), çok sınırlı teknolojik olanaklarla (Çapul TV) topluma ulaşmak mümkünmüş.
50 trilyonluk devasa bütçesi ve 1000 e ulaşan personeli ile Mimarlar Odası yıllarca Türkiye’de seçmenin yüzde sıfır virgül onbeş – yirmi (% 0,25-0,20) oyunu alabilmiş bir hizip TV’sinde başkanları, eski başkanları, sözcüleri ve bilumum yöneticileri ile sabahtan akşama kadar boy göstermiştir. Mimarlar Odası yöneticileri bu tercihi ile temsil ettiği kırk bin (40.000) mimarın toplum içerisindeki inanırlık ve güvenirlik seviyesini aşağıya çekmiştir. Bunu yaparken de kendi kitlesine yani mimarlara danışmamıştır.
Oysa 50 trilyonluk bütçesi ile Mimarlar Odası “toplum hizmeti”ndeki Mimarlar Odası’nı halka kurduğu bir mesleki TV ile anlatabilirdi. Konut edinme derdi içerisinde çırpınan, gayrımenkul spekülatörleri, tüccar müteahhitler, tefeci banka ve kredi kuruluşlarının pençesinde ezilip mağdur bırakılan tüketici halkımıza mesleğin ve fennin yardım elini uzatabilirdi.

2-Mimarlar Odası “mimarlık diplomasını” koruyamadı. Mimarlık fakültelerinden mezun gençlerin diplomalarında “mimar” ünvanının yazılmaması karşısında sessiz kaldı
Neokapitalizmin egemenliğini dünya ölçüsünde pekiştirdiği son kırk yıl boyunca gerçekleştirdiği dikkate değer bir uygulaması ise nitelikli emeği eğretileştirmesi, nitelikli emeğin de niteliksiz emek misali emek piyasasındaki konumunu sarsması ve zayıflatması olmuştur.
Beş altı yıllık zorlu bir yüksek eğitimden sonra elde edilmesi gereken “mimar” ünvanının diplomalara yazılmaması nitelikli emeğin işveren karşısındaki iş piyasasındaki konumunu zayıflatır.

Diplomalarda “Mimar olarak mezun olmaya hak kazanmıştır” yerine, “4 yıllık mimarlık eğitimi görmüştür” yazılmaya başlandı.

Oysa mimar mezun olduğu tarihten itibaren tasarım alanında sınırsız yetkiye sahip olmalıdır. İş tecrübesi ile ilgili kısım ise meslek sorumluluğu alanını ilgilendirir ve meslek sorumluluğu poliçeleri elbette iş tecrübesine bağlı olarak serbest piyasada meslek adamının somut becerisine bağlı olarak oluşur.
Gerçek meslek örgütleri bu alanda ihtisaslaşmış mesleki sorumluluk sigorta şirketleri ve broker şirketlerini oluşturur. Dünyadaki uygulama böyledir.
Mimarlar Odası emek piyasasını değil mal, sermaye ve finans akımını gözeten neokapitalist bir kuruluş olan Avrupa Birliği’nin ve türev kuruluşları Avrupa Mimarlar Konseyi ve benzerlerinin politikalarını gözü kapalı benimseyerek temsil ettiği mimarların nitelikli emeğinin haklarını iş piyasasında savunamamıştır.
3- Mimarlar Odası kendi TV’sini kuramadığı gibi mesleğini ilgilendiren alanda alternatif önerilerini topluma sunamamış iletememiştir.
Son Gezi parkı olayında yaşadık, gördük: Mimarlar Odası sadece Taksim bölgesini değil, Maçka ve Dolmabahçe’yi de içeren bir kent parkı alternatifini toplumun anlayacağı açıklıkta alternatif proje örnekleri sunarak kamuoyuna sunamamıştır.
Oysa Kongre Vadisi tabir edilen söz konusu bölge 2005’te yapılan ve Mimarlar Odası Türkiye seksiyonunun organize ettiği uluslararası “Habitat 2” toplantısında kamusal park alanı olarak Türkiye kamuoyuna önerilmişti.

Mimarlar Odası Haliç köprüsüne karşı çıkmış ancak 15 milyonluk bir metropolde Taksim – Aksaray metro bağlantısı için alternatif önerisini geliştirememiştir.
Mimarlar Odası buna benzer olarak sayısız plan kararlarına, hükümet edimlerine itiraz etmiş kamu davaları açmış, ancak alternatif önerilerini toplumun geniş kesimlerinin anlayacağı netlik ve açıkta kamuoyuna sunma becerisini gösterememiştir.
Mimarlar Odası 50 trilyonluk bütçesi olan bir kuruluş olarak tatmin edici bir PR çalışması yürütememiştir.
4- Mimarlar Odası topluma “demokrasi” mesajları verirken bizzat kendi yapısını demokratikleştirememiştir.
Mimarlar Odası yönetimi kendi seçimlerini mutlak çoğunluk sistemine göre yapmaktadır. Bu durumda örneğin kullanılan oyların % 49’unu alan gruplar Mimarlar Odası içerisinde temsil hakkı bulamamaktadır

Seçim sonuçlarının tecellisi…

İktidarı otoriterlikle suçlayan bir kuruluş olarak Mimarlar Odası’nın çoğulcu bir yapının koşullarını öncelikle kendi bünyesi içerisinde oluşturmalıdır. Mimarlar Odası seçimlerinde “nispi temsil” esasının uygulanması demokratik bir gerekliliktir.

Şimdi de Başka bir dünya, başka bir mimarlık, başka bir Mimarlar Odası’nın bugünkü Mimarlar Odası’ yapısı mevcut iken neden mümkün olmadığına bakalım:


Meslek Odası’nda son KaHKaha

644 sayılı KHK ve Meslek Odaları’nın Kuruluşlarından 58 yıl sonra karşı karşıya bulundukları çıkmaz
Raşit Gökçeli
Şubat 2012
“……
yalnız bir kahkaha
bütün odalarda

her boş odaya girişimde
bir kahkaha
ve çıkışımda
bir kahkaha”
Asaf Halet Çelebi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kurulması ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması; 6/4/2011 tarihli ve 6223 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak, Bakanlar Kurulu’nca 29/6/2011 tarihinde kararlaştırılmıştır. (644 sayılı KHK).

Kararname ile Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü;

-Kamuya ve özel sektöre ait her türlü yapı ve tesisin projelerinin ve yapım işlerinin denetlenmesinde görev alacak mimar ve mühendisler ile yardımcı kontrol elemanlarının, yapı denetim kuruluşlarının ve müşavirlik kuruluşlarının niteliklerine, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esasları belirlemek, mesleki yeterlikleri ile kuruluş yeterliklerini değerlendirerek bunlara belge verilmesini ve kayıtlarının tutulmasını sağlamak,

-Bakanlığın görev alanına giren konularla ilgili olarak mimarlık ve mühendislik meslek kuruluşlarına ilişkin mevzuatı hazırlamak ve bunları denetlemek ile görevlendirilmekte.

Böylelikle 58 yıldır mesleki sorumluluk ve görevleri toplumda genel kabul görecek bir biçimde yasal ve mesleki esaslara bir türlü oturtamayan Meslek Odası, hükümetin artık bir olup bitti ile konuya el atması ile kuruluş yasası ve Anayasa’ daki “imtiyazları”ndan mahrum kalmaktadır.

Bu noktaya nasıl gelindi ?

-“Meslek sorumluluğu sigortası” nı müesseseleştiremeyen,
-Yapı denetimi konusunda gereğince yol gösterici olamayan,
-iş güvenliği alanında görevlerini yerine getiremeyen,
-malzeme standardizasyonu alanında yol alamayan,
-mesleğin uygulanmasına yönelik yetki sistematiği kuramayan,
-üretilen yapı stokunu kullanan tüketicileri koruyamayan, yapı üretimine yönelik mevzuat alanında tüketici örgütleri ile birlikte çalışma pratikleri oluşturamayan, söz konusu pratikleri yasal dayanaklara oturtamayan,
-mesleğin uygulanma standartları ile ilgili dünyada kabul gören normları ülke pratiği içerisinde yerleştiremeyen,
-Mesleğin imajını dünya standartlarına koşut bir standartta yüceltemeyen,
– En önemlisi olarak, tüm bu alanlarda gerek TMMOB Yasası gerek Meslek Odaları Yönetmeliklerinde mevcut bulunan (iştirak gelirleri) “döner sermayeli” yan kuruluşları oluşturamayan,

Meslek Odaları ve bu arada Mimarlar Odası, toplumsal meşruiyetini yitirme noktasına gelmiştir.

Toplum hizmetinde, kamusal alana dönük görevlerini ve bu görevlere ilişkin teorik donanımını da bu 58 yıllık serüvenin son demlerinde ZAYİ eden Mimarlar Odası ;

-Mimar nezdinde
-Kamuoyu nezdinde
-Kamu yönetimi nezdinde

İtibarsızlaşmıştır.

Meslek Odası RIBA ya da AIA örneklerinde olduğu gibi,

-meslek erbabını kendi bünyesinde söz ve karar sahibi yapan,
-meslek alanının örgütlenmesinde yaratıcı, özgün, katılımcı, demokratik açılımlar sunan,
-meslek alanına ilişkin yeni düzenlemeleri, uluslararası norm ve gelişmelere göre ve ülke ile toplum yararına sunan, bu düzenlemeleri meslek yararına hayata geçirebilen;

Bir uygulamayı da hayata geçirememiştir.

Tüm dünyada sermaye ve finansın “egemen” olduğu günümüz ortamında, tarihsel süreçte “aura”sı bulunan mimarlık mesleği dünyadaki mesleki gelişmelere koşut bir biçimde ülkemizde de “kendini ifade edebilecek” bir mesleki silkinişe muhtaçtır.

Nitelikli bir emeğin temsilcileri olan mimarlarımızın böylesi bir çaba içerisine girmeleri ve düşürülmeye çalışıldıkları “sıra kölesi” konumundan “total plancı” aşamasına geçmeleri toplumsal ve mesleki bir zarurettir.

16 Yorum

  1. necmi yazgan

    Odanın savrulma süreci en dipte irtifa kaybı ile sıfır noktasında noktalandı. Lale devri bitti.
    Şimdi oda yöneticiliği apartman yöneticiliği gibi bir “vazife” haline dönebilirse, 8 dönem dönem, bazıları için son otuz sene (evet evet yanlış duymadınız, onlar bilir kendilerini) kesintisiz görevde kaldıkları makam olmaktan çıkar. Hakiki gönüllülerle herkese aynı mesafede durabilir. Hizmet ettiği mimarlara ve topluma rücu edebilir.
    O takdirde her şey yeniden kurulabilir kanaatindeyim.

  2. Nuri Altın

    Öngörünüze hayranım. Sanki bir hafta sonra AKP müdahalesi olacağını bilmişsiniz gibi. Gerçi sağırlar ve körler diyarında sadece kendini aldatan ve telif hakları için hiç birşey yapmayıp sadece gündelik siyasal ortamda yer tutmaya çalışan odalar için bundan daha başka bir son olmazdı.

  3. kübra tatar

    Normal zamanlarda olsa odayla alakalı değişim taleplerinin bir mana ifade etmeyeceğini düşünürüm. Zira defalarca denenmiştir ve “çöreklenmiş” zevat tarafından kısa sürede karalanarak potansiyel heba edilmiştir.
    Şimdi bir umut var diyelim. Gezi’den sonra yani.
    Son umut belki.

  4. coşkun kılıç

    Sayın Gökçeli, sayın Atabaş ve diğer katılımcıların belirttiği şeyler arasındaki ortak yan, bugünkü yapıdaki bir odadan daha özgürlükçü ve mesleği geliştirmeci bir duruş çıkmaz. Bünyesi o şekilde dizayn edilmemiş. İçine kim girse aynı ruh haline kapılıyor çünkü.
    Ben son rüzgarlarla değişim yaşanacağına fazla ihtimal vermiyorum. Yırtık yama tutmazmış gibi görünüyor. Daha köklü başka bir yapıya ihtiyaç var.

  5. Arif Atılgan

    Raşit Gökçeli, yazısında önemli tespitlerde ve önerilerde bulunuyor. Tespitler sabittir. Bu tespitlerin yanlış olduğunu söyleyebilen varmı? Mimarlar Odasındaki demokrasi eleştirileri dikkate değer değilmidir? Benim de yazılarımda değindiğim gibi seçimlerde %49 oy alan liste Yönetim Kurullarında ve Delegasyonda temsil edilebiliyormu? Bu durumda Çoğulcu Demokrasi veya 21. Yüzyılın demokrasisi olarak tarif edilen Katılımcı Demokrasi var denebilirmi? 17000 civarında üyesi olan İstanbul Şubesi seçimlerinde toplam üye sayısının %15 i civarındaki meslektaşımız oy kullanıyor ve seçilen liste toplam üye sayısının %10 u civarında oy ile seçiliyor. Üyelerin odaya bu kadar az katılımı ilginç değilmidir? En önemlisi Mimarlar Odası mimarların zorunlu üye olduğu tek meslek odasıdır. Yani mimarların tercih edeceği başka bir meslek odaları yoktur. Bu durum Oda için önemli bir sorumluluk oluşturmazmı? Odanın etkinliklerine mimar katılımının çok çok az olması düşündürücü değilmidir?
    Arif Atılgan

  6. aslı özbay

    KADRİ ATABAŞ: “Bir İstatistiğim Bile Yok!” diyor…

    Sevgili Raşit,
    Yıllardır söylediğim sözlerin, önerilerin (bence eleştiri değil, alan açıcı öneriler) bir bölümünün senin tarafından daha sistematik ve zenginleştirilmiş olarak ortaya konmasına sevindim. Özellikle TV önerisinden etkilendim. Çok haklısın, hatta ikisi benim öğrencim, üç genç insanın
    Kollokyum sitesini kurup, Proje alanında Odadan bile etkin olmasını da bir örnek olarak
    ilave edelim. Kollokyum’ları videoya alıp yayınlamayı başardılar. Söylediğine yakın İtalya’da sadece Mimarlık üstüne yayın yapan bir kanal da var.
    Ama sanıyorum, senin de içine sindirmen gereken bazı noktalar var.
    Öncelikle Mimarlar Odasının bir sivil toplum kuruluşu değil, yarı özerk bir Devlet kuruluşu olduğunu unutmamak gerek. Bu onun şizofrenik durumunu açıklamakta önemli. Üye olmadan mesleğimi icra edemiyorum. Ama iş temsiliyete gelince, aidat bile ödemeyen, ortak kader de tavır almayan ‘meslektaşlar’, sadece üye oldukları için, gelip oy kullanıyor, dediğin gibi, kaynak da projeciler oluyor.
    Senin de vurguladığın ama rakamların farklı olması gereken bir durum var. Ankara şube, seçimlerini üyelerinin yaklaşık % 20 katılımı ile yapıyordu. Kazanan da 1000’den az oy alıyor. Bu yaklaşık üye sayısının % 10’u olur. İstanbul’da da farklı değil. Yani bu iktidara “sadece % 50 ile iktidar olunmaz demokrasilerde, çoğunluk farklı çoğulculuk farklı” diyoruz ya (doğru bir tartışma). Bu iktidar bize dönüp “siz kendinize bakın, ben hiç değilse, % 80’in yüzde ellisiyim. Meclis’de bunun bir matematik avantaj ilavesini kullanıyorum. En azından iki Metropol’de, Siz üye sayınızın % 20 nin yarısısınız. Ama Yönetimde % 100 iktidarsınız. Bana öğüt vereceğinize siz okumuş yazmışlar, önce, tabanın en geniş temsilini kendi içinizde yapsanıza” derse ne diyeceğiz? Benim bildiğim en despotik yapı teknik eleman odalarında galiba. Tabii bu kadar zayıf destekle bu kadar iş çıkıyor. Kendi kitlen senin temsiline inanmıyor. Durum senin belirttiğinden de kötü korkarım. Ben bundan yaklaşık 20 yıl önce, Genel Merkez seçimlerinde senin önerini yaptım, nispi temsili önerdim ve savundum. Ama şiddetli bir karşı çıkışla karşılaştım.
    Son olarak da, Oda’yı tek başına ele almak yeterli değil.
    Bu oda ve onun arkasına sığınmış “mimar”çoğunluğu, tarihinde, hiç vicdan yapmadan Gölcük depreminde ölen 50 000 kişinin sorumluluğunu İnşaat Mühendislerine atıp kurtulmaya çalışmak gibi bir ayıbı taşıyor. O deprem sonrası, hem genel başkanının ağzından, hem yapılan açık oturumlarda, hem MYK raporlarında, tüm suçu yüklenicilere ve inşaat mühendislerine attılar. Hiç kızarmadan “biz proje yaparız statik hesabı inşaatçı mühendisleri yapar biz sanatçıyız” anlamına gelecek söylemler geliştirdiler. “Eee, peki ne işe yararsınız?” diye sorulmaması için, tarihi çevre söylemini öne çıkarttılar. Çok ferahladık, artık bir işlevimiz vardı. O günden beri odamız tarihi çevre, çocuk ve mimarlık gibi konularla uğraşıyor.
    O nedenle de Yapı Denetim yasası çıkarken, Devlet kurumları, iyi kötü bir yasa hazırlığı olan ve bizzat mimarlarca muhatap alınması ilan edilen inşaat mühendisleri ile çalıştılar. Şahidiyim, çünkü Ankara şube yönetimindeydik. Uğraştık ama bir önerimiz yoktu. İnşaat Mühendisleri Oda’sı ise, yasa taslağı ile masaya oturdu. Genel Merkezin çoğunluğu İstanbul’da yaşıyordu (şimdi olduğu gibi) o temsil açığı Ankara şube tarafından kapatılamıyordu; becerip söylemeye çalıştıklarımızda zamanla haklı çıktık, ama atı alan Üsküdar’a geçmişti.

    Bizler Gölcük Depremi ile başlayan süreçte kendi ayağımıza değil, böğrümüze kurşun sıktık. Şunu söyleyemedik: ” Türkiye’de yıkılan yapıların yaklaşık yarısının kontrollüğü, şantiye şefliği ve yükleniciliğinin muhatapları mimarlardır, biz bunu kabul ediyor ve kendi içimize bakıyoruz.” Bunu söyleyemeyen, söylemeyen, özeleştiri yapamayan bir meslek grubu, sonuçta böyle temsil edilir. Buna benzer bir konuşmayı 2000’li yılların bir genel kurulunda yaptım. Beni destekleyen bir delege bile çıkmadı. Konuşmama “ yokmuş” işlemi uygulandı.

    Sonra TOKİ, “sağlam yapı” imajının arkasına sığınarak, gelişmiş ülkelerde çoktan devre dışı kalmış, sakıncaları bilinen bir sistemi bir grup yapımcı firmanın avantajına ortaya koyup, patates baskısı yüzbinlerce ev üretti. Toplumun desteğini alıp, bu garip durumu değiştirmeye kurumları ve toplumu ikna edemedik, zorlayamadık. ”Başkomutan”, Gölcük sorumluluğunu çözmeyi ret edince böyle oluyor. Kentlerimiz ve insanlarımız bu yapı ve çevre içinde yaşayacaklar, demeç vermek, çözüme yetmiyor ne yazık ki. Ama “ görevini yapmış olma” hissi veriyor. Oda demeç veriyor, ama o’nun üyeleri ya o kurumda görevli, ya da o projeleri çiziyor. Böylece herkes mutlu oluyor.

    Tüm bunların üstüne Gezi Parkı ve devamı geldi. Evet, Oda ve ne yazık ki mimarlık, açıkta yakalandı. Konunun muhatabı olma yerine, olayın vatandaş tepkisi boyutunda var olmayı seçtiler. Üzüldüğüm, içlerinde çok iyi niyetli, birey olarak sevdiğim mimarlar da var. Ama ne sorun, ne de çözümü bireysel değil. Örneğin, Gezi Parkı için açılmış Vedat Dalokay’ın 1. Behruz Çinici’nin 2. olduğu yarışmanın panoları yapılıp, Park’ta sergilenebilirdi. Park’ta bu yarışma ve projelerin forumu yapılırdı. Üsküdar Beşiktaş yarışmalarını sergiliyebilirlerdi. Ankara’da Çankaya Belediye Başkanı Kuğulu parkın yarışmasının panolarını sergileyip, geniş katılımla bir kez daha tartışabilirdi. Seçenek yöntemler bence buna benzer çalışmalarla oluşur. AOÇ macerası senelerdir sürüyor. Ne üretiyoruz? 5 Milyonluk ( yakın gelecekte 7 milyon bekleniyor) bir metropolde bir grup “çiftlik rantçısına” terkedilmiş yapıyı mı savunacağız? Neden insanlar bize sahip çıksınlar? Biz ortalama vatandaş olmanın ötesinde AOÇ’nin ne olabileceği ile ilgili yöntem ve çalışma üretebilecek bir meslek grubuyuz. Ne cevabımız var? Bu alan kentin yaşamında nasıl “vazgeçilmez” olacak? Bu soruların seçeneklerini oluştur/a/madık. Bunun cevabını Melih Gökçek mi vermeli idi ? Hadi diyelim verdi, bizim kentliye önerdiğimiz seçenekler ne? İki önemli üniversite, Oda genel merkezi iki önemli uzman dernek, Mesleğimizin pek çok deneyimli insanı burada. Ne çıktı ortaya?

    Sonuçta, Oda için önerdiğimiz nispi temsili bu Siyasi İktidar getirecek ve korkarım kötü getirecek. Bilgileri geliyor. Meslektaşlar olarak, bağırdığımızda da yalancı çoban olacağız. Tabii tüm bunlar da unutulmaması gereken, rantla içiçe bir mesleğin mensupları olduğumuz. Köyden kente göçün ne yarattığını görüyoruz. Bu kadar bedava vahşice rant yaratılan, dağıtılan, yağmalanan bir toplumsalyapıda mimarlık mesleği nedir? Ne olmalıdır? Nerede durmalıdır? Kırmızı çizgileri nasıl oluşur? Proje arkasına saklanan bu meslek alanında yüzde kaç projeci var? Gerisi ne iş yapar? Bir meslek istatiğimiz bile yok. Kim ne kadar ne yapıyor? Ne kadarı merkezi kurumlarda? Hangi kurumlarda? “Serbest” çalışanların ne kadarı ne iş yapıyor? Ne kadarının yapıtı “mimarlık” tır? Bunu kim söyleyecek savunacak? Evet, belki oda bizden elde ettiği kazancın bir kısmını bu alanda kullansa idi mesafe alırdık.( Belki var, ama kendimizi tanıyacak kadar ortaya konulup tartışma zemini olarak ben görmedim) Üye yapısı da Mimar olmadan öte, sınıfsal olarak çok karışık, Oda hepsi ile başa çıkamıyor da olabilir. O zaman gelsinpopülizm… Odamız halen 1970 lerin imajının rantını yiyor. Peki, deniz nerede bitecek?
    Bunun cevabını hepimiz önce insan, sonra Mimar olarak vermeliyiz.
    Sevgiler

  7. salih şencan

    toplum bir anda değişir,aynı gezi eyleminde olduğu gibi..ne oldu ne olmadı sorunsalı netleşmeden dahi bu değişim hissedilir..oda da tıpkı böyle değişecek,bunu görmemek için sadece ODACI olmak gerekiyor sanırım..değişimin arefesine merhaba demek de yetmiyor ama..seçim yasası siyasi partiler yasası değişmeden gidilecek bir seçimin ülke için de meslek odaları için de demokratik bir gidişat olmadığını görenlerin hain ilan edilecekleri yeni bir dönem var yaz sonunda..

  8. Ferda Çetinkoz

    Yeni bir zihniyet ve yeni bir dile oda kavuşacak mı sahiden? Kendi dışına demokrat kendi içine farklı davranmaktan vazgeçecek mi? Gezi rüzgarı umarım ülkeyi olduğu gibi kurumları da özgürleştirir. Şeffaf, katılımcı, eleştiriye açık, hesap veren, yanlışından dönen örgütlenmeler dışındaki yapılar için ziller çalıyor.

  9. Ali Usta

    Sandık deyince son zamanlarda aklıma hep bir fotoğraf geliyor, Hitler kürsüde konuşma yapıyor, tüm salon bir kişi hariç kolunu kaldırmış nazi selamı veriyor. Salon milli irade, bir kişi ise nitelikli çoğunluktur.

  10. Ahmet Turan KOKSAL

    “Oda yönetmeyi sizden öğrenecek değiliz”
    “Biz odanın parasını ne yapılacağını çok iyi biliriz”
    “Neler yapılmadı diyenlerin arkasında kimler var biliyoruz, açıklayacağız”
    “Sandıkta görüşürüz”
    “Oda’ya ayakkabılarını çıkartarak girdiler ve Yılbaşı Kokteylerinde biraz dahi içmediler”

    hehehehhe.

  11. Aydın Yücel

    Ne tuhaf. Türkiye’ye çeki düzen vermek isteyenler kendi iktidar alanlarına toz kondurmuyorlar. Oysa ki, Gezi ile başlayan ve tüm toplumu bir sorgulama sürecine sokan bir tartışma ortamının benzerini MO kendi içinde başlatması süreçle uyumlu değil mi? Bu bir fırsat değil mi? İktidar dilini bırakıp MO’sının demokratik yapısını gözden geçirmek MO bünyesinde bu süreci örgütlemek en yapıcı ve üretken davranış olacaktır. Hamaset iyidir de ömrü 3 gündür. 2 günü geçti.

  12. Aydın Yücel

    Raşit Gökçeli’nin yazısından tedirginlik duyan ve eleştiren bazı arkadaşların dili, tıpkı iktidar dili.
    Gezi direnişe iktidarın yaklaşımını ve dilini çağrıştırıyor. Bu nedenle “Bir rüya bitti” yazısı en azından bir illüzyonun deşifre edilmesi için bir başlangıç olacaktır.

  13. Hasan Kıvırcık

    Bana kalırsa oldukça iyi bir uslupla, tekrara ve ajitasyona girmeden durum tespiti niteliğinde ders alınası bir yazı. Sadece “neler yapılmadı” eleştirisinde kalmayıp nelerin yapılmasını da öneren, sırf bu yüzden daha da öenemli bir metin olmuş.
    Ben eleştirilere katılıyorum. Elbette yazılanları “bir eleştiri” olarak okuyup katılmayanlar, bir bölümüne katılıp bazılarını doğru bulmayanlar da olabilir. Zaten görüş açıklamanın böyle bir sonucu, tartışma ortamını ilerletici bir rolü vardır.
    Ancak aynı yazının facebook ta gördüğüm kadarıyla gelen cevaplarının bazılarında “Gezi olaylarında iyi tavır koymuş oda” için bu eleştirilerin ‘şimdi’ yapılması bir miktar tedirginlik yaratmış.
    Kol kırılır yen içinde kalır sözüne uygun demokratlık yapanlar olumsuz tarafların gösterilmesini istemiyorlar tabi ancak bu yolla kendilerini düzeltme kabiliyetinden de vazgeçmiş oluyorlar.
    Sonra, belli dönemlerde iç eleştiri yapmayı “içinde bulunan zamanla” daraltmak,kısıtlamak, hasssas dönemlerde eleştiriyi dinlemek yerine yapanları bir şeylerle ilişkilendirmek gibi, son bir ayda Gezi protestoları sırasında başta başbakanın kendisinden ve sonra onun medyasından iliklerimize kadar ürpererek izlediğimiz ve hazzetmediğimiz yöntemleri demokrat kesimler ve mimarlar da terk etmelidir kanımca.
    R. Gökçeli’nin tespitleri somut. Madde madde konmuş. Cevabı olan da madde ortaya koymalıdır.
    Her maddeyi okuyalım ve “gerçekte böyle değil mi?” diye soralım.
    Hayır odanın bu maddelere karşı bir izahatı, bizim bilmediğimiz bir arka planı varsa açıklamasını elbette bekleriz. Hep aynı kanal TV, diğer medyanın mimarlara kapılarını kapatmış, sırf o kanalın açmış olmasından mı sadece? Diplomalar mesela, son yıllarda anlamından bir şey yitirmedi mi? Bu durum mimarlık pratiği ve mezun olacak binlerce mimar için bir sorun değil mi? Dünyadaki gelişim ve kaçamayacağımız bir zorunluluk mu bu uygulama? Ya da bu kararlar karşısında “bir şey yapılmadığına göre” en faydalı şey yıllarca stajyer mimar kalma uygulaması mıdır?
    Sorular, sorgulamalar çoğaltılabilir. Oda konusunda herhangi bir eleştiri geldiğinde “şimdi zamanı mı?” tadında öfkelenen abiler için en çok üzüldüğüm şey, adaletsiz bir seçim oyununu artık içselleştirmiş olmalarıdır. Aslında herkesin “ellerini birleştirebileceği” güvenli bir mimarlık örgütü de bu yüzden buharlaşıyor. Sanırım bundan da geri dönüşleri yok…
    Hasan Kıvırcık

  14. Ahmet Uslu

    Bir çok şeye alışığız aslında fakat şu diploma işi, ünvan meselesi hani bu tmmob ve oda geleneği ezberleri içinde yenilir yutulur şeyler değil. Bir bardak suyla aspirin niyetine yenilere içirdiler açıkçası. Ülkenin gündemi hep yoğun, hep gericiler, anaplılar akepeliler geliyor falan havaları yanında, bu cansiparene cephe savunması yapıyormuş gündemleri sırasında, avrupabirliği ace şartnameleri derken diplomayı eğitim sertifakası haline getiren neoliberal programın tam da ana damarını oda aracılığıyla sisteme monte ettiler. Bu işlerin içinde olup da on onbeş senedir devam edenler başlangıçtan bugüne ne değiştiğine baksa uyanır aslında.

    Bu deveyi gözle görünmez kılan kent menkıbeleri, şehir koruma efsaneleri, iptal davaları sansasyonlarıydı.
    Herşey için geçmiş olsun

  15. Murat Artu

    Mimarlar Odası son 25-30 yılında, mimarlık gibi basit konularla yerine daha ulvi konularla ilgilenmeyi seçmiştir. Kendi ifadeleri ile; “Bina yapmak, kapitalizme hizmet etmenin bir yolu” olarak nitelendirilmiş, ancak bütçesinin %85 ini Kapitalizmin hizmetçilerinden alınan komisyonlarla oluşturmuştur. Odacılık diye yeni bir meslek disiplini yaratmış ve beslemiştir.

    Kanımca batırdıkları ODA yeniden yapılanmalı ve adıda MİMARLIK ODASI olmalıdır. Çünkü bu Odacı mimarların mimarlıkla uzak yakın ilgisi yoktur.

  16. Ali Usta

    Mimarlık tasarım özgürlüğüne ve tasarımın serbestçe sunulmasına ve tartışılmasına dayalı açıklık gerektiren, telif haklarına dayalı bir sanat alanıdır. Bireyseldir, kamu yararı da bu bireysellikten çıkar. Kamu yararı projenin yaratıcılığının mesleğin uygarlık değerleri içinde oluşur. Bunu yukarıdan inme kurallarla yasalarla hele hele mimarlığın yanından bile geçmemiş insanların keyfiyle düzenlerseniz birileri de gelir sizin sahte şatolarınıza el koyar. Sizi bu yolla kendine köle etmeye çalışır.
    Bu gün Türkiye’de mimari açıdan nitelikli sayılabilecek örnek gösterilecek mesala mimdap’da sunulacak proje yok gibi ise bunda mimarlar odasının son yıllardaki yönetiminin sorumluluğu büyüktür. Ayrıca şu oda alımlarının şeffaflaşması da artık bir zorunluluk olmuştur. O zamana kadar yoksul olan sekreterlerin zenginleşmesinin açıklanması da.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir