Beni bu evler mahvetti!

6 Dakika Okuma Süresi

ORHAN TEKELİOĞLU / Radikal 2

‘Yemekteyiz’, ‘Yemeğe Bizdeyiz’, ‘Tadında Aşk Var’ gibi programların evlerinde gezinti.

Orhan Veli’nin şiirindeki gibi, yeni Türkiye orta sınıfının ekranlardan yansıyan ev hâlleri iç karartıyor. Bu evler hangi programlarda mı? “Yemekli-gizli ahçılı-aşklı” (Yemekteyiz, Yemeğe Bizdeyiz, Tadında Aşk Var) üç versiyonu olan yemek temelli popüler reality şovların gerçekleştiği evlerde, yeni orta sınıfın oturma mekânları, mobilya seçimleri, biblo ve aksesuar zevkleri görünür hâle geliyor. Kanal logolarına dikkat etmeden izlerseniz aynı anda yayınlanan bu programları kolayca karıştırabilirsiniz, çünkü evler aynısının tıpkısı! Tabii ki gelir düzeylerinde, sosyolojik profillerinde ufak tefek farklar var, yine de bu insanlar dış dünyaya evlerini göstermek istiyorlar. Pek yoksul olmadıkları anlaşılıyor, hatta evdeki eşyalara, altlarındaki arabalara bakarak bazılarının orta sınıfın bile üstünde olduğu söylenebilir, ama ruhlar ortak, kolayca görünen bir beğeni örtüşmesi var. Hatta daha da ileri giderek bu evlerin bazı dizilerdeki evlerle de benzeştiğini, neredeyse aynı tasarımcı tarafından tasarlandığı bile söylenebilir.

yazyyorum.jpg

Ekranda “taklit evlerin” aksi var, evlerdeyse içbükey bir yeknesaklık. AB Grubu bayılıyor zaten bu programlara, demek ki gizli açık birbirlerinin evlerini gözleyip birbirlerine benzemeye çalışıyorlar. Bu evlerin neye benzediği, nasıl kullanıldığı (neticede önce konukları karşılıyor, masada yemek yiyor, sonra koltuklara geçiyor, en sonunda “raks” ediyorlar) sorularının çok önemli olabileceği kanısındayım. Çünkü bu evler yeni merkezin kültürel beğenilerini yansıtıyor. Önce biraz gözlem, sonra da kuramsal ipuçları yakalamaya çalışalım.

Yerler lamine parke

Yeni ev mimarisi ve dolayısıyla tüketici tercihi ile ilişkili olmalı, eskinin konuklar gelmedikçe açılmayan, mobilyalarının üstü örtülü, biraz da kasvetli olan izole “misafir odaları” çoktan yok olmuş. Yeni orta sınıf, uzun boylu apartmanlarda (yeni toplu konut alanlarında) yaşıyor, hemen hepsinin çelik kapılı daireleri, küçücük holleri, ayakkabılar çıkarılmadan girilen kocaman salonları var.

Sadece salon değil, kanapeler, koltuklar da kocaman; yerler lamine parke, üstünde genellikle soyut desenli bir halı (güzelim Bünyan halıları sizlere ömür olmuş), duvarlarda soyut röprodüksiyonlar ya da, daha da fenası, o bildik “doğa manzarası” resimlerden var. Oturma grubunun hemen arkasında, kamera yaklaşınca, ev sineması hoparlörleri fark ediliyor ve yeni ev mekânın olmazsa olmazı olan irice bir plazma ya da LCD TV duvara yaslanmış size bakıyor. Sıkça mobilya değiştirildiğini ya da son “trendler” yakından izlenildiği duygusu uyandıracak kadar “yeni” görünüyor eşyalar, mekâna entegre olabilecek herhangi bir “eski eşya” yok, bunun bir anlamı olmalı. Ayrıca kitap falan da görünmüyor etrafta, kütüphaneye benzer her şeyin içi gösterişli yemek takımları, alacalı bulacalı bardaklar, yaldızlı vazolar, biblolar, figürler, mumluklarla dolu. Bu evlerde gelişkin bir kiç beğenin hükümranlığı hiç bitmiyor, sehpa üstlerinde mutlaka bir iki “başyapıt” oluyor, ama yetmiyor bazen tavandan aşağıya bir “başyapıt” da sarkabiliyor, bazen birkaçı duvarda iftiharla duruyor. Neyse, sevenlerin arasına girmeyelim, mobilyalara geçelim.

Genel olarak iki eğilim var, ya açık pastel renklerden oluşan “modern” stil ya da insanın içini en bayıltanından koyu renkte, varaklı mobilyalarla oluşturulan “klasik” stil. Gençler ve yeni evliler daha çok açık renkleri tercih ediyor, hatta bazıları, tüm temizlik takıntılarını azdıran cinsinden “beyaz” hastalığına tutulmuş durumdalar. Mobilyalar beyaz, duvarlar beyaz, giyilen elbiseler beyaz, bu evler hastanede olmadığına göre, hasta kim? Viktorya çağının püriten ahlakını simgeleyen “beyazın”, bir iki yüzyıl kadar (!) sonra, memleketimizde arzı endam etmesiyle “yeni muhafazakârlığın” bir ilişkisi mi var acaba? Sürekli titizleniyorlar zaten, bazıları tabakta kıl görünce anında fenalık geçiriyor, “hijyen” sözcüğüne özel bir ilgi gösteriyor, yerli yersiz sürekli kullanıyorlar.

Daha da yukarı tırmanmak, “monden” olmak için delice çırpındıkları ortada. Trabzon’da oturup Meksika salatası yapmak istiyorlar, hatta “jülyen” doğramayı bilmeyen “köylü” yarışmacı ile inceden kafa buluyorlar. Ama kameralara ara sıra yansıyan annelerini, masadaki konuşmalardan evde küçükken ne yediklerini, hangi mahallelerde oturduklarını, kısacası “geldikleri evleri” gizleyemiyorlar. Aslında yeni Türkiye’nin “tırmananları” bunlar, yoksul ve az eğitimli ailelerden geldikleri için evlerinde babadan kalma eski ama gösterişli eşyaları yok, daha da önemlisi, böyle bir mobilyayı salonlarına sokmayı akıllarına bile getirmiyorlar. Batı’daki anlamında “burjuva” değiller, eski elite asla mensup olmamışlar, iyi okullarda, kolejlerde okumamışlar, çoğunluğu üniversite mezunu değil, edebiyatla, sanatla ilgilenen arkadaşları da pek olmamış, klasik müzik konserlerine hiç gitmemişler. Evlerinde Fazıl Say CD’leri yoktur ama hepsi birer Sezen Aksu fanatiği, Recep İvedik’i mutlaka görmüş, herhangi bir popstar yarışmasında SMS yollamış, İbo Şov’u izlemektedirler. Bu evler, bu insanlar popüler kültürle yoğrulmuşlar.

Bayağı da iddialılar, bilmeseler bile bilirler; moderndirler aynı anda geleneksel; milli manevi değerler onlardan sorulur, tabii ki arkadan iş çevirme, her şeyi kendine yontma da. Hem kitleler hâlindeler hem de kitle içinde “bencil”; en güçlü oldukları yan ve en büyük çıkmazları bu. Çünkü benziyorlar birbirlerine ve içlerinden çıkacak, tapınacak bir benzerlerini arıyorlar. Alın size yeni şehrin “hüdayinabitleri”, yeni Türkiye orta sınıfının as elemanları. Aslında bir lidere muhtaçlar, mobilyalarına, kılıklarına, konuşmalarına, evlerine bakarsak, bir kiç üstadı “tasarımcı” buldukları ortada. Bir yandan meraklanıyor soruyorum: Acaba siyasetteki liderleri kim ya da kimler olacak? Öte yanım cevap veriyor: Meraklanma, siyaseten “milliyetçi muhafazakâr” da olabilirler, “muhafazakâr demokrat”, hatta “sosyal demokrat”, emin ol, hiç fark etmez. Burjuva olmayacakları, kitap okumayacakları ortada…

2 Yorum

  1. olcay karaca

    halen süren bu program ne insanlar arasında bir gelişmeyi ve güzel şeyleri ne de adı üzerinde konuşulan yemekleri öne çıkarıyor. bayağı bir çekişmeyi, kişisel bencillikleri sergiliyor.

  2. Mustafa Sabri Önçler

    inanılmaz aslında, kültür hayatımızın ne kadar tesadüfi oluştuğunu buradan da görebiliriz. her ortamda baskın bir “moda” ve hiç bir kültürel geri beslemeye dayanmayan şeyleştirilmiş nesnelerle dolu evler yeni yaşamın beyenilen unsurları haline geliyor. eskilerde “misafir odası” kavramı vardı ve bu geleneksel misafir odasından farklı olarak en cici mobilyaların, kullanılmayan eşyaların olduğu, hatırlı misafirlere açılan mekanlardı. şimdi bu aşıldı ama kitch olmaktan kurtulamayan yaşama mekanları hayatımızı doldurdu. mobilya üretimi de bu eğilimlere göre yapılıyor sonuçta.
    yazarın söylediği gibi kullanılan biğr eski yok bu evlerde, kişsel tarihler yok, modalar, trendler var. tüketim kültürünün getirdiği son nokta belkide.
    yemekteyiz programları bu açıdan iyi oldu ve bugünün sahici insanını yaşam çevresiyle görmüş tanımış olduk.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir