Başbakan’ın Taksim’e çağırdığı ruh ve onarılan tarih

12 Dakika Okuma Süresi

Abbas Karakaya

Elli yıl sonra İstanbul diye bir şehir kalmayacak. Zaten kalmadı. İstanbul’un karakterini meydana getiren küçük meydancıklar… Oralarda küçük bir cami, çeşme, çeşmenin yanında bir kahvehane, orayı gölgeleyen bir iki ağaç… Bunların hiçbiri yok. Koca koca çınar ağaçlarını kestik. Muhafaza edilseydi kıyamet mi kopardı? Prof. Dr. Semavi Eyice, röportaj: Neşe Mesutoğlu. Yazarların İstanbul’u (Pozitif Yayınları, Kasım 2012, s. 53)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı Düzenleme İnşaat Projesi AKP’nin kentsel rantı bölüştürüp dağıtma planından başka bir şey değildir. Mimarlık ve şehir planlamasının çağımızda ulaştığı düzey ve yarattığı kavramları kâle almadan, kentsel dönüşüm adı altında dayatılan, insanları evlerinden yurtlarından eden, hak-hukuk tanımazlığıyla meşhur bu rant dağıtım projeleri içinde Taksim projesinin ayrı bir önemi var. Taksim Meydanı’ndaki yaya ve araç trafiğini düzenlemeyi öngören bir inşaat projesi olarak sunulsa da, bu proje, daha derinlerde, AKP’nin Cumhuriyet rejimiyle giriştiği hesaplaşma yolunda rövanşist duygularla kotarılmış, tümüyle ideolojik ve siyasi bir projedir. Bunun böyle olduğunu projenin asıl mimarı RTE’nin sözlerinde bulabiliyoruz. Örneğin, yakınlarda, 14 Kasım 2012’de partisinin İl Başkanları toplantısında, Taksim Topçu Kışlası’nın yeniden inşaa edilmesine atıfla RTE şunları söylüyor: “Taksim’de yıkılan tarihi yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Karşımıza ilk çıkan CHP oldu”; “Köşe yazarları yazmaya başladı. Ne yazarsanız yazın, Taksim’i tekrar ruhuyla buluşturuyoruz”. RTE’nin alıntıladığımız sözlerinde geçen “yıkılan tarih” ve “Taksim ile buluşturulmak istenen ruh” ifadeleriyle ne kastettiğini anlamak için yeniden inşa edilmek istenen Topçu Kışlası’nın tarihine bir göz atmalıyız.

TOPÇU KIŞLASI VE 31 MART
Taksim Projesinin iki büyük ayağından biri, meydandaki taşıt trafiğinin yeraltına indirilmesi, öbürü ise tarihi Taksim Gezi Parkı’nın yok edilerek yerine eski Topçu Kışlası’nın ihya edilmesidir. Topçu Kışlası tarihimize padişah ve şeriat yanlısı bir ayaklanma olarak geçen 31 Mart Olayı’ndaki yeriyle bilinir. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, 13 Nisan 1909’da başlayan bu ayaklanmada Topçu Kışlası’nda kalan alaylı çavuşlar, subaylarına karşı ayaklanarak, kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Meclis üyelerine ve İttihatçı subaylara buldukları yerde saldırıp öldürmüşlerdir. Bu karşı devrimci isyan, Selanik’ten gönderilen Hareket Ordusu tarafından 27 Nisan 1909’da bastırılmış ve dönemin padişahı II. Abdülhamit tahttan indirilmiştir. İsyan sırasında harabeye dönen kışla, isyandan sonra önemini yitirmiş, askeri olmayan amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır. Kışla 1937’de yıkılarak, Cumhuriyet tarihinin simgesel bir mekânı, halka açık bir parka dönüştürülmüştür.


Taksim Topçu Kışlası’nın tarihini özetlediğimiz malum yeri ve RTE’nin yukarda alıntıladığımız sözlerini dikkate alarak “onarılmak istenen tarih” ve “Taksim’e geri çağrılan ruhun” bir Osmanlı’ya dönüş özlemi olduğunu; dönüşe, onarıma konu olan nesneye -Topçu Kışlası- bakarak bu özlemin Osmanlı’nın dinsel ve militarist anlayışına yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Bir adım daha atarak, RTE’nin otoriter, ötekileştirici ve gerilime odaklı siyaset üslubu, genel kültürü, siyasi kariyeri ve “dindar ve kindar” nesil yetiştirme arzusunu da hesaba katıp daha açık konuşursak: Taksim Projesi bir bütün olarak AKP’nin, şeklen olmasa da ruhen geri getirmeye çalıştığı tek adam, tek din (mezhep) ve tek etnisiteye dayalı; kişiyi yurttaş değil, kul olarak gören padişahlık ve halifelik rejiminin Taksim Cumhuriyet Meydanı ve çevresine damgasını vurmak istemesinin plan-projesidir.

‘BEN YAPTIM OLDU’CU ZİHNİYET
Uzlaşmaya kapalı, “ben yaptım oldu”cu bir zihniyetin ürünü Taksim Projesi tuhaf bir belirsizlikle maluldür. Durum şu: Projenin baş mimar ve savunucuları RTE ve KT (Kadir Topbaş) Kışla’nın projedeki varlığı konusunda açık ve kesin konuşsalar da, Kışla inşaatı bittikten sonra bu yapının işlevi, yani nasıl kullanılacağı konusunda net değildirler. Daha doğrusu, bu konuda belirsiz olmayı benimsemiş bir tavırda görünüyorlar. Mesela, KT, yakınlardaki bir konuşmasında “Taksim’e inşa edilecek Topçu Kışlası projesinin 2. ve 3. etap detayları net değil” diye konuşurken; RTE, yukarıda alıntı yaptığımız, kentsel dönüşüm ve yıkıp yeniden yapmanın erdemlerini uzun uzun anlattığı aynı konuşmasında Topçu Kışlası’nın ne amaçla kullanılacağına dair bir ipucu bile vermemiştir.

Projenin inatçı ve ısrarcı savunucuları RTE ve KT bu konuda kamuoyunu bilgilendirmekten kaçınsalar da, yeni Kışla’nın işlevine dair ortalıkta bir dizi tahmin, spekülasyon ya da rivayet dolaşmaktadır. Bu tahminlerden en çok duyduğumuz ikisini not edersek; kimilerine göre Kışla, içinde tiyatro, dans salonları, kütüphaneleri ve hatta kent müzesi de olan muazzam bir kültür ve sanat merkezi olacak. Kimilerine göre ise artık istanbul’da görmekten bıktığımız, her adım başı dikilen bildik-tanıdık AVM’lerden biri olacak. Ayrıca, yapının geniş avlusunun gündüz buz pateni, akşamları konser alanı olarak kullanılacağı basında yazılanlar arasında.

1 MAYIS’A DA KAPANACAK

Yeni Kışla’nın işlevi her ne olursa olsun, Taksim Meydanı artık halkın doğaçlama sevinç gösterilerine, protestolara, 1 Mayıs kutlamalarına, imza kampanyalarına, basın açıklamalarına, törenlere vs kapatılacak veya bu tür etkinliklere çok ciddi sınırlamalar getirilecektir. Bu da Taksim’i Taksim yapan ruhun öldürülmesi demektir. Ayrıca bu sınırlamalar, meydanı ehlileştirme girişimleri meydanı ıssızlaştırırken Taksim ve çevresindeki renkli ve sivil hayata büyük bir darbe vurup daraltacaktır. Kısaca, Taksim, Türkiye’nin Demokrasi Meydanı ve bu arada, dünyanın en önemli ve canlı meydanlarından biri olmaya veda edecektir.

Olası yeni haliyle Taksim Meydanı’nın neye, nasıl bir yere benzeyeceğini tahayyül etmede zorlanıyorsanız, Taksim Meydanı’na sadece on dakika uzaklıkta, şimdiki adıyla Kongre Vadisi denilen alana gidin. Bir zamanların, çok değil, üç beş yıl öncesine kadar Muhsin Ertuğrul Sahnesine (önündeki açık alanda üniversitelerarası bahar şenlikleri yapılırdı) ve Spor Sergi Salonuna ev sahipligi yapan o canlı yerin, açık alanın soğuk mermer bloklarla kaplandığını, kentten koparılıp nasıl kendi haline, yalnızlığa terk edildigini görün. Taksim Meydanı da ne yazık ki böyle iç sızlatan, atıl, beton bir alana dönüşecek. Dahası, Tarlabaşı ve Gümüşsuyu yönündeki tüneller nedeniyle iki yanı “uçurumla” kuşatılmış bir çeşit yarıaçık cezaevine benzeyecek.

“Ben siyasetle ilgilenmem, ben günlük hayatımı nasıl yaşadığıma bakarım; sizin bu yazdıklarınızın da fanteziden öte bir değeri yok” diyorsanız, o zaman Taksim Projesine günlük hayat ve ihtiyaçları perspektifinden bakarak hayatımızın nasıl etkileneceğini anlamaya çalışalım.

II. TAKSİM PROjESİ TAMAMLANDIĞINDA TAKSİM’DE GÜNLÜK HAYAT

1.Gezi parkı elden gidecek. İstanbul’un elde kalan en son yeşil alanlarından, civarın deprem çadırı açılabilecek tek doğru dürüst alanı yok edilecek. Orada artık ne bir piknik yapabileceğiz, ne de Boğaz’ı gören çay bahçesinde açık havada çay içip sohbet edebileceğiz. Yaşlıların soluklandığı, aşıkların buluştuğu, çocuklarımızın, torunlarımızın düşe kalka oynadığı bu doğa parçası artık olmayacak. Kesilecek, yetmiş-seksen yaşındaki koca çınarların ahı ve çığlığı İstanbulluyu kargışlayacak ve doğaya karşı yapılacak bu hayınlık ve tahribat İstanbul’a uğursuzluklar getirecek.

2.Tüneller hiçbir işe yarayamayacak: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Danışmanı Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı’ya göre Türkiye’deki her 5 araçtan biri İstanbul’da, İstanbul’da her gün 600 yeni araç trafiğe çıkıyor ve İstanbul’da şu an (Ekim 2008 itibariyle) 2.5 milyon araç trafiğe kayıtlı, bu sayının 1.5 milyonunu otomobiller oluşturuyor. Sayıların böyle anormal yüksek olduğu ve bu hızla arttığı bir şehirde trafik yeraltına alınsa ne olur, yer üstünde gitse ne olur?! Sözün özü, Ankara’nın bu konudaki tecrübesi sabitken, tarih tekerrür edecek, yani Taksim Meydanı’nın altından geçirilecek tüneller trafik akışını hızlandırmayıp doğal ve tarihi dokuyu yaralayacak, görsel kirlilik yaratacak ve güvenlik sorunlarına sebep olacak. Yani kaynak israfından başka bir işe yaramayacak. Ama ne yazık ki tünellerin zararları bunlarla bitmeyecek.

3.Solunum kaynaklı rahatsızlıklar artacak: Çünkü tünellerde otobüs, dolmuş, taksi beklerken tünellerin az oksijenli, bol zehirli ve dumanlı havasını soluyacağız. Başka bir deyişle, trafiğin yeraltına alınmasıyla duraklar da yeraltına, tünellerin içine alınacak ve metrobüs hattı duraklarında tanık olduğumuz hınca hınç kalabalıklar oluşacak ve hep beraber tünelin içindeki pis havayı solumak zorunda kalacağız. Kapalı alandaki araç gürültüsü de cabası. Tüm bu kötü koşulların vücudumuzu, sinirlerimizi nasıl kötü etkileyeceği, nasıl hasta edeceği çok açık değil mi? Çizdiğim bu resmi abartılı bulanların Taksim’e çok da uzak olmayan Saraçhane’deki Haşim İşcan geçidine uğrayıp orada, çok değil, sadece beş dakika kalmalarını öneriyorum. Tünellerde geçirecekleri saatlerde nasıl bir eziyete maruz kalacakları konusunda bir fikir sahibi olurlar o zaman. Yalnız, Taksim Meydanı projesindeki tünellerin Haşim İşcan tünelinden kat be kat daha derin ve daha uzun olacağı ve rampalar içereceği de unutulmasın.

4.Çevre esnafı zarar, iflas edecek, ettirilecek: Tüneller, tünel girişleri yayaların yürüdüğü kaldırımlar ya yok edilerek ya da daraltılarak inşa edilecek. Bunun sonucu olarak o kaldırımda kenarlarında kurulu dükkanların önünden daha az insan geçecek ve alışveriş edecek ve bunun sonunda o işyerleri zarar edecek, küçük esnaf iflasa sürüklenerek dükkanlarını kapatmak zorunda kalacak. Zaten halihazırda inşaata mani olmayan dükkanların da paravanlar içine alınması, bölge esnafını göçe zorlamak için yapılan bir uygulamadır. Daha şimdiden birçok dükkan kapısına kilit vurmuş, yüzlerce insan işsiz kalmıştır.

5.Taksim Meydanı’na ulaşmak zorlaşacak: Yeraltından meydana ulaşmak için uzun asansör veya yürüyen merdiven sıralarına girmek zorunda kalacağız. Bütün bunlar açık havada yürüme zevkimizi elimizden aldığı gibi hem enerji hem de zaman kaybettirecek bize. Engelli ve yaşlıların Taksim ve civarına ulaşmaları da bir o kadar zorlaşacak. Harbiye, Elmadağ tarafından ya da Gezi parkının içinden geçerek, yürüyerek düzayak Taksim (Cumhuriyet) Meydanı’na ulaşmak zevki artık tarihe karışacak.

HALİHAZIRDAKİ OLUMSUZ ÖRNEKLERE BAKIN

Taksim projesi bu haliyle tamamlandığında hayatımızdan çalıp götürecekleri ve sebep olacağı geri dönüşü ya imkânsız ya da çok zor fenalıkları özetlediğim bu beş maddeyi ikna edici bulmayıp “dur hele, proje bir tamamlansın, ondan sonra konuşuruz” diyenler için bir Afrika atasözünü hatırlatmak isterim: “Aklı kıt olan iki ayağı ile ölçer denizin derinliğini.”

Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi diye de yutturulan bu projenin sonuçlarını tahmin edebilmek için o kadar çok olumsuz örnek ve acı tecrübe varken -İstanbul’daki taşıt sayısı ve anormal trafiği, Harbiye Kongreler Vadisi’ndeki meydanın durumu, Ankara’da denenmiş yeraltı tünelleri, İstanbul’daki Haşim İşcan geçidi ve acınası duruma düşürülen Eminönü Meydanı ve bir sürü işlevsiz, işe yaramayan alt geçit ve tünel vs. varken- hâlâ bu projenin sonunu, sonuçlarını bekleyip karar vermek kötü niyet değilse, bu projeden öyle ya da böyle nemalanmak demektir; eğer nemalanmıyorsanız, o zaman atasözündeki durum yaşanıyor demektir. Çünkü toprak kokusuna hasret kalmış İstanbul insanının çimen ve ağaç yerine betonu; açık, temiz hava ve oksijen yerine eksoz dumanı ve tünel karanlığını seçmesini başka türlü anlamak, anlamlandırabilmek çok zor.

Kaynak : Birgün

3 Yorum

  1. Emin Koç

    Bence Taksimde proje filan yok. Adamlar kafalarına göre abuk perdeler yapıyorlar, yol daraltıyorlar, kazı yapıyorlar, su/doğal gaz patlatıyorlar. Yani karakucak giden, manyak bir durum var ortada. Sonumuz hayrola.

  2. Lalehan

    Yeni Taksim hiç kimsenin tam olarak anlamadığı bir proje. Bugün mesela İnci boşaltılıyor. Söylenecek söz bulamıyorum. Olmayan bir kışlayı yapmaya çalışırken geçmişten günümüze bir kültür gibi olan İnci yi söküyorsun. Anlaşılmaz saçma birşey.

  3. Anonim

    Dinci alaylı subaylar sadece 18 Mart ayaklanmasının değil aynı zamanda şimdi Bulgaristan’da kalan bir çok yerin kaybedilmesinin de sorumlusudurlar. Harbiyeli subayların yönetimindeki orduya karşı
    Bulgarlara destek olmuşlar istihbarat taşımışlardır. Din adamlarının peşine takılan alaylı subaylar Osmanlı imparatorluğuna da son darbeyi vurmuşlardır. Onların Balkan bozgunlarındaki sorumluluğu çok büyüktür.
    RTE bunu da o yapmak istediği topçu kışlasının bir tarafına yazdırsın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir