MUSTAFA POYRAZ (*) / Birgün
Banliyölerde son yıllarda yaşanan ayaklanmaların politik etkileri ölçülemeyecek kadar derindir. Öncelikle, Fransa’nın şimdiye kadar gösterilmeye çalışıldığı gibi kendi içinde sosyal dengeleri kurmuş, yabancı sorununu halletmiş görünümü bir anda tartışma konusu oldu. Gettolaşmayı inkâr eden anlayış önemli bir darbe yedi

Fransa’da banliyölerdeki ilk ayaklanmalar 1981 yazında Lyon şehrinin kenarlarında kendini gösterdi. Araba ve kamuya ait bazı yerleri yakma veya tahrip etme, polisi mahalleye sokmama gibi biçimler alan bu tür yerel ayaklanmalar aralıklarla birçok kenar mahallede gündeme geldi ve bastırıldı. İki yabancı kökenli gencin ölümü üzerine patlak veren 2005 Eylül ayındaki başkaldırıysa, kendini çok daha değişik biçimde, genel bir ayaklanma olarak ortaya koymuştur. Üç hafta boyunca durdurulamayan eylemler, üç yüz dolayında yerleşim merkezini sardı. Polisin verdiği bilgiye göre, yaklaşık 9.000 araba yakıldı, 3.000 kişi sorgulanıp, 600 kişi tutuklandı. Onlarca kamu binası, okul ve özel şirket yakıldı. Araştırmalara göre, ayaklanmaya katılanların yaş ortalaması 15’le 17 arasındaydı. Banliyölerde yaşayan binlerce genç bu direnişleriyle, kenar mahallelerdeki toplumsal huzursuzluğu dünyanın gözü önüne serdiler, bu sadece kenar mahallelerdeki bir huzursuzluk değil, Fransız toplumunun yaşadığı çelişkilerin bir biçimde dışavurumuydu.Banliyölerdeki ayaklanmaya yol açan nedenlerin başında hiç kuşkusuz, yoksulluk, kökene dayalı ayrımcılık, sosyal ve politik dışlama ve sömürgecilikten gelen ilişkilerin belli mekânlarda üst üste birikmesi geliyordu. Hem kültürel olarak hem de maddi yaşam koşulları itibarıyla birbirine benzeyen yabancı kökenli insanların aynı yerleşim bölgelerine itilmeleri, komünoter yapıya dayalı bir ilişki ağının ortaya çıkmasını kaçınılmazlaştırır. Devlete ve yerel yönetimlere karşı gösterilen tepkiler, bu atılmışlık halinin çeşitli biçimlerde dışa vurumundan başka nedir ki? Çoğunlukla, birdenbire alevlenen bu tepkiler, politik bir örgütlülük halinden tamamıyla uzak bir biçimde, her türlü yozlaşma ve sapmaya açık bir karakter sergilerler. Sınıfsal ve etnik temellere dayanan kentsel ayrışmanın açıkça sergilendiği, bireye dayalı ilişki normlarından uzaklaşılarak, mahalle baskısının yeniden inşa edildiği Fransız banliyölerinde ayaklanmalar, hem sınıfsal hem de etnik temelli bir yapı arz eder.
Sosyalleşme Alanlarının Daralması
İşin en göze çarpan yanı da, sosyal ve ekonomik zorunluluktan dolayı bir arada oturan yoksul kesimlerin, bu durumdan çıkış umudunu da yitirmiş olmasıdır. Birkaç yıl boyunca işsiz kalıp, sosyal kurumlara tamamen bağlı hale gelen insanlar, bu durumdan kurtulabilecek dinamiği yaratabilme yetisini de kaybetmişlerdir. Sadece işsizler ordusunu değil aynı zamanda yersizler (toplumda bir yer sahibi olma anlamında) ordusunu da oluşturur bu kesim.
Dikkatle incelenmesi gereken olgulardan biri de, bu bölgelerde yaşayan çocukların ve gençlerin sosyalleşme normlarının diğer kesimlerinkinden tamamen uzaklaşmış olmasıdır. Çocuklar, sokağın bile olmadığı, ev aralarında, beton yığınlarının içinde, hiçbir kültürel etkinliğe katılma imkânı bulamadan, kendi kendilerine sokakta büyüyorlar. Toplumun diğer kesimlerinde, çocuğun her anının rasyonelce hesaplanıp organize edildiği ve küçük yaştan itibaren çeşitli kültürel ve sportif aktivitelerle beslendiği bir durum söz konusu iken, kenar mahallenin çocukları, zamanlarını sınırlı bir mekânda ve toplumun diğer alanlarına kapalı bir ilişkiler sistemi içerisinde harcamaktadırlar. “La galere” kavramıyla ifade edilen bu boşlukta bulunma durumu, çocukların okula ve devlet kurumlarına karşı olan tepkisini anlamamıza yardımcı olabilecek önemli bir faktördür.
Giderek gettolaşan banliyö kültürünün etkisiyle, toplumsal normların dışında yetişen bu çocuklar, okuldaki ilişkileri de kendi oluşturdukları normların içerisine çekiyorlar. Orta sınıfın çeşitli biçimlerde yabancı çocukların çoğunlukta olduğu bölgelerden uzaklaşmaları yoksulları ve yabancıları hassas bölgelerde kendi başlarına bırakmış, buralardaki okullar da adeta ikinci sınıf konumuna düşmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığı “olumlu ayrımcılık” yönündeki kararlar ve uygulamalar bu gelişimin önünü kesmeye kâfi gelememiştir.
Yeni Denge Unsurlarının Oluşumu
Kenar mahallelerde oturanlarla iktidar mercileri arasındaki kopukluk da önemli bir olgu olarak analiz edilmelidir. Yabancı kökenlilerin ne partilerde ne de devlet kurumlarında gözle görülür bir varlıklarının olmadığı herkesin kabul ettiği bir olgudur. Bu bölgeleri toplumun diğer kesimlerine bağlamayı kolaylaştıracak, yoksul kesimin de temsil ediliyor olma duygusunu uyandıracak yerel militanlar hemen hemen yoktur. Devlet ve yerel yönetimler, bu bölgelerle olan bütün ilişkilerini sosyal hizmet sektörünü oluşturan değişik mesleklerden gelen görevliler aracılığıyla düzenlemektedir. Kenar semtlerde oturan insanların, kendilerini siyasi anlamda meşru bir pozisyonda hissedebileceği bir dayanak noktası kalmamıştır. Bu alanlar, politik tartışmaların tamamıyla dışına itilmişlerdir. Yabancıların mahalli seçimlere katılım hakkı bile sağlanamamıştır. Kenara atılmışlık ve sosyal olarak faydasız olma duygusu, bu insanları kendi içlerine kapanarak bir varlık oluşturmaya itmiştir. Castoriadis’in de dediği gibi geleceğin kapalı olduğu bir durumda, çıkışı geçmişte arama öne çıkar. Geleneklere ve dine yeniden dönüş eğiliminin artması, toplumun, insanlara yeni perspektifler sunamadığının açık bir işaretidir. Yapılan bir dizi araştırma, kenar mahallelerde, sosyal hizmet görevlilerinin yanında, din temelli dayanışma ve sosyalleşme yerlerinin önemli bir ağırlık kazandığına işaret eder. Böylece İslam, Fransız banliyölerinin denge unsurlarından biri olarak dikkat çeker.
Gettolaşma sürecinde olan banliyölerde oturanların böyle bir yaklaşım içerisine girmeleri anlaşılır bir durum, ancak devletin ve yerel yönetimlerin bu gelişmeyi onaylayıcı bir pratik içerisine girmeleri ve bu gelişmeleri hızlandırıcı bir yönde adım atmaları çok ilginç bir gelişme. Seksenli yıllarda kent politikası diye isimlendirilen bir atılımla gettolaşmayı önleyici ve kenar mahalleleri diğer alanlara bağlamayı hedefleyen bir dizi gelişmeye şahit olduk. En temel öngörü sosyal çeşitliliğin bozulmasını önlemekti.
Komünoter Yaklaşımın Meşrulaşması
Kenar mahalleleri şehirlere bağlamakta çaresiz kalan bu girişimler zamanla sessiz bir biçimde tam tersi bir yaklaşıma dönüşür. Bunun adı konmamıştır ama toplumun normlarının dışında oluşturulan bu kendi içine kapalı mekânların açılımı ve topluma bağlanışı düşüncesi zamanla hasıraltı edilerek, onların kendi iç dengelerinin önemi öne çıkarılmıştır. Bir başka deyişle, komünoter yapı bir veri olarak kabul edilip, onun iç dengeleriyle oynayarak yeni bir eklemlenme politikası geliştirilmiştir. Tek tek bireylerin özgür bir şekilde var olma hedefi yerine, bu kapalı bölgelerin iç uyum sorunu öne çıkarılarak, gettolaşma olgusu sessizce sineye çekilmiştir. Bu yaklaşımın en iyi örneği, bu mahallelerde çalışan sosyal hizmet görevlilerinin aşağı yukarı tümünün yabancı kökenlilerden gelmesidir. “Abiler” politikası olarak bilinen bu yaklaşım, mahalle üzerinde etkinliği olan “abilerin” yerel yönetimlere bağlı sosyal kurumlarda arabulucu denilen yeni bir statüyle sosyal hizmet görevlileri olarak işe alınmaları ve kendilerinin içinden çıktıkları komünoteleri yatıştırma görevini üstlenmeleridir. Özellikle, sosyal merkezler ve gençlik evlerinde çalışan animatörlerin büyük çoğunluğu yabancı kökenli gençlerden oluşmaktadır. Erving Goffman, bunu başkaldıranı sakinleştirme görevi olarak adlandırır. Aynı etnik gruplara ait kadınlardan oluşan “aracılar” da aşağı yukarı benzer bir statüyle marjinalleşmiş bölgelerdeki aşırılıkları törpüleme görevini üstlenir. Aynı kökenden gelen insanlara dayanarak, etnik grupların kontrolünü öne çıkaran bu yaklaşım, Fransız kökenli sosyal hizmet görevlilerini giderek bu bölgelerden uzaklaştırarak, yabancı kökenlilerin toplumdan uzak tutulmasını iyice meşrulaştırmıştır.
Kamu yönetiminin, kenar mahalleleri uzakta tutarak kontrol etme yöntemi, toplumsal çelişkilerin üzerini örtmeye yetmemiş ve bu hassas mahalleler belli dinamikler yaratarak toplumdaki gerilimini ve mücadelesini yeniden su yüzüne çıkarmışlardır. Özellikle gençler, bu içe kapanmayı öne çıkaran komünoter yaklaşımın farkına varmış, marjinalliği bir kader olarak kabul etmeyip, sürekli direniş içerisine girmişlerdir. Gençlerin gösterdiği bu tepkiler, kaçınılmaz olarak, devleti ve yerel yönetimleri temsil eden görevlilerle sürekli bir gerginlik ortamı doğurur. Gençlerle yaptığımız mülakatlarda, kenar mahalle gençleri, özellikle devlet ve yerel yönetimler adına hareket eden görevlilerin kendilerini umursamadığını, adam yerine koymadığını, taleplerine kulak tıkadığını belirttiler. Bu yok sayma politikasına karşı kendini ifade etmenin yegâne yolu olarak karşı koymayı öne çıkardılar. “Eğer biz ortalığı yakıp yıkmazsak bu hapsolmuşluktan hayat boyu kurtulamayız” diyor gençlerden biri ve ekliyor: “ne elde ettiysek hep bağırıp çağırmamız sayesinde, sesimizi çıkarmadığımızda kimse yüzümüze bile bakmaz.”
Son yıllardaki ayaklanmalar da bu çerçevede değerlendirilebilir. İçişleri Bakanlığı’nın belirttiğinin tersine, ayaklanma birkaç serserinin işi değil, toplumun kenara itilmiş belli bir kesiminin isyanıdır. Fransa’da yayımlanan polis raporları gösterdi ki, olaylara karışan gençlerin ezici bir çoğunluğu (yüzde yetmişin üzerinde) hiç suç kaydı olmayan kişilerdir. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu olaylar İslamcıların kışkırttığı bir şey de değildir. Nitekim olayların cereyan ettiği yerlerdeki gözlemlerimize ek olarak başka birçok araştırmacının da tespit ettiği gibi, camiler körükleyici değil, yatıştırıcı bir işlev üstlenmişlerdir. Zaten, olayların patlak verdiği sırada, cami temsilcilerinin ve aynı kökenden gelme sosyal işçilerin dışında hiç bir kurumun yatıştırıcı bir işlevi söz konusu değildir. Bir anlamda, camilerle sosyal hizmet görevlileri belli bir süreden beri el ele çalışmaktadırlar.
Özetlersek, banliyölerde son yıllardaki ayaklanmaların politik etkileri ölçülemeyecek kadar derindir. Öncelikle, Fransa’nın şimdiye kadar gösterilmeye çalışıldığı gibi kendi içinde sosyal dengeleri kurmuş, yabancı sorununu halletmiş görünümü bir anda tartışma konusu oldu. Gettolaşmayı inkâr eden anlayış önemli bir darbe yedi. İşin en ilginç yanlarından biri de iktidar partisinin dışındaki diğer sol partilerin de sadece güvenliği temel alan ve olayın sosyal boyutlarını dışta tutan bir yaklaşım içerisinde kalmasıdır. Üç hafta boyunca, ayaklananların taleplerini şu veya bu şekilde formüle eden politik hiçbir yaklaşım ortaya çıkamadı. Sanki bütün partiler ayaklananlara karşı bir blok oluşturmuşlardı. ‘Sol’la toplumun en yoksul kesimleri arasındaki kopukluk Fransa’da da açık bir şekilde gözler önündedir. Coğrafi olarak uzaklaşmanın yanında, bu bölgeleri toplumun dışına iten en önemli faktör politik ayrışmadır. Şimdilik, hassas olarak nitelenen banliyöleri politik olarak temsil edebilecek herhangi bir gücün olmaması, ayaklanmaların gündemde kalacağının en önemli işareti olarak karşımızda durmaktadır.



1 Yorum
pınar yılmaz
gettolaşma gerçeğini bugün görmezden gelecek durumda değiliz. gelişmiş ülkelerde izlenen yöntemlerle bile daha çok kent yaşamında oluşan farklı kastların kıılabiliğini söylemek zor. birinci sebep fakirlik. ulusal gelirden daha düşük seviyelerde pay alan kesimlerin yaşamları şüphseiz farklı oluyor. buna yabancılık, yabancılaştırma, ırkçılık gibi diğer ayıraçları eklerseniz uçurum büyüyor. eskiden kapitalist üşlkelerde hayal edilen refah toplumu küresel çağda unutuldu. o refah toplumunda iyi kötü bir sosyal devlet vardı vede bazı dengeleri gözetmek üzerineydi. şimdi ise rafahın yaygınlaşması gelir adaleti gibi kavramlar ekonomik sosyal yaşamın sanki problemi değilmiş gibi davaranıyorlar. bu ise kentlerdeki sürdürülen yaşamın çatışmalar üzerine oturmasına yol açar vede açacaktır.