ELİF KUTAY / Birgün
Kapitalizm, devamlılığını sürdürmek için uyguladığı yayılmacı politikalarla 1980 sonrasında, kalkınmakta olan ülkelere yönelik sermaye hareketlerini yoğunlaştırmıştır. 1980’lerden itibaren Türkiye’deki sermaye hareketi de hızlanmış ve küreselleşmeye daha çok eklemlenme düşüncesine paralel olarak bir “küresel kent” oluşturma fikri yaygınlaşmıştır.

Bu süreçte yaşanan akademik tartışmalarda küresel kentlerde sosyal kutuplaşmaların yaşanacağına dikkat çekilmesine rağmen, küresel kent olamamanın maliyetinin de çok yüksek olacağı vurgulanmış, kentlere küreselleşememeleri durumunda sistem dışına itilecekleri ve geri kalacakları korkusu salınmıştır (Öktem, 2005). İstanbul’u küresel kent yapma adına öncü rol oynayan neoliberal politikaların oluşmasında bu korku etkili midir bilinmez, ancak küresel kent yapmak adına kentsel dönüşüm süreci adı altında gerçekleştirilen soylulaştırma hareketlerinin sosyal kutuplaşmalara yol açacağı kesindir.

RANT BEKLEYENLER VE DAĞITANLAR

İdeal bir kentsel dönüşüm çalışması sonrasında, ekonomik değeri artan kentsel alanın bu değerinin kendi yaşayanları tarafından paylaşılması gerekir. Ancak, İstanbul’da yaşanan dönüşüm süreci ile kentin yoksulları ve asıl sahipleri kent dışına itilmektedir (Yalçıntan, 2007). Kentsel dönüşüm sadece yapı cephesi ve kalitesi boyutunda ele alınmamalıdır. Tüm fiziki öğelerle birlikte, dönüşmesi ve iyileşmesi gereken sosyo-ekonomik koşullar vardır ve bu koşullardan doğan sorunların kendi merkezinde çözülmesi gerekir. Aksi takdirde, yöneticiler, mekânlara hizmet götürenler olarak değil, mekânlardan rant bekleyenler / mekân üzerinden rant dağıtanlar olarak damgalanacaklardır.

Soylulaştırma (gentrification) kavramını ilk olarak GLASS (1964), orta ve yüksek tabakadan ailelerin sıkıntılı bir yaşam süren çalışan sınıfın yaşadığı yerlere taşınması olarak tanımlamış ve o bölgenin toplumsal karakterinin değiştiğini ifade etmiştir. Bugün İstanbul’da yaşanan dönüşüm süreçleri tam da bu açıklamaya karşılık gelmektedir.

REHABİLİTASYON PROGRAMI

Avrupa Birliği’nin finansman sağladığı, UNESCO, Fransız Anadolu Enstitüsü ve Fatih Belediyesi’nin ortaklaşa çalışma yürüttüğü Fener-Balat projesi de İstanbul’u bir küresel kent yapma hedefi çerçevesinde iyileştirme ve soylulaştırma amaçlı bir proje olarak düşünülebilir. Projenin ilerleyen safhalarında bölgede yapılacak iyileştirme sonrasında, kiraların ve vergilerin artacağı ve buna bağlı olarak mülkiyetin el değiştireceği, yani bölge sakinlerinin bölgeden ayrılmak zorunda kalacaklarını öngörmek yanıltıcı olmayacaktır.
Nitekim Fatih Belediyesi’nden bir yetkilinin açıklamasına göre 5 yıl boyunca program kapsamına dahil edilen evlerin enflasyon üzerinden kiralanmaması ve satışının yapılmamasına dair kısıtlamalar var (KADIOĞLU, 2003). Ancak beş yıl sonra bölgede neler olabileceğine dair herhangi bir öngörü bulunmamaktadır. Ayrıca bölgede 1400 adet konut bulunmaktadır ve sadece 200 adet konut rehabilitasyon programı kapsamında seçilmiştir. Bu anlamda, 200 konutun çeşitli spekülasyonlara maruz kalmaması açısından bazı önlemler alınmıştır ancak geriye kalan 1200 konut için 5 yıl kısıtlaması da söz konusu değildir ve bu konutlar her türlü spekülasyona açıktır.

Bu anlamda Balat’ta bir alan çalışması yürütülmüş ve bazı sözlü mülakatlar yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında şimdiden Balat’ın yeni sakinlerine rastlanmıştır. Alan çalışmasında tanışılan yabancı uyruklu yeni bir sakin, restore edilen evlerden birisini alıp, işletmeye çevirmiştir ve yaklaşık 3 yıldır Balat’ta yaşamaktadır. İşletmesinde Türk-Osmanlı yemekleri için kurslar verdiğini, ancak kursiyerlerinin de çoğunun Balat’ın yerlilerinden değil, dışarıdan gelenlerden oluştuğunu söylemiştir. Bu yeni sakin, yeterli Türkçe konuşamamakla birlikte, yerli halkla iletişim kurup kuramadığını sorduğumuzda, gayet iyi ilişkiler kurduğunu da belirtmiştir. Bir arka sokakta tanıştığımız ve belediyenin verdiği kömür yardımını bile alabilmek için araç tutacak parası olmayan ve bu parayı bulmak için yerli esnaftan para toplayan bir kadın, acaba Balat’ın bu yeni sakiniyle kurs sonrası pişen yemekleri iki küçük çocuğuna yedirebilmek üzere iletişim kurabilmiş midir?

YAŞAMAK MI, YATIRIM MI…

Yapılan alan çalışmalarında eski ve yeni Balatlıların, aynı pota içerisinde eriyerek henüz ortak bir kültür oluşturamadıkları gözlenmiştir. Zaten genel olarak soylulaştırmanın son sürecinde yeni sakinlerle eski sakinler, kurumları ve gelenekleriyle zorla da olsa yer değiştirmeye başlarlar. Zaten alanda tespit edilen verilere göre, mülk sahibi olan yerli esnaf ve halk henüz Balat’ı terk etmemiş olsalar da kiracıların şimdiden Balat’tan taşınmak zorunda kaldığını ortaya çıkarmıştır.
Alanda yüz yüze görüştüğümüz yerli halk, henüz bir müddet sonra alandan taşınmak durumunda kalacaklarını düşünemiyor.

Genel olarak bu dönüşüm sürecinin kendilerine getirisi olacağında hemfikirler. Özellikle mülk sahibi olanlar emlak fiyatlarının artışından son derece memnun. Yerli esnaf, genel olarak iş yapamamaktan şikâyetçi ve dönüşüm süreciyle birlikte semtin hareketleneceği yönünde umutlu.

Alanda öncü olarak tanımlayabileceğimiz medyatik isimlerle, Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakülteleri’nden çeşitli profesörlerin ev satın aldığı da sözlü mülakatlarda öğrenilenler arasında. Bu isimler, buradaki mülklerini alırken yaşamayı mı yoksa yatırım yapmayı mı amaçlamışlardır bilinmez, ancak her iki durumda da semtin, yeni oluşumlara gebe olacağı kesin.

Alana yeni gelen öncüler ve yerli halk arasında ortak yaşam ve iletişim mekânları oluşturulmasa da, her iki taraf da birbirlerinden memnuniyetlerini dile getirmişler, henüz bir sorun yaşamadıklarını bildirmişlerdir. Yani soylulaştırma, şimdilik sessiz ve derinden çalışmaktadır. İstanbul, küresel kentlere eklemlenirken, Balat da İstanbul’un “soylu” mekânları arasına katılmaktadır.

KAYNAKLAR:

KADIOĞLU, S., 2003. Saha Araştırmaları Üzerine Tartışmalar. İstanbul’da Soylulaştırma. Der: David Behar-Tolga İslam. Bilgi Üniversitesi Yayınları. İstanbul. ISBN 975-6176-43-1.

LEVY, D.K., J. COMEY, S. PADILLA, 2006. In The Face of Gentrification: Case Studies of Local Efforts to Mitigate Displacement. The Urban Institute. Metropolitan Housing and Communities Policy Center.

ÖKTEM, B., 2005. Küresel Kent Söyleminin Kentsel Mekanı Dönüştürmedeki Rolü, Büyükdere-Maslak Aksı.

İstanbul’da Kentsel Ayrışma. Der: Hatice Kurtuluş. Bağlam Yayınları. İstanbul.

ISBN 975-8803-39-5.YALÇINTAN, M.C., 2007. Kentsel Dönüşümün Mağdurları ve… 11.12.2007 Birgün

5 Comments

  1. Yazdıklarınızın çözüm üretme kısmına katılsam da -gerçi bir gazetede çözüm üretilmez- basmakalıp, yüzeysel vs sıfatlarla ifadelendirilen çözümlemeler iddialarına katılamıyorum. Elif’i tanırım ve nezaketinden burada bir polemiğe girmeyecektir. Ama yazılanlar kapsamlı bir alan çalışmasından çıkarılan ön bulgulardır. Küreselleşmeyle doğrudan bağ kurmada sakıncalar olabilir. Ama geniş çalışması kapsamında bu sorunu da çözmekte olduğunu söyleyebilirim. Nihayetinde bu yazının anlatmakta olduğu fener-balat projesinin de fener-balat yaşayanlarını zorlamaya başladığı, taşınmalara neden olacağına dair bir öngörüdür. Bu öngörü alandan çıkmadır. Başarılı yönleri olduğunu bildiğim bir çalışmanın olumsuz bir sonucu var ise, süreci deneyimleyenlerin düşünmesi ve çözüm getirmesi beklenir. Bu son dönemin modalaşan “eleştireceksen çözüm üret” yaklaşımı sakıncalıdır. İlla da çözüm istiyorsanız, bana göre çözüm ihtiyacın yerelden doğduğu bir süreçte ve muhakkak mülkiyet haklarının kısıtlanması üzerinden bulunabilir.
    Saygılar

  2. bir bilgi kirlenmesi ortamı yaşanıyor. değişim ve dönüşümü şu anda sermayenin önerdiği, zorladığı, planladığı tabiki doğru. hep de genel olarak öyle oluyor zaten. şimdi ama bu gerçeği olur olmaz her yerde ve yeterince doğru bilgiye dayanmadan yaygın kullanıma sokarsanız statüko ile değişim, yenileme ile rant, hayatların değişip yapıların korunmasıyla devrimcilik çelişir hale geliyor.
    burada yöntemsel bir tıkanıklığa gidilmesinden çok rasyonel bakmak gerekir. ucu açık bir yazı ve kanaatlerinde belirsizlik var. ülkenin en aydın gazetelerin birinde daha çok bilgiye dayanan yayınlar olması gerekir oysa fakat görülüyor ki muhalefet etmek de bir çaba istiyor.
    basmakalıp laflarla dünya değişseydi hiç uğraşmak gerekmezdi. toplumsal faydayı çoğaltacaksak daha geniş işbirkleri yaratmanın yolu bulunması lazım.
    sayglarımla

  3. Bu anlatılan aslında durumu çok iyi özetliyor. Bir tarafta bir şeyler yapmaya mevcut olumsuz durumu değiştirmeye çalışanlar var.
    Durumla ilgili birkaç gözlemim var Fener Balat bölgesinde yapıların yarıya yakını ya boş yada önemli bir bölümleri boş kullanılmıyor. Yıkılmayı çökmeyi bekliyor. Hemen hepsinde plan değişiklikleri yapılmış ve orjinal hallerinden hayli uzaktalar. Özellikle Balat çarşısına gelmeden önceki bölümde de ciddi çökmeler var ve binalar yıkıldı yıkılacak durumda.
    Bu bölge ile ilgili ciddiye alabileceğim her yazının mutlaka bu duruma çözümler önermesi lazım. Yoksa ortaya çok garip bir durum çıkar.
    Statüko ve statükonun durumu. Bir tarafta “durumdan” ama parasal ama siyasi ama ideolojik, bir şekilde sebeplenenler var. Bozuk düzen bile kendi menfaat ağlarını kurabiliyor ve savunucularını bulabiliyor.
    Tabi ki her değişimin devrimci, ilerici, kamudan yana olduğunu söylemiyorum ama bozuk bir yapının savunulmasının ilericilik olmadığı da kesin. Tüm mesele genel tanımlarda olduğu kadar detayda konunun nasıl ele alındığında hangi çözümlerin üretildiğinde.
    Bu mücadele giderek kızışıyor. Geçen seçimlerde statükocular ve statünün değişmesini talep edenler vardı. Çok ilginç bir genel kurul yaşandı, şimdiye kadar mevcut yönetimin karşısında yer alanlar bile ya bir yaş grubu tartışması yada başka bir nedenle koşa koşa gelip statükoya destek verdiler yada destek vermiş sayılabilecek durumlara düştüler.
    Halbuki statüko en uç açılımlarını yapmıştı. Mimarların telif hakları bir yana imza haklarını bile hiçe saymış, onları inşaat firmalarına hemde puan oyunu ile zorunlu bir şekilde pazarlamış, kaybedilen saçma sapan davalarının tazminatlarını üyelerine ödetmiş, mimarlık kültürü alanında mimarların oluşturdukları YEM gibi, Arkitera gibi, Mimdap gibi oluşumların çok gerisine düşmüş, hukuk alanında bile Serbest Mimarlar Derneğini taklit eder izler hale düşmüştü. Ama olsun statükoydu ve savunulmalıydı. Olasılı bir devrime karşı.
    Yukarıdaki anlatılanlarda da “statüko” ile “devrim” arasındaki bu tarihi çekişme var. Devrimci olanlar ise tabi ki herzaman olduğu gibi statükoya karşı çıkanlar “artık yeter” diyenler.
    Bu olaylarda kamuyu yani toplumu korumak için yapılan tüm mücadelelerinin nasıl bürokrasiye statükoya takıldığı anlatılıyor. En sonunda da statüko kendisini tüm bunlardan arındırıp geleneksel söylemlerinin gerisinde siyasi, …. rantlarını toplamaya dönüyor.
    Devrimin bir bürokrasi darbesi olmadığını yada darbesini zaten yapmış bir bürokrasinin sürdürülmesi olmadığını anladığımız gün sanıyorum “akıl tutulması” bitecek önümüz gerçekten açılacak.

  4. Varsayımsal çıkışlarla kaleme alınan metinlerde bazen bir yönlenme doğru anlamlar taşısa bile, özgün konularda araştırma eksikliği, geçmişte denenen yöntemleri bilmemezlik yazının sonunu güvensizleştiriyor.

    Sayın Kutay “Bu anlamda Balat’ta bir alan çalışması yürütülmüş ve bazı sözlü mülakatlar yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında şimdiden Balat’ın yeni sakinlerine rastlanmıştır.” derken bunu hissediyorsunuz. Bir tezmidir bu yazı. Ne adına nasıl bir araştırma yaptınız? Eğer zaten sadece kanaatlerinizi yazıyorsanız (bunu herkes yapabiliyor, çok mümkün) herhangi bir kanıt göstermeniz gerekmez. Ama konuyu izlemiş, anketler ve araştırmalar yapmış gibi izlenim verirseniz bir sorumluluk daha gerekiyor. O da, çözüm hakkında fikir vermeniz, çözüme yaklaştıracak soruyu sormanız icabeder.

    Spekülasyon bir tarz olmaya başladı. Bu yüzden şahsi fikirler anlamında değerli olan bakışlar o çok söylenen “bütüncül bir bakış açısına” normalde hizmet etmiyor.

    Saygılarımla

  5. Birinci “Fener Balat Projesi”nin amacı soylulaştırma yada rant yada küresel kent olmak filan değil, kamunun tarihi dokulara müdehale etmek için batı toplumlarında yüzyıl başından beri araştırılan, denenen ve uygulanan modellerin Türkiye’ye de tanıtılmasıydı.
    Bu tür projelerin o dönemdeki organizasyon modeli, genel kararları alan yerel yönetim, mali-idari katkı sağlayan merkezi yönetim, ilgili uzman kuruluşları ve diğer şahıslardan oluşan bir politik karar grubu, planlama ve uygulamadan sorumlu bir teknik büro, yine politik mecliste temsil edilen bir kooperatif yada varsa diğer bir örgütlenme modeli (örneğin o dönemde organize sanayi bölgesinden esinlenen organize kültür bölgesi kavramı üzerinde durulmuştu) etrafında örgütlenmiş malsahipleri ve yine tanımlanmış müntesap haklar kavramı etrafında oluşmuş kiracılardan oluşan bir modeldi.
    Ekonomik model bir kredi sistemi etrefında oluşuyordu. Amaç düşük faiz ve uzun vadeli kredilerin bu yapı tarafından öz denetimi güçlü bir ortamda kullanılmasını sağlamaktı.
    Bu modelin uygulanmasındaki ilk sıkıntı Avrupa topluluğunun katkısının Türkiye tarafından karşılığının sağlanamamasından kaynaklandı. Bu aşamada fikir TOKİ fonlarının tarihi bölgelerde de kullanılabilmesini sağlamaktı. (Toki fonları en fazla on yıl geçmişi olan gayrimenkuller için kullanılabiliyordu) Sevgili Avukatımız Derviş Parlak büyük bir mücadele verdi ama bu konu başarılı olamadı. Maliye bakanlığı bürokrasisinde takıldı kaldı.
    Türkiye’nin katkısının sağlanamamasından sonraki ikinci sorun yerel yönetimin değişmesinden kaynaklandı ve Fener Balat Projesinin altında başka amaçlar arayan yöneticiler geldi. (Aradan yıllar geçmesine rağmen ismimi hala daha çok garip sitelerde bu işin sorumluları arasında buluyorum.) Halbuki aslında başlangıçtaki asıl hedef Zeyrek’ti ancak Zeyrek’te daha önce başlamış bir proje olduğu için alan seçimi Balat’a kaydırılmıştı. -Tarihi bölge kültürel özellikleri de olduğu için tercih ediliyordu.-
    Sonuçta Fatih belediyesi için şu an Fener Balat Projesinin yönetildiği binayı hazırladık, proje tamamlandı, yayınlandı onaylandı, Avrupa Topluluğu fonları çıktı. Yerel Yönetim tekrar projeye sahip çıktı ve bugünkü şekliyle uygulama başladı.
    Ben başlangıç döneminde bu çalışmaya Mimarlar Odası adına katıldım sonra olaylar farklı yerlere gitti. Avukat Derviş Parlak da benden sonra onaylamadığı konular nedeniyle Mimarlar Odasından ayrıldı ve iki yıl önce onu kaybettik.
    Bu günlerde bu projeye yeni isimler geliyor. Soylulaştırma gibi.. bu kavram ne proje hazırlanırken aklımızda vardı, ne de moda olana kadar bu proje ile ilgili olarak herhangibir yerde kullanıldı.
    Kaldı ki projede en çok üzerinde durduğumuz konu kiracıların korunması konusuydu. Aşamadığımız mimari sorun ise zeminden su çekilmesi nedeniyle toprağın sürekli göçmesi, çok ciddi yapısal sorunların olması, konutların büyük bir kısmında mekanların çağdaş kullanıma uygun olmaması gibi yapısal ve kullanıma yönelik sorunlardı. Uygulamada da büyük ölçüde proje yapıların kamusal yönü ile yani sokak görünümleri ve çatıları ile sınırlı kaldı.
    Bu benim yaşadığım Fener Balat geçmişim. Başkalarından farklı olması doğal. Çünkü yakında onüç seneye yaklaşan bir geçmiş. Benimkinin dışında başka geçmişler de var örneğin bu projede yıllardır çalışan uzmanların geçmişi.
    Eğer Türkiye gibi bir ülkede hiçbir şey yapılmasın tezini savunabilenler varsa -ki özellikle politik ideolojik nedenlerle var- lütfen bu geçmişleri de göz önüne alsınlar. Ve hiçbir şey yapılmasın yerine yeni çözümler üretmeye çalışsınlar.

    Yılmaz Kuyumcu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir