TUFAN TAŞTAN/Ankara Üni., D.T.C.F.
17 Ağustos’u unuttuk, unuttuk ki bugün bir daha yaşanmasına göz yumuyoruz. Kaybettiğimiz binlerce insanımızın bize bıraktığı anıları unuttuk! Yitirilen insanları, gözlerimizin önünde can veren anaları unuttuk! Onların geride bıraktığı yavrularını, sahip çıkmamız gerekenleri unuttuk! Bıraktıkları emanete ihanet ettik biz! Göz yumduk ve göz yumuyoruz!
Bundan tam 10 yıl önce bugün, 17 ağustos 1999’da, İzmit’te, on katlı bir binanın altında kalmış bir annenin sesiyle çınlıyordu sokaklar: “Sesimi duyan yok mu?” O anne ve onun gibi yüz binlerce insanın sesiyle ağlıyordu Türkiye. Şimdi ise 17 Ağustos’ta kaybettiğimiz o annenin kızı ve aynı acıyla kavrulan yüzlerce insanın sesi ile çınlıyor İzmit: “Hala sesimi duyan yok mu?”

Ölümü beklemek zorunda bırakılmıştı bir kent! 1999
17 Ağustos 1999 günü Türkiye’nin en acı günlerinden biriydi. Tam 45 saniye süren depremde, İzmit ve çevre illerde binlerce insan hayatını kaybetti, sakat kaldı. Deprem olduğu sırada dışarıda olanların hafızalarına ise gözlerinin önünden silinmeyen o fotoğraf kazındı. Birkaç saniye içinde on binlerce can, kör bir karanlığın içinde, dev kolanların altında sıkışıp kalmıştı. Dünya tarihindeki en büyük afetlerden biriydi 17 Ağustos depremi. Sadece Türkiye’yi değil dünyayı yasa boğmuştu. Özellikle İzmit ve çevre illeri yerle bir olmuştu. Doğdukları şehir, yaşadıkları ev betondan bir yorgan gibi üzerlerindeydi insanların. Her an başka bir artçı sallantının eşiğinde birbirlerinin yardımına koşuyorlardı. Her yerden çığlıklar yükseliyordu. Göçüklerin altından seslerini duyurmaya çalışıyor, yardım bekliyorlardı. Yardıma koşanlar ise Türkiye’nin dört bir yanından gelen duyarlı vatandaşlar oldu önce. Devlet ortada yoktu henüz. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Allah’ın takdiri… Devlet bu felaketin açtığı yarayı da sarar” diyerek eski bir nakaratı tekrarlıyordu ama valiler, belediye başkanları, yetkililer, kurtarma ekipleri ve en önemlisi Kızılay yoktu. Peki, nerdeydi bizim ilkokuldan beri zarfların içinde Kızılay’a yaptığımız bağışlar? Yetkililer “öncelikli” işlerini halledip, artçı sarsıntıların olmayacağına emin olduktan sonra geldiler. Çünkü o sırada depremi fırsat bilen DSP-MHP-ANAP Hükümeti “Uluslararası Tahkim Yasasını” meclisten geçiriyordu. Bu yasayla birlikte ülkeyi yabancı sermayeye biraz daha rahat pazarlamak için yeni bir yol daha açtı hükümet, özellikle sağlık alanında.İhanet Etmeyelim! 2009
17 Ağustos mağdurları bugün, 99 depreminin onuncu yılında, ikinci bir depremi yaşamanın eşiğinde bırakılıyor. Depremde birinci dereceden yakınlarını kaybetmiş, psikolojik olarak ağır darbeler almış depremzedeler 2002 yılında Saddam Hüseyin’in talimatıyla Irak Kızılay’ının 10 Milyon dolarlık hibesiyle yaptırılan İzmit’in Arızlı semtindeki Irak konutlarına yerleştirilmişti. Barınacak bir yuvaları, o ağır şartlarda acılarını hafifletmese de başlarını sokacak bir evleri olmuştu. Fakat aradan geçen yedi yıl Türkiye’nin 17 Ağustos’ta yaşanan acıyı unutmasına yetti ve rant çeteleri depremzedelerin evlerine göz dikti!
Unutmamalı ki bu kardeşlerimiz bize 17 Ağustos’ta kaybettiklerimizin emanetidir. Onlara Irak Hükümeti sahip çıkmıştı. Bizimkiler ise, yine Irak hükümetinin, evlere yerleştirilmesi için, aldığı beyaz eşyaların garanti belgelerini kurdelerle sarıp, insanlara tapu olduğunu söyleyerek dağıtmıştı. Bırakın devletin bu yarayı sarmasını, Irak Hükümetinin yaptırdıklarından bile bir rant payı çıkarıyordu kendine O günden kurmuştu bugünün hesabını çünkü Arızlı’daki rant büyüktü. Körfez manzaralı, depreme dayanıklı, yamaç boyunca uzanan o 230 ev depremzedelere bırakılamazdı. Depremzedelere bırakılmayacağı da ta o günden kurgulanmıştı ki insanlara tapu bile verilmemiş, evlerine yerleştirildikten çok zaman geçmeden de yalanlar söylenerek sözleşmeler imzalatılmıştı…
Daha 17 Ağustos’un yaşattığı acıları unutmamışken, hayatını kaybeden o annenin feryadı kulaklarımızdayken şimdi de o annenin kızına, depremde yitirdiğimiz insanların bize bıraktıklarına bir ihanet söz konusu. Bu ihanetin adı: Rant. Bu sefer doğal olmayan bir afet gerçekleştirilmek isteniyor İzmit Arızlı’da.
17 Ağustos’un yıl dönümünde fark edilmesi, yaşatılmaması gereken bir acıyla yüzleşiyoruz. İkinci bir depremin eşiğinde bırakılan Arızlı Irak konutlarında yaşayan depremzedeler evlerinden dışarı atılmaya çalışılıyor bugün. AKP hükümeti bu acı günün hafızalardan silindiğine emin olarak depremzedelere saldırıyor ve tek tek bu insanları çıkarıp yerlerine bürokratları yerleştirmeye çalışıyor. Irak konutlarında şu an yalnızca 150 depremzede kaldı. Diğer 80 hane başta İzmit vali yardımcılarına, şube müdürlerine, belediye yetkililerine, üst düzey emniyet çalışanlarına, AKP’nin kadrolarına olmak üzere, üst düzey bürokratlara verildi. Son olarak geçen hafta Çevik Kuvvet’in korumasında, İzmit Emniyet Genel Müdürü, çıkartılan bir depremzedenin evine taşındı. Irak konutlarındaki depremzedeler, tüm acıları görmezden gelen rant çetelerinin vicdansızca saldırısına maruz kalıyor. Nasıl ki MHP’li Koray Aydın ve onun zihniyetindekiler 99’da depremi birilerinin kasası için fırsata çevirdiyse bugünkü iktidarda krizi -kendi bürokratları için- fırsata çeviriyor.
Vicdanımızın İkazı!
Bu nasıl bir ihanettir! Nasıl bir vicdandır? Sormak isterim o bürokratlara, o evin içinde nasıl huzurla oturacaksınız? Ailesini kaybetmiş bir kızı evinden çıkarıp yerine taşınan “çok saygı değer” bürokratlar hangi vicdana sığınıp bunu yapabiliyor? Bu insanlık suçu, depremin onuncu yıl dönümünde nasıl işleniyor?
Bu ayıp yaşanırken Türkiye saygı duruşunda, 17 Ağustos’ta yitirdiklerini anıyor. Evet, gerçekten saygı duruşuna geçmiş, hazır olda duruyor: Hareketsiz ve sessiz…
17 Ağustos’ta kaybettiğimiz o annenin kızı -her şeyini depremde kaybetmiş birisi- evinin kapısı önüne konuyor, yerine bir bürokrat yerleştiriliyor bugün, bizse görmüyor, duymuyor, konuşmuyoruz! Hareketsiz ve sessiz bekliyoruz. Anmak, 17 ağustosu hatırlamak, o gün bir dakikalık saygı duruşuna geçmek midir sadece? Yoksa bugün kapının önüne konan depremzedelerin mücadelesine sahip çıkmak mıdır?
17 Ağustos yaşanan depremin ardından, Fazilet Partisi Grup Başkan Vekili olan Bülent Arınç ‘Deprem ilahi bir ikazdır’ diyordu. Zaman gazetesi ve yakın görüşteki çevreler ise “Millet olarak çok azdık, bu Allah’ın bir ikazıdır” diyorlardı. Peki, Irak Konutlarında yaşayan depremzedeleri evlerinden çıkarmaya çalışmak neyin ikazı? Bugün “azan” kim? Barınacak bir evi olmayan, dışarı atılmaya çalışılan ve buna direnen depremzedeler mi? Yoksa onları kapının önüne koyup yerlerine bürokratları yerleştirmeye çalışan rant çeteleri mi?
Sıkıştığında her şeye ‘takdir-i İlahi’ deyip geçen bu anlayışa sormak gerek: Diyelim ki 17 Ağustos depremi Allah’ın bir ikazıydı, azan bir millete uyarıydı; peki bugün yaşanılan ne? Bugün depremzedeleri sokağa atıp, yerlerine bürokratları yerleştirmek kimin kime verdiği ceza? Ya da hangi vicdana sığan bir anlayış? Kimin katında olursa olsun!
Bu ikaz, vicdanımızın ikazıdır! Onların hatıralarına ihanet etmediğimizi gösterelim! Bürokratlara değil depremzedelere hibe edilmiş olan konutlara, bu insanların barınma ve yaşama hakkına sahip çıkalım! 17 Ağustos’u bu sefer barınma hakkını arayan depremzedelerin, bize yitirdiklerimizin emaneti olan kardeşlerimizin yanında olarak, seslerine ses katarak analım!



4 Yorum
mustafa
yazık morglarda yer kalmayınca derince buz pateninin üst üst te koymuşlar depremde yakınlarını kaybedenlere allah sabır versin …
Hasan Kıvırcık
İsmail Sağıroğlu, İzmit’te yaşayan ve mimarlık yapan, ilk dönem İzmit M.O başkanlığı yapmış, düzgün kişiliği ile gerçekten herkese güven veren bir meslektaşımızdır. Kendisini çok olumlu bir biçimde tanırım. Üstelik İ.Sağıroğlu, 1999 deprem öncesini ve deprem anını ve sonrasını birebir yaşayan, o dönemde deprem gören kentlerde mimarların başına gelenleri çok yakından bilen, onlarla birlikte o süreci yaşayan biridir.
On yıl sonra bu satırlarla katkı vermesi de aslında bütün meslek camiamız için önemlidir. Hikaye gibi başından geçenleri anlattığı parçaların herbiri aslında bizim ne durumda olduğumuzu, yani tam da gerçek pozisyonumuzu süslü laflarla değil yalın gerçeklerle ifade etmektedir.
İ. Sağıroğlu, biraz da geçen süreçten ve on yıldır hiç bir şeyin doğru dürüst değişmemesine sitemkar “Depremin bir bilinç sıçraması yaratmadığını gördük . bir miktar sarsılmak sallanmak aydınlanmaya yetmiyormuş bunu anladık . depremden önce yanlış yoldaki insanların, sonrasında da yanlışı devam ettirdiklerini gördük.
Hiç ibret alınsaydı , tarih tekerrür edermiydi ?” diyor. Ne kadar vurucu sözler bunlar. Sallanmak sarsılmak aydınlanmaya yetmiyormuş…
Sağıroğlu gibi işin tam gerçeğini gören ve bu “kötü talihi” değiştirmek isteyenleri ne hükümetler hazetti bu güne kadar ne de o anlı şanlı geçmişe sahip demokratik örgütler, meslek odaları. Bakın bu kimseler yok artık ortada. Şimdi bizim birebir yaşadıklarımızı, olayı hiç bilmeyen, o konuda hiç çalışmayanlar on yıl önceki bir masalmış gibi bize belletmeye çalışıyorlar.
Sayın Sağıroğlu’nun toplum katmanları için söylediği umursamazlık ve gerçeğin üstünü örtme tavrına hepimiz üzülebiliriz. Keşke toplum kesimleri kendi can güvenlikleri konusunda daha duyarlı olabilselerdi.
Ama bunun kadar önemli üzülceğimiz nokta, mimarların ve mühendislerin arasında da durumun değişmediğini görmektir. Hele onların örgütlerinde, yani odalarında 17 Ağustos’un yıldönümlerinin başka türlü bir anma törenine, şikayet makamından şecaat arzetmeye dönüşmesine de üzülmemiz lazım.
İsmail dostumun söylediği gibi tamamlamak istiyorum, “Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi”
Eder miydi?
ismail sağıroğlu
Nasrettin hocanın meşhur fıkrasıdır , hoca damdan düşmüş , başında toplaşan kalabalık , hekim mi çağıralım? Ailesine mi haber verelim diye tartışırken , hoca ; bana damdan düşen birini çağırın diyor .
İzmitteyim, damdan en son düşenlerden biri de benim .
Okulda öğrendiğimiz bir espri yi biz doktor arkadaşlarımıza, deprem öncesi yapıyor idik .
( doktor hatalarını toprak örter , mimar hatalarını sarmaşık örter ) diye
Depremden beri bunu söyleyemiyoruz , acı bir biçimde öğrendik ki mimar hatalarını da toprak örtüyor.
Biz okulda , deprem güvenli yapı tasarımı , yapılarda deprem hasarı ve nedenleri gibi , dersler görmedik ( Statik ve betonarme dersleri vardı belki bahsettiler biz uyuduk .) hala birçok okulda bu dersler yoktur zannederim .
Bu konuyu piyasada kafamız gözümüz yarılarak öğrendik.
Deprem hasarı ile ilk Erzincan depremi nin imo ajandasındaki fotoğrafları ile tanıştım ,
Yumuşak kat , kısa kolon , çarpışma hasarı , kuvvetli kiriş zayıf kolon vs .. gibi jargonu bu resimlerle belledim .
Büroma panoma bu resimleri astım ve binasının demirini çok bulan , demirci ile ortak mı çalışıyorsunuz ? diyen müşterilerime bu resimleri gösterdim .
Bu müşterilerim den bazıları ile deprem sonrası karşılaştığımda , bize o resimleri neden gösterdiğini şimdi anladık dediler .
Sonra adana depremi , bizden önceki büyük deprem , o esnada İzmit te mimarlar oda sı yöneticisiydim
Gazetelerden izledik , tüh vah dedik . o dönemin İzmit inşaat mühendisleri odası yöneticisi , yerel gazeteye yazı yazmış . klasik tir . işte .. inşaat mühendisine gidin yoksa böyle olur vs..
Bizim mimar arkadaşlar bana gaz verdiler . abi sen de yaz , mimarsız olmaz de vs..
Ben de yazmaya karar verdim . mimarlar odasının arşivini karıştırdım , odamız geçmiş depremlerden birine heyet göndermiş , Cengiz bektaş da var galiba heyette , o söylüyor ; raporumuzu yazarken diyor, 30 yıl öncesinin raporlarında ne var diye baktık diyor. Yine bizim yazdığımız şeyler ,, değişen bir şey yok .
Benim deprem beyanatım , bizde organizasyon olsaydı başlığı ile çıktı yerel medyada
Yine deprem öncesi bir panel yapmıştık , takribi 3-4 ay önce . tesadüf konu şu ; Kocaeli depreme hazırmı ? bütün yöneticilerimiz hemfikir idi . aslanlar gibi hazırız . hiçbirşey bizi yıkamaz .
Depremin üzerinden 10 yıl geçti , ben başımıza gelenleri ibret alınsın diye her platformda dillendirdim. Bu yıl öğrendiğim bir olayı anlatayım.
Dönemin belediye yöneticisi kadri veziroğlu diyorki ; kriz masasında devlet bakanı anahtarları masaya koydu . öylece kalakaldık . telefonla , pektim yangını ile ilgili bilgi almış ,
Diyor ki ; rüzgar güneyden eserse filan yanıcı patlayıcı tanklara ulaşır iyi ihtimal beşyüzbin ölü ,, rüzgar kuzeyden eserse amonyak tanklarına ulaşır iyi ihtimal bir milyon ölü .
İşimiz Allaha kaldı diyor . sonuçta rüzgar duruluyor ve yangın kontrol altına alınıyor .
Şimdi o yöneticinin önerisi şu : ( pektim yangını fotoğrafı ) bütün yöneticilerin ofisinde göz önünde olmalı . ibret için . ibret al deli gönlüm , tedbir al diye hep kendini hatırlatmalı.
Sonra şunları yaşadık . ilk zamanlar mimar arkadaşlara ulaşamadık , cep telefonları yaygın değil şebekeler çökmüş , mimarların ev telefonlarını bilmiyoruz , onlarda çökmüş ..
Ölenler öldü , kalanlar bir süre sonra geldi . ne yapabileceğimizi belirlemeye çalıştık.
Kimin kaç enkazı var , kim tutuklanmış , kim çok ceza yer , içeride koğuş ağası kim olur .
Derprem enkazından canlı kurtarma konusunda eğitimimiz yoktu, akut öne çıktı , ancak bölgedekiler zonguldaktan gelen maden işçilerinin maden göçüklerinde ki tecrübeleri ve sessiz , fedakar çalışmaları ile akut tan daha faydalı oldukları nı konuştular . akut un medya ayağı var idi . kurtarılanların , iyi bir organizasyon ile kurtarılabilecek insan sayısının çok altında olduğunu biliyorum . o yüzden mahalle afet gönüllüleri çalışmasını çok önemsiyorum .
Deprem üstünden 7 10 gün geçtikten sonra , artık canlı kalmamıştır mantığı veya kestirimi ile iş makinaları enkazlara girdiler.
Ve enkazlar kaldırılmaya başlandı .o günlerde tv de , enkaz döküm alanı bekçisi ile röpörtaj yapıyor muhabir , diyorki ; enkaz ile birlikte ceset parçaları geliyormu ? çoktur beğim diyor . bekçi , peki bunları ayırıyormusunuz? Diyor muhabir , enkazdan parçalanmamış tek parça çıkarsa ayırıp defnediyoz , diğer kol bacak gibi parçalara dokunmuyoz , bunlar çoktur hangibirini toplayım diyor. Bu yüzden resmi ölü sayısı düşüktür . kalanlar kayıptır ..
Yine deprem öncesi , İstanbul olimpiyatları alırsa buz pateni müsabakalarını İzmit te yaparlarsa , diye inşa edilen buz pateni sahasının , yeterli morg yok cesetler kokuşmasın diye silme cesetle doldurulduğunu hatırlıyorum.
Sonra aklımda kalan bir olay ; fatma teyze enkaz altında kalmış , yurtdışından gelen bir kurtarma ekibinden zenci doktor ona ulaşmış , kurtarmaya çalışıyor , Fatma teyze debeleniyor. gelmek istemiyor. Sonuçta hastanede soruyorlar niye direndin ? gelmek istemedin? Diyor ki; evlat bi gürültü ile hertaraf yıkıldı kıyamet oldu zannettim , kendime geldiğimde karşımda kara bir zebani gördüm , cehenneme gitmemek için direndim.
İlk zamanların şoku geçti ,, 1 hafta 10 günlük süreçte sivil insiyatif var idi , sonrasında devlet sahaya indi bu vesile ile devletin jargonunu öğrendik , herkes mağdur sayılamaz , kuyruğa girip , belge getirip , devletin koyduğu kıstaslara uyanlar mağdur sayılabilirdi . onların yaraları sarılabilirdi. Zaten afet işleri de bu iş için var idi .
Biz mimarlar , kim gelip bizi vurur , döver . hapse mi atılırız , asılırmıyız – kesilirmiyiz diye bekleşirken birden popüler aranan isimler olduk .yaklaşık 1 ay ( mal canın yongası ) tüm tanıdıklar ve müşterilerimiz bizden eksper hizmeti istiyor . bizler elimizde keser bina bina dolaşıyoruz , keser sıva çatlaklarını soyup , altında taşıyıcı sistem hasarı var mı onu anlamamıza yarıyor.. hangi bina az hasarlı, orta hasarlı , ağır hasarlı , aradaki farklar ezber edildi .
Biryandan da hangi suçla yargılanacağız ı bekliyoruz . genel merkezimiz bi haber idi , bizden önceki deprem diye ilkin adanayı aradık , arkadaşlar bize veryansın ettiler .
Bizim davalar sonuçlanma aşamasında idi , bu deprem ve medya baskısı hakkımızda hayırlı olmadı dediler . vesile ile öğrendik ki . deprem dolayısı ile binası yıkılan müteahhit ve fenni mesulün bu eylemine denk gelen bir ceza maddesi yok . bize madde uydurmaya çalışıyorlar.
Bir de hasar alanı büyük , Yalova , Adapazarı , İzmit , düzce , İstanbul , her bölgede hakimler farklı , yorumlar farklı , yargı kararları farklı .
Hemen hemen , depremle ilgili her ceza ve tazminat davası dosyasında Prof.A.Mete IŞIKARA imzalı Boğaziçi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü tarafından gönderilmiş bir yazı vardır; bu yazıda . yapıldığı tarihte geçerli şartname hükümlerine uyularak projelendirilip ve inşa edilen bir yapının bu depremde daha sonra tamir edilebilecek miktarda kısmen hasar görmesi mümkündür.ancak, yıkılmaması ve ölüme sebebiyet vermemesi gerekir.denilmektedir.
Bu ifadenin bilimle , deprem gerçeği ile hiçbir ilişkisi yoktur
Sözü uzatmayalım : bu bölgede takribi 60.000 kişi yargılandı , zamanaşımı , af , beraat vs.. sonucu , 6.000 kişinin davaları na devan edildi , 600 kişiye yakın hüküm giyen oldu , birkısmı hapis yattı , birkısmı kahrından öldü , kalpten gitti , birkısmının da cezaları tecil edildi . yani başlangıçta yargılanmaya başlayanların % 1 i ceza aldı ,, dikkat şimdi bir deprem olsa bu oran % 90 olacak tır . bu önemli .
İlk zamanlar bize bu konu taksirli suç tur . istemeyerek birine zarar vermişsen , tutukluluk da olmaz , zaman aşımı 5 yıldır dendi ve ilk birtakım dosyalarda bu yönde kararlar verildi . ancak , şikayetçiler , itiraz edenler , kamuoyu baskısı , veli göçer sembol ismi vs.. sonucu , öyle bir hukuk oluşturuldu ki deprem olan bölgede , bütün mimar mühendisler mecburen suçlu olacaklar ..
Şöyle örnek vereyim: tasarlayarak adam öldürdün, polise ,jandarmaya yakalanmadın , zaman aşımı müddeti 10-15 yıl kaçtın ,, ceza almıyorsun
Fenni mesuliyetini aldığın bina 50 yıl sonra bir depremde yıkıldı diyelim , yorum şu : sen tüketiciye ayıplı mal vermişin ,bu ayıp ancak depremle ortaya çıkan gizli bir ayıpmış , dolayısı ile tüketici depremden sonra duruma muttali olduğu için seni dava edebilirmiş.
Bu konu Yargıtay ceza ve hukuk daireleri üst kurulu tarafından kararlaştırıldığı için de Türkiyede itiraz edeceğin bir mercii kalmıyor . ancak Avrupa insan hakları mahkemesine gidebilirsin.
Al sana ömür boyu yargılanma riski , hatta ömrü de aşıyor .
Nasıl yani demeyin ; ölmüşün diyelim , fenni mesul olarak ceza davalarından kurtulmuş oluyorsun , ancak mirascıların çocuklar, torunlar tazminat davasına muhatap olabiliyor.
Orda da enteresan bir durum var. Diyelim ki tazminat 8 tl, sen de 1/8 kusurlusun 1 tl tazminat öderim diyemiyosun , müteselsil sorumluluk var , davacı parayı kimde bulursa ondan alabiliyor.
Deprem değil bina öldürür denir , hayır fukaralık ve bina yapma düzeni düzensizliği öldürür. Kişi başı milli gelir arttıkça , depremde yıkım ve ölüm oranı azalıyor. Bina yapımını ehil ellere veremezsek ,, denetim allameyi cihan olsa nafile .Heleki denetimi yapan firma , şahıs , denetlediği kişiden para alıyor ise iş daha da zor.Bence çare denetimcinin resen atanması ve ücreti kamudan alması , sigorta sisteminin de süreci denetlemesi
Deprem sonrası çok paneller seminerler gezdik , izledik . ülkemize gelen yabancı mimar mühendisler ( özellikle Japonlar ) ömrü hayatında 2 0 30 bina yapmış çevirerek onları anlatıyor. Cüneyt arkının bir anısı var ; bir film festivaline konuk gidiyor. Ünlü bir yabancı aktör ile aynı masadalar , o ünlü aktör şimdiye kadar 20 film de rol aldım diyor . Cüneyt arkın utandım, 300 başrol oynadığımı söyleyemedim diyor . .. biz de herhalde sorsalardı Japon mimarlar , 300 yapının fenni mesuliyetini üstlendik demeye çekinirdik.
Ancak geçinebilmek için yılda ortalama 20-30 proje yapmak , olabildiğince denetlemek zorundaydık . işimizi normal olmayan şartlar altında , olabildiğince düzgün yapmaya çalışmıştık , bunun vicdani huzuru var ancak yetmiyor .
Senin işini olabildiğince düzgün yapmaya çalışman yetmiyor . bu işi olabildiğince yamuk yapmaya çalışanlara da olabildiğince engel olman gerekiyor .ve bu mücadelede çoğunluk karşı cephede ( halk da dahil )
Bizde organizasyon olursa bu işler olur , diye umuyoruz
Bir günde bütün ailesini , servetini kaybeden insanlar gördük.
Binalarını kaçak yapanların, kaçak onardıklarını gördük .
Hiç tanımadığımız insanların bize yardıma koştuğunu gördük .
Yardım için gönderilen malzemeleri stoklayanları satanları gördük .
Yardıma gelmiş görüntüsünde , yağmacıları gördük .
Eczanelerin vitrinlerinin yağmalandığını gördük .
Yurtdışından gelen yardımlara kızılayın el koyduğunu gördük .
Depremzedeye dağıtılmak için gönderilen kurbanların , kavurma yapılıp stoklandığını gördük.
Depremzedeye yardım için gelen paralar ile hazine açıklarının kapatıldığını duyduk.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sloganını duyduk.
Depremin bir bilinç sıçraması yaratmadığını gördük . bir miktar sarsılmak sallanmak aydınlanmaya yetmiyormuş bunu anladık . depremden önce yanlış yoldaki insanların, sonrasında da yanlışı devam ettirdiklerini gördük.
Hiç ibret alınsaydı , tarih tekerrür edermiydi ?
Damdan düşüşümüz boşa gitmesin diye ,Bütün bunları söylemek boynumuza borç oldu .
İsmail sağıroğlu y.mimar
Destan Mitap
Bu kadar vurdumduymazlığın ve rezaletin ortasında Tufan beyin yazısında olduğu gibi depremzedelere Saddm’ın hediyei olan evi geri almaya çalışan bir idareyle karşı karşıyayız. Bir de televizyonda vali, o insanları kışkırtılmış ilan ediyor. Pes vallahi, ayıp bu kadarı da. Doğru dürüsüt insanların ihtiyaçlarını karşılamadığınız gibi bir de orada oturanları kiracı konumuna düşürüyorsunuz.