Yazar: Le Corbusier Charles-Edouard Jeanneret
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

bir-mimarliga-dogru-4baski-le-corbusier.jpgÇevirmenin Önsözü
Bir Mimarlığa Doğru, 1923 yılında yayımlandığında uluslararası çapta inanılmaz bir etki yarattı. Le Corbusier bu kitapla, Sanayi Devrimi sonrası geçiş dönemini yaşayan ülkelere bu dönemin artık bittiğini, yeni bir mimarlığın doğduğunu haber veriyor; kendi mimarlık anlayışını hem estetik açıdan hem de yapım yöntemleri açısından tümüyle ortaya koyuyordu. Metnin aslı L’Esprit Nouveau isimli dergide yayımlanan makalelerden oluşur. Bu nedenle dili kamuoyu yaratmaya yönelik, zaman zaman şiirsel, kışkırtıcı, anlaşılması kolay ve akıcıdır. Ele alınan konular yalnızca mimarlara değil herkese seslenir.

Le Corbusier, öylesine büyük bir coşkuyla yazmıştır ki, okur şimdi bile, mimarlığa böylesine bir tutkuyla bağlanan birinin duygularını, onunla aynı düşüncede olmasa bile paylaşır, kendini aynı coşkuya kaptırabilir. Kitapta bize aşırı gelen öneriler ve yorumlar olabilir ama unutmamak gerekir ki, 20. yüzyılın başında Sanayi Devrimi’ne sahne olmuş ülkelerde herkes, değişim ve dönüşümlerle dolu bir dönemi yaşıyordu. Eskinin mutlak değerleri yerlerini yavaş yavaş yeninin göreli değerlerine bırakıyordu. Newton’ın görelilik kuramından etkilenen mimarlar mekânın, göreli konumun değişimine ve devinime göre değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar, zaman-mekân sürekliliğini sağlamaya çalışıyorlardı.

Merkezi Almanya’da olan öncü (avangard) sanatçılar grubu, Avrupa’da o zamana değin rastlanmamış canlılıkta tartışmalara, değişik yaklaşımlara yol açan son derece yaratıcı, deneysel ve gelecekçi bir dönem yaratmışlardı. Çok dağınık olmakla beraber, geçiş dönemi sancılı ancak verimliydi. Le Corbusier’nin Bir Mimarlığa Doğru kitabı ile ondan bir yıl sonra yayımlanan ve birlikte bir bütün oluşturan Urbanisme (Kentbilim) ve L’Art Décoratif D’Aujourd’hui (Günümüzde Dekoratif Sanatlar) isimli kitapları bu dağınıklığın toparlanmasına büyük ölçüde yardım etti.

Kitap öncelikle Fransız okuyucu için yazıldığından zaman zaman Fransa’nın o yıllarda güncel olan mimari olaylarına değiniyorsa da içeriği genelinde evrensel bir nitelik taşımaktadır.

Le Corbusier 20. yüzyılın en etkili olmuş, en yetenekli, anlaşılması en güç mimarlık ustasıdır. O, Michelangelo ve Leonardo da Vinci gibi, sanatsal açıdan bir dahiydi. Mimari biçime hükmetmesini biliyordu. Sonsuz bir yaratma yeteneğine sahipti. Yaratmanın sabırlı bir arayış olduğuna inanıyordu. Bu niteliklere sahip biri olarak 1920’li yıllardan ölümüne kadar (1965) sürekli saldırılara uğramış, aynı zamanda savunulmuş, uluslararası çapta en geniş biçimde tartışma konusu olmuş bir mimardır. Bir Mimarlığa Doğru ile ilk defa kendi mimarlık anlayışını tanımladı. Mimarlığın her şeyden önce soylu bir sanat olduğuna, bağrında plastik yaratıyı, entelektüel düşünceyi ve yüksek matematiği barındırdığına ve işlevsel gereksinimlerin ve biçemlerin çok ötesinde, ruhun saf yaratısı olduğuna inanıyordu.

Onun, ‘Mimarlık ışık altında bir araya getirilen kütlelerin ustalıklı, doğru ve görkemli bir oyunudur’ tanımı yontusal bir mekân nasıl yaratılır diye düşünen bir yontucunun yaklaşımıyla aynıdır. Biçimlerin duygusal bir gücü olduğu konusundaki inancı, ressam Matisse’in veya Van Gogh’un renkleri duygularla özdeşleştirmelerine benzer. Fakat bunların yanı sıra, mimarlığın Sanayi Devrimi sonucu değişen yaşam tarzına bir yanıt getirmesi gerektiğini de savunur. Kendisi, bu sanayi ve teknoloji çağının yarattığı çalkantıya, us ve şiir aracılığıyla uyum kazandırmaya çalışır.

Le Corbusier’nin bu kitabı yayımlamaktaki amacı, yeni bir biçemin temellerini atmak değil, tam tersine tüm biçemleri yadsıyıp, her an değişebilen, esnek, yaratıcı bir mimari tasarım anlayışı yaratmaktı. Fakat yapıt sadece modern mimarlığın tasarım ilkelerinin belirlenmesinde değil, hızla yaygınlaşıp etkilerini dünya çapında kırk yıl boyunca (1925-1965) sürdüren Uluslararası Mimarlık biçeminin oluşmasında da çok önemli bir rol oynamıştır.

Le Corbusier 20. yüzyıl mimarlığının oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunduğu gibi estetik anlayışın da iki kez değişmesine neden olmuştur: Pürizm 1918, Brütalizm 1950. Modern mimarlığın oluşmasına katkıda bulunan diğer önemli ve büyük güç, Walter Gropius başkanlığında kurulan Bauhaus’ tur. Fakat bu güç birçok kişinin ortaklaşa katkısından oluşuyordu. Oysa ki Le Corbusier’nin arkasında, Alman öncü sanatçılarının kurduğu Deutscher Werkbund gibi bir kuruluşun desteği, işbirliği yaptığı arkadaşları yoktu. Onun katkısı kişisel oldu. Uluslararası modern hareketin görüşlerini aklından çıkarmadan Fransa’da tek başına, geleneksel mimari tarzları kopya edenlere saldırdı. Değerlendirmelerini kişisel yargılarının tutarlılığına dayanarak yaptı. Bir Mimarlığa Doğru bu saldırının ve yargıların temellerini açıklaması açısından da önemlidir.

Bugün modern mimarlık akımının, insanın yaşadığı çevreyi ve konutu bayağılaştıran dev bir sisteme dönüştüğü söylenmektedir. Oysaki bu akımın başlangıçta, metinde açıklandığı gibi düşülküsel amaçları vardı. Le Corbusier o sıralarda yaşanan toplumsal çalkantının nedenini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni yaşam biçimiyle bunun gereksinmelerine yanıt getiremeyen konut mimarisi arasındaki çelişkide görüyordu. ‘Konut, içinde yaşamak için bir makinedir’ derken, sürekli büyüyen somut gerçekler üzerinde usa yatkın bir denetim sağlama arzusunu dile getiriyordu. Bu sorunlara çözüm getirebileceğini düşündüğü ‘usçul konut’ örneklerinin arkasında, yeni bir fiziksel çevre yaratarak insanlığın özgürleşmesine insan olarak katkıda bulunma anlayışı yatar.

Tüm bu iyi niyetli amaçlar savunulurken sonradan yüksek kâr politikası güdülerek ‘usçul konutun’ minimum konuta dönüştürülebileceği gerçeği ve pazar ekonomisinin yasaları önceden kestirilememiştir. Bu nedenle metnin içeriği ikili bir nitelik kazanır. Bir taraftan kendi çağının gerçeklerini yansıtırken bir taraftan da düşülküsel olma eğilimindedir. Bir Mimarlığa Doğru kuramsal açıdan taşıdığı önemin yanı sıra bunca yıl içerisinde daha farklı anlamlar kazanmıştır. Örneğin Le Corbusier’nin mimari yapıtlarını çözümleme konusunda bizlere ışık tutar. Metinden onun kendi çağını tarihi bilgilerin ışığında anlamak için çaba gösterdiğini, arkasına kendi kültürünü aldığını, geleneği kendinin bir parçası gibi duyumsayıp özgürce kullandığını ve yeni bağlamlarda yeni biçimlere uyarladığını, geleneği gelişimin önünde bir engel değil, gerektiğinde başvurulacak bir bilgi deposu olarak gördüğünü anlarız. Le Corbusier’nin mimari yapıtlarında sürekli öne çıkan üç eğretileme (metafor) vardır: Parthenon, buharlı gemi, insanoğlunun özünde var olan yalnızlık.

Metin bunların nereden geldiğini ve niçin önemli olduğunu anlamamıza yardım eder. Parthenon soyut, yontusal biçimiyle, Le Corbusier’nin, mimarlığın her şeyden önce sanat olduğu, kendine bakanla arasında mimari öğeleri aracılığıyla bir ilişki kurduğu konusundaki inancını yansıtır. Buharlı gemi O’nun için kendi kendine yetmenin, kendi içinde bir bütün olma duygusunun, farklı sistemleri kendi içinde bütünleştirmenin, tasarım araçlarının ekonomik bir anlayışla kullanımının simgesi, makine estetiğinin gerçek yansımasıdır. İnsanoğlunun özünde var olan yalnızlık eğretilemesine gelince, onun yansımasını eski Yunanlılar’ın evreni yorumlayan felsefesinde, konuksevmez doğaya karşı dikilen mimarilerinde bulur.

Le Corbusier tüm yaşamı boyunca savunduğu ilkeleri gerçekleştirmek ve yaygınlaştırmak için savaştı. Uluslararası bir üne kavuşmasına ve sonunda inandığını bir ölçüye kadar da olsa inşa ettirme olanağına sahip olmasına karşın mesleki yaşamının tümüne bakıldığında başarısızdı. Fakat O, düş kırıklıklarını ve yenilgilerini kullanmasını da bildi. Örneğin kitabın ikinci baskısının başına eklenen ‘Nabız Yoklaması’ bölümü, haksız bir yenilginin öyküsüdür. Fakat bu onun aynı yarışmaya katılan ve görüşlerini paylaşan mimarlarla birlikte çok önemli bir örgütlenme olan CIAM’ı (Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri) kurmasına yol açmıştır. Kişinin işini tapınırcasına inandığı bir amaç uğruna yapması, yaşamı boyunca düş kırıklıklarına uğrasa bile ona asla tükenmeyen bir enerji ve yaşama sevinci verir.

İşte Le Corbusier bu tür bir yaşama sevincine sahipti. Kuşkusuz yıllar geçtikçe onun da mimari yaklaşımı değişikliklere uğramıştır. Örneğin bu kitabın yayımlanmasından otuz bir yıl sonra, 1954 yılında inşa edilen Ronchamp Şapeli, onun yaşamı boyunca savunduğu ilkelere, kendi pragmatizmine karşı çıkmasıdır denebilir. Ama yine de kişinin yaşama sevincini tazelediğine inandığı güneş, yeşillik ve mekândan vazgeçmemesi, tasarımlarında anahtar öğe olarak ışığı kullanması, betonu adeta bir yontucu gibi yoğurması, kalıba dökmesi, onunla oynaması, Bir Mimarlığa Doğru’da savunduğu ilkelerden vazgeçmediğini kanıtlar.

Sonuç olarak kitap bize modern mimarlık tasarım ilkelerini sunar. Bu ilkeler kitabın yayımlandığı yıldan 1965 yılına kadar değişim ve uyarlamalara uğrayarak da olsa etkili olmuştur. Modern mimarlık geleneğini sürdüren yerlerde hâlâ etkisini gösterir. Herkesin ilgiyle okuyabileceği en temel mimarlık kitaplarından biridir. Kitapta fotoğrafı olmayan, metnin anlaşılması açısından önemli olup hakkında fazla bilgi verilmeyen yapılar, adı geçen mimarlar ve mimari terimler, metnin sonuna çevirmen tarafından eklenen kişiler, yapılar ve açıklamalar bölümlerinde ayrıca açıklanmıştır. Bu bölümde yer alan sözcükler metinde ilk geçtikleri yerde daha koyu renkte basılmıştır.

Serpil Merzi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir