Prof. Bilgehan Uzuner ile söyleşi
Söyleşi: Mimar Heval Zeliha Yüksel
“Düşüncemin en önemli temsilcisi sanat, bilim, tasarım alaşımını geliştiren en önemli usta tabi ki Leonardo Da Vinci’dir. Bizden de İlhan Koman sanat, matematik, mühendislik arasında önemli sentezler geliştirmiştir.”
H.Zeliha Yüksel: Sanat ile buluşma hikâyeniz nerede nasıl başladı? İlk ne zaman ve nasıl sanatçı olmaya karar verdiniz?
Bilgehan Uzuner: Sanata yönelişimde en önemli zemini babamın oluşturduğunu övünerek söyleyebilirim. Ailece gittiğimiz tatillerin önemli bir zamanını arkeolojik alanları, müzeleri gezerek değerlendirirdik. Bu şansıma, Avrupa müzelerinin bir bölümünü çocuk yaşta görmek de dâhildir. Ortaokuldaki “iş ve teknik” derslerinde çok mutlu çalıştığımı, hatta Göksu’daki Hasan Usta’dan kil alıp, okulda ve evde ayrıca çalıştığımı hatırlıyorum. Kendimi tanıdıkça çabuk sıkılan biri olduğumu, yeni bir şey yapmadıkça mutsuz olduğumu, ezbere hiç katlanamadığımı gördüm. Kabataş Erkek Lisesi’nin fen bölümünü bitirdiği halde güzel sanatları seçen ender birkaç kişiden biri olduğumu söylemeliyim.
Nasıl bir sanatçı olacağım ise fakültede birinci sınıfta temel sanat derslerinde belirlendi. Seramik eğitimi alıyor, bunun yanında resim yapıyordum. Üçüncü sınıfta bir resmim devlet sergisine seçildi. Mezun olduğum yıl DYO dâhil resim ve seramik yarışmalarından beş ödül ve mansiyonum vardı. Endüstri seramiği dalında branşlaştım ama artistik seramik üretiyordum, bu çeşitliliği bilinçli olarak geliştirdiğimi söylemeliyim.
H.Zeliha Yüksel: Neden seramik??
Bilgehan Uzuner: Kandilli’ de oturuyorduk, orada Göksu’yu keşfettim. Arada bir kil almaya giden, Hasan Usta’yı çömlekçi çarkının başında izleyen bir çocuktum. Hatta pil motorlu oyuncak arabamı yan çevirip, tekerleğini çömlekçi çarkı gibi kullanarak denemeler yaptığımı hatırlıyorum. Bütün bu ilgi doğal olarak beni seramiğe yönlendirdi. Çamur bulaşmış bir kere iflah olmaz derler ya, bu saptama sanırım doğru.
H.Zeliha Yüksel: İstanbul’da doğup, İstanbul’da eğitim gördünüz. İstanbul sergilere sıklıkla ev sahipliği yapan bir şehir, istenirse gidilecek gezilecek çok fazla sanatsal imkânı bir arada sunuyor. Bir sanatçı olarak Eskişehir’de devam etmek nasıl bir karardı?
Bilgehan Uzuner: İstanbul’dan kaçış sadece iki vesikalık fotoğraf ile oldu. Eskişehir’e Anadolu Üniversitesi’ne geldiğimde iki fotoğraf isteyip biz sizi ararız dediler. Yirmi altı yıl oldu buradayım. Şaka yollu özetlediğim geçiş neredeyse bu kadar kolay oldu diyebilirim. Klasik usta çırak eğitimi görmüş, bu yöntemin doğruluğuna inanan bir çırak olarak, mezun olmama yakın ustam, sevgili hocam Ali İsmail Türemen Eskişehir’i önerdi. Gidip Fakülte’nin koşullarını gördüm ve karar verdim. Bu geçiş kararını verdiğimde Eskişehir’in koşullarının bugünkünden çok farklı olduğunu hatırlatmalıyım.
Sorunuzda Eskişehir’de devam etmek demişsiniz, ben Eskişehir’de oturup İstanbul’a devam ettim hala da öyle. İstanbul beslenmek, Eskişehir ise üretmek için çok uygun kentler.
H.Zeliha Yüksel: Mekân sorgulaması sizin için önemli. Yapılara yakışan eserleriniz var. İşleriniz ile mekân arasında kurduğunuz ilişkiden biraz bahseder misiniz?
Bilgehan Uzuner: Seramik ve baskı resim çalışmalarımın önemli bir döneminde mimariden oldukça beslendim. Mimari yapı taşlarını işlerimde yeniden kurarak çalışmalar gerçekleştirdim. Yapı taşının mimari içindeki fiziki işlevinden kurtarılıp, ona estetik özgürlüğünün verilmesi sanırım benim resmimin veya tüm çalışmalarımdaki kompozisyonun en önemli kazancıdır diyebilirim. Belki bir tür yer çekimsiz mimarlık gibi. Seçilmiş bir mekâna yönelik yaptığım çalışmalarda ise yapının mimari karakterini reddetmeyen, onun biçimi, çizgisi, birim elemanı veya dokusuyla ilişki kurabilen ama başka bir yapıt olduğunu da vurgulayan işler yapmaya çalışırım. Bu özgün bir yapıt olarak gelişse de ait olduğu mimariden özerk değildir.
H.Zeliha Yüksel: Çok çeşitli malzemeler ve teknikler kullandığınızı görüyoruz. Eserlerinizde son dönemde tercih ettiğiniz malzemeler ve teknikler neler?
Bilgehan Uzuner: Bu bahsettiğiniz malzeme çeşitliliği içinde sanırım en ilginç olanı yaklaşık beş yıl önce takunyaları kullandığım çalışmalardı. Bunlara üç boyutlu karikatür diyenler de oldu. Takiye ile takunya kelimelerini birleştirip “Takuye” adını verdiğim bu çalışmalar dönem eleştirisi olarak yapılmış yaklaşık elli parçadan oluşuyordu. Son dönem çalışmalarım ise nü desenlerimin seramik karolar üzerine astar boyama, çini karolar üzerine sıratlı boyama ile bronz heykeller ve rölyeflere dönüşmesi ile oluştu. Yani ateş sanatlarıyla üretildiler. Bu sergilere de “Ateşten” adını verdim. Bir Tatbiki’li olarak malzemeyle kolay barışabiliyorum. Seramik okudum ve bu bilgilerin ışığında antik cam tekniklerini araştırıp bu konuda “Akantaş” diye bir kitap yazdım. Ateş sanatlarıyla olan deneyimim son dönemde bronz çalışmalarımı geliştirdi. Ahşapla aram iyidir, gravür tekniği konusunda yetkin olduğumu düşünüyorum, suluboyada da öyle. Kâğıt hamuru ile büyük boyutlu resim, gravür ve kolaj çalışmalar da ürettiğim bir dönemim var.
Gravür baskıresim

Gravür baskıresim el yapımı
H.Zeliha Yüksel: Geniş çerçevede ifade edecek olursak eski uygarlıkları tema olarak kullandığınızı görüyoruz. Geçmişin izini sürerken, şu ana ve geleceğe yapılan göndermeler sizi etkiler mi yoksa tamamen bağımsız mı davranırsınız?
Bilgehan Uzuner: Geniş çerçevede bakarsak insana dair her şeyden etkileniyor, bunları ister istemez bir yere kodluyoruz. Yeri zamanı geldiğinde de bunları yorumluyor kullanıyoruz. Bazen bütün bu süreç bilinçaltı çalışıyor da olabilir. Bize sunulan kültür katı üzerine kendi katımızı öreceğiz ve bizim kültür katımızın gelişebilmesi temelden aldığı desteğe bağlıdır. Bu temel denilen şey de geleneğin kendisidir. Mağara duvarına ilk resim yapan insan sanat tarihinin en bağımsız sanatçısıydı belki. O tarih ve görgüden sonra hepimiz farklı ölçülerde de olsa bağımlıyız. Tamamen bağımsız davranabileceğimizi zannetmiyorum. Sanat eğitimcisi olarak ayrıca sorumluluk taşıdığımız da açık. Bohem bir paravana sığınamazsınız. Ben yaptım oldu diyemezsiniz. Üretim sürecini de, yapıtı da neden ve niçinleriyle tarif edebildiğiniz kadar hocasınız.
Bazı dönemlerde Anadolu üzerine objeler tasarlamaya çalışıyorum ve bu doğrultuda eski uygarlıklar, mitler elbette hareket noktamı oluşturuyor.
H.Zeliha Yüksel: Bugünkü dünyada mimarlık dünyasında geleneksellik ile modernlik bir arada sorgulanan kavramlar. Geleneksel ve yerel kavramlarını eserlerinize nasıl bir arada yorumlarsınız?
Bilgehan Uzuner: Farklı uygarlıkların hareket hızı değişebiliyor. Bu sanat dalları için de geçerli; örneğin japonya’da resim sanatı mimarlığa kıyasla daha gelenekselci bir yaklaşımda şekillenirken, mimarlık ise teknoloji ile birlikte daha atak bir görüntü veriyor. Fransa’da modern sanatın temelleri atılıyor, buna karşın Louvre Müzesi’ne neşteri Çinli bir mimar atıyor. Kalatrava Valencia’ya yeni bir vizyon getirirken, Gaudi gibi şimdiden gelenek oluyor. Peki, bu farklı müdahalelerin altında yatan esas gelenek nedir? Louvre müzesine atılan neşterin (Çinli mimarın cam piramidi ne yerel, ne de geleneksel) Valencia’ya yapılan büyük yatırımın da altında aynı gelenekten beslenen modernite var. Bu korkusuz sanatçı aklının, sezgisinin yaratıcılığıdır. Gelenek akılla hep moderndir.
Kendi işlerim ise içerik, teknik ve malzeme çeşitliliğine bakıldığında bir aşure gibidir (Sunay Akın’ın yorumu); çok şeyi içerir. Aşureden daha geleneksel ve yerel ne olabilir?
H.Zeliha Yüksel: Sergileriniz çok çeşitlilik gösteriyor. Biraz geçmiş sergilerinizden ve sergilerinizin ana temalarından bahseder misiniz?
Bilgehan Uzuner: Kişisel sergilerim sanırım yirmi beş kadar oldu. İlk çalışmalarımda hayranı olduğum Kapadokya konusunda karışık teknik ile resim ve seramik çalışmaları yaptım.
1990’lı yıllarda gravür ile gerçekleştirdiğim baskı-resim çalışmalara başladım ve bunları el yapımı kâğıtlarla ürettiğim çok renkli baskılar izledi. Sonra büyük boyutlu kolaj ve el yapımı kâğıtla oluşan çalışmalar gerçekleştirdim. Çoğunlukla tatil notları olarak çalıştığım suluboya resimlerim, özellikle Bodrum konulu olanları 1999 yılında İstanbul’da TEM Sanat Galerisi’nde, Ankara’da Sanat Yapım Galerisi’nde sergiledim. PG Sanat Galerisi’nde mekânlar çıkışlı baskı-resim ile çağdaş ikonalarımı 2000’li yıllarda sergiledim. Çağdaş ikonalar ahşap, metal ve her türlü toplama malzemeyle oluşan ilginç çalışmalardı. 2006 yılında “Takuye” adını verdiğim sergimi yaptım. Bunlar oldukça ilginç çalışmalardı ve Ankara Sanat Yapım Galerisi’nde sergilendi. İstanbul’da hiçbir galeri sergilemeye cesaret edemedi. Son beş altı yıldır suluboyalar, nü desenler, seramik malzemeyle desenler, bronz heykeller ve rölyefler yapıyorum. Son yıllarda Ankara Bilkent, İzmir Adnan Franko, İstanbul Kanat Beyazıt galerilerinde sergiler yaptım.
H.Zeliha Yüksel: Farklı zamanlar ile olayların kolajı olarak şekillenen çalışmalarınızda formu size sunan ilham genellikle nedir, nereden gelir?
Bilgehan Uzuner: Benim için nesnelere nasıl biçim verildiği değil, onun içinde gizli olanı bulup, onun sözüne de kulak vererek şekillendirmek önemlidir. Bu davranışa takunyayla çalışmaya başlamadan önce onunla hesaplaşmamı örnekleyebilirim. 2006 yılında Takunyaları alıp bir süre inceledim. Bu formun içinde insan bedeni yattığını gördüğümde buluş gerçekleşmişti. Ardından birçok şey kolayca geldi.
H.Zeliha Yüksel: Eserlerin ilk oluşum aşamasını çizerek mi yapıyorsunuz, yoksa yaparken mi karar veriyorsunuz?
Bilgehan Uzuner: Çoğunlukla ellerimle düşünürüm diyebilirim. Tekniklere hâkim, malzemeye yatkınsanız her şey ne kolay olur, olur da burada bir tekrarlama riski de yok mu? Oysa yanlışlardan öğrenilecekler, kazalardan bulunacaklar, saçmalama hakkımız, bütün bunlar yaramaz çocuk olmanın kazançlarıdır. Bazen hiç hayal edemeyeceğiniz buluş kendiliğinden beliriverir, elleriniz beyninizden hızlı yakalar ki bunu kendinize bile itiraf edemezsiniz. Ben çalışmalarımda kesin taslaklar hazırlamam, bunun yerine çok üretir, kötüyü atar iyiyi geliştiririm. Anlık buluşları, çözümleri severim. Yapıtın bir solukta şekillenmesi veya öyleymiş gibi çağrıştırması tazeliğidir. Bu etkiyi yakalamaya çalışırım. Türk bayrağı kahve fincanımın formunu ise sadece kâğıttan kesip katlayarak tasarladım, kil veya alçıya kıyasla çok daha kolay oldu diyebilirim.
H.Zeliha Yüksel: Kendinize has bir tavrınız olduğu okunuyor. Buna rağmen, başlangıçta rol modeli olarak benimsediğiniz kimseler oldu mu? Veya şu anda var mı?
Bilgehan Uzuner: İlgi alanlarınız varsa, merak düzeyiniz yüksekse kendinize ait bir dili kolayca kurabiliyorsunuz. Ben sadece ustalarımın hoca yönlerine öykündüm. Çünkü şanslı biriydim. Sanatçının özgün bir tavır geliştirmesi önemli ama hani o üslup dediğimiz sanatçının kendine ördüğü kafes var ya, başkası o alana girse öykünme deriz suçlarız, sanatçının da kafesinden dışarı çıkacağı yok. Gerçek arayışı, buluşu Picasso’da olduğu gibi örneklemeliyiz. Picasso, kendi kozasını yırtmış sonra defalarca başka kozalar örmüş bir ipek böceği. Korkusuz bir sanatçıdır.
H.Zeliha Yüksel: Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir obje veya materyal var mı?
Bilgehan Uzuner: Atölyemde eski kapı kilitleri evimde ise kedi bibloları bulunuyor ama bir koleksiyon iddiası taşıdığını düşünmüyorum amatör sayıda denebilir.
H.Zeliha Yüksel: Beğendiğiniz tasarımcıları soracak olsak, ilk aklınıza kimler gelirdi?
Bilgehan Uzuner: Son zamanlarda ayrılmaya çalışılan sanat ve tasarım eylemi aslında koparılmaması gereken bir bütündür.
Kendi çalışmalarımda da özellikle disiplin denilen sanat bölümlerinin sınırlarını kaldırmaya çalıştım ve bunu inadına da yapmaya devam ediyorum. Düşüncemin en önemli temsilcisi sanat, bilim, tasarım alaşımını geliştiren en önemli usta tabi ki Leonardo Da Vinci’dir. Bizden de İlhan Koman sanat, matematik, mühendislik arasında önemli sentezler geliştirmiştir.

Seramik karo desen
Seramik ve cam form,su-kon
H.Zeliha Yüksel: Yukarıda da belirttiğiniz gibi Akantaş: Bulunuşundan Üflemeye Cam Teknikleri isimli bir kitabınız var. Biraz bahseder misiniz? Bu konuda yeni projeleriniz var mıdır?
Bilgehan Uzuner: Cam maceram 1989 yılında başladı. Fakülte’nin seramik fırınlarında ilk cam şekillendirme denemelerimi gerçekleştirirken seramik bilgimle camın tekniklerini çözebildiğimi gördüm. Camdan bir dizi heykel dökümü yaparak Dösim mağazalarına ürün tasarladım. Hatta Kültür Bakanlığı’ndan iki de ödül aldım. Doçentlik aşamasında cam birikimimin önemli bir boşluğu dolduracağını görüp, bu konuda bir kaynak kitap hazırlığına giriştim. ‘Akantaş’ aslında Mısırlıların cama verdiği isim. Kitabım, bronz çağıyla gelişmeye başlayıp cam üfleme tekniğinin bulunuşuna değin geçen yaklaşık 2500 yılda cam şekillendirme tekniklerinin nasıl geliştiğini içeriyor. Bu araştırma tüm teknikleri birebir deneyerek hazırladığım bir çalışmaydı. Bu süreçte ben çok şey öğrendim ve bu bilgileri saklamadan paylaşmak istedim.
H.Zeliha Yüksel: Mimarlık tarihi ile ilgilendiğinizi biliyoruz. Sanatçı gözüyle günümüzdeki mimari eserleri nasıl yorumluyorsunuz?
Bilgehan Uzuner: Biz çoğunlukla yaşadığımız yapıların nasıl olduğuna pek aldırmayan bir toplumuz. Bizim için daha çok yapının nereye baktığı önemlidir. Güzelim bir coğrafyada, hele İstanbul’da Boğaz’da yaşıyorsanız mimaride yegâne ölçüt denizi gören bir penceredir. Bir de İstanbul’un, barındırdığı her unsura, çok çirkin de olsa her yapıya kattığı bir illüzyon vardır. Bu durum algıyı bozarak, detayı görmeden bütündeki dokuyu olumlu görmemize neden olur. Bu nedenle İstanbulluların mimari algıları bir Ankaralıya kıyasla daha esnektir diye düşünüyorum. Yurt dışında şehirlerin yazgısını mimarinin nasıl belirlediğini gördük. Bizde ise şehirlerin kaosu mimarinin yazgısı olup çok başarılı tasarımlar bile bu kaos içinde algılanmıyor.
H.Zeliha Yüksel: En beğendiğiniz kitap, film ve müzikler nelerdir?
Bilgehan Uzuner: Ben Fellini, Polanski, Kustrica, Özpetek, Almadovar’ı severim ama en beğendiğim film Bertolucci’den “Stealing Beauty”. Arada izlerim; sanırım filmin yapısından ve güzel aktrisinden çok Toskana görüntüleri ile sanatçının atölyesine hayranım. Kitap ise çoğunlukla roman dışındaki yayınlar, sanat kitapları, gezi notları ve Enis Batur’u okurum. Vedat Sakman, Chris Rea, Dire Straits dinlerken iyi hissediyorum son zamanlarda da REM tercihlerim arasında.
H.Zeliha Yüksel: Öğrencilerinize bir sanat dalını anlatırken, hayat – sanat bağlamında tavsiyelerde bulunduğunuzu da biliyoruz. Burada kısaca bahsedecek olursanız…
Bilgehan Uzuner: Hocalarım benim hem ustam hem de arkadaşım oldular. Bana atölyelerini, evlerini açtılar. Ben fakülteden çok atölyelerdeki çıraklığımda öğrendim. Sanat eğitiminin ancak hayatın bütününe yayıldığı zaman daha sahici olacağını düşünüyor öğrencilerimle bu şekilde paylaşıyorum. Eşim Oya da hoca ve bizim seçilmiş öğrencilerimiz, arkadaşımız, evladımız gibidir onlara evimiz atölyemiz açıktır.
H.Zeliha Yüksel: Son olarak eklemek istedikleriniz…
Bilgehan Uzuner: Güzel sorularınızla kendimi daha doğru anlatabildiğimi düşünüyor teşekkür ediyorum.
Bilgehan Uzuner hakkında…
1963 İstanbul doğumlu olan Bilgehan Uzuner, 1986 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümünden mezun oldu. 1988 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansını tamamladı ve 1989 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nden ‘Sanatta Yeterlilik’ aldı. Yurtiçinde 9 kişisel sergi açan, yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda karma sergiye katılan Prof. Uzuner’in kamu ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve Türk Seramik Derneği üyesidir ve Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görevini sürdürmektedir.
Bilgehan Uzuner bugüne kadar 23 yarışmada derece aldı. 1989 yılında japonya Türk Haftası’na katıldı. Dünyada 2000 sanatçı arasından 100 kadarının seçildiği İtalya Faenza Bienali’ne seçildi 1989 ve 1991 yıllarında iki kere seçildi. 1992 yılında Fransa Vallauris Bienali’ne seçildi. 1993 yılında İtalya Castelli Sergisi ile Yugoslavya Küçük Seramik Trienali’ne katıldı.
Bu söyleşi Seramik Türkiye Dergisi, Sayı 37 de yayınlanmıştır.


















