Söyleşiyi yapan: Kemal YILMAZ

Cumhuriyet Türkiye’si elbette yoktan var olan bir şey olarak değil; Osmanlı’dan miras aldığı kentler, kentsel mekânlar, bunların barındırdığı çokluk, etkileşim, çatışma halleri ile ortaya çıkar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKSAV Ankara’nın Cumhuriyet’ten Bugüne Kent ve Kamusal Mekanın Dönüşümü başlıklı etkinliği için Bülent Batuman ile konuştuk.

 

 

 

 

 

 

Bülent Batuman

 

 

 

 

Batuman özetle şunları dedi:

 

 

 

 

Kamusal mekân meselesine dair ortaya çıkan tartışmaların kökeni aslında siyaset bilimi içerisinde yürütülen kamusal alan tartışmalarından doğmuştur. Ancak mekân kavramını önemseyenler için kamusal mekân ve kamusal alan kavramlarını birlikte düşünmek önemlidir. Siyaset bilimi kavramı olarak baktığımızda kamusal alan 18’inci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bütün ‘modern kurumları’ kapsar. Yani hem modern toplumun varoluşunu belirleyen hem de onun bir ürünü olarak düşünülür.

 

 

 

Genel anlamda fikirlerin özgürce etkileşime girdiği, demokrasi ile doğrudan ilişkili bir alandır. Ancak burada önemli olan konulardan bir tanesi, aslında burjuva demokrasisinin de niteliklerinden birisi olarak, kamusal alanın evrensel ve içerici bir şey olarak tarif ediliyor olmasıdır. Bir özgürlük alanı olarak herkesin içerisinde yer alabildiği bir alan. Ancak 19’uncu yüzyıl tartışmalarının da gösterdiği gibi bu alanın içerici olma özelliğinin yanı sıra sınırlayıcı, dışlayıcı bir yanının olduğunu da görürüz. Sınıf siyasetinin belirli sınırlarını içerdiği, çatışmanın, hem sınıfsal hem de başka türlü mücadelelerin yerleşebildiği, gelişebildiği yerler olarak da kamusal alan kavramı genişletilebilir.

 

 

 

Başka bir açıdan baktığımızda, kamusal alanın ve mekânın gündelik hayatla ilişkisinin kurulması da oldukça önemlidir. Richard Sennett, kamusal alanı performanslarımızla var olduğumuz; kılık, kıyafet, kostümlerimizle içerisinde yer aldığımız toplumsal varoluşumuzun mekânı olarak, bir tiyatro sahnesi olarak ele alır. Hannah Arendt de siyaset biliminin sınırları içerisinde kalsa da, kamusal alanı siyasetin öznesi olmak anlamını vurgulayarak bir ‘görünüm mekânı’ olarak tarif eder. Dolayısıyla, kamusal alan ve mekâna dair tartışmaların iki önemli katkısından söz edebiliriz. Bir taraftan içerici olma meselesinin farklı sınıfların çatışmalı bir aradalığının yeri olma potansiyeli taşıması, diğer taraftan da felsefi anlamda yüksek siyasete dair kavramların yanı sıra kamusal alan ve mekânın gündelik hayatın bütün etkileşimlerinin de yer bulduğu ve politize olduğu bir yer olarak tarif edilebilmesi.

 

 

 

Bu çerçeveden ilerleyerek Cumhuriyet’ten bugüne kent ve kamusal mekânın dönüşümünün izleğini tartışmaya açabiliriz. Cumhuriyet Türkiye’si elbette yoktan var olan bir şey olarak değil, Osmanlı’dan miras aldığı kentler, kentsel mekânlar, bunların barındırdığı çokluk, etkileşim, çatışma halleri ile ortaya çıkar. Ancak bu döneme baktığımızda kamusal mekân bir proje olarak yeni ulus inşasının bir aracı olarak görülür. Ulus inşasının mekânsal performanslarının yeri olarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde önce Ulus, Yenişehir’den (Kızılay), daha sonraları İstanbul’da Taksim Cumhuriyet Meydanı gibi kamusal mekânlardan söz edebiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni medeni yurttaş kimliğinin vitrinleri olarak bu kamusal mekânlarda hem içerme hem de dışlamanın eşzamanlı gerçekleştiğini söylemek mümkün. Ancak, özellikle Güvenpark’taki Güven Anıtı’na baktığımızda yurttaş kimliğinin neleri içerip neleri dışladığına dair de bir muğlaklık görürüz. Anıtta yer alan iki çıplak adam, ne kıyafetleriyle bir özdeşleşme haline girebilmektedirler, ne de ellerinde tuttukları aletin muğlaklığından ötürü medeni yurttaşın ne işle meşgul olacağını anlatırlar. Dolayısıyla kamusal mekânda boy gösterecek medeni yurttaş tarifi de birtakım sınırlandırmalardan kaçamaz.

 

 

 

 

 

Öte yandan, burjuva demokrasisinin inşa ettiği yurttaşlık gündelik hayatın kamusal mekânı işgal etmesiyle birlikte sınırlarına ulaşır. Öznelerin devlete karşı hak ve ödevleri kabullenmediği andan itibaren kamusal mekân bir çatışma alanına dönüşmeye başlar. Bir anlamda, kamusal mekânın barındırdığı politik çatışmalar öncelikli olarak büyük politik karşıtlıklardan çıkmaz. Haddini ve sınırını bilmeyen öznelerin gündelik hayat pratikleriyle kamusal mekânı bozguna uğratmasından türer.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1950’lerde Beyazıt’tan Taksim Anıtı’na doğru yürünen bir güzergâhta öğrencilerin Kıbrıs’la ilgili eylemlerinin sahne aldığını görürüz. Devlet güdümünde olan bu seremoniler öğrencilerin Atatürk’e çelenk bırakmasıyla son bulur. Ancak yıllar içinde öğrencilerin Taksim Meydanı’nı yaşayış biçimi dönüşmeye başlar. Bu noktadan sonra kent içerisindeki hareket, yani Beyazıt’tan kalkıp Taksim’e yürüme hareketi, devletin artık güdümünde olmayan öğrenci hareketinin mekânsal izleği haline gelir. Öğrenciler aynı hareketi gerçekleştirirken bu sefer ‘Kıbrıs Türk’tür’ söylemlerini terk eder, ‘6. Filo defol’ sloganını söylemeye başlarlar.

 

 

 

 

Benzer bir şekilde Kızılay Meydanı’nın dönüşümüne de bakmakta yarar var. 60’lara kadar Kızılay’ın politikayı barındırma anlamında politik bir yer olduğundan söz edemeyiz. Ancak 555K, 60-61’de gerçekleşen büyük işçi eylemleri Kızılay’ı steril bir mekândan politik bir mekâna dönüştürür. Ancak unutulmamalı ki 60’ların başında gerçekleşen bu eylemlilikler de büyük politik karşıtlıkların bir sonucu olarak Kızılay’ı işgal etmeye kalkışmaz. Daha öncesinde tüketim kültürünün, hizmet sektörünün artmasıyla birlikte çalışan işçi sınıfının Kızılay ve çevresinde var olmaya başlamasıyla Kızılay’ın gündelik yaşamı halihazırda bir dönüşüm sürecindeydi. Dolayısıyla öğrenci ve işçi eylemlerinin Kızılay’da sahne almaya başlaması işçi sınıfı ve öğrencilerin Kızılay’ın gündelik yaşamını değiştirmesinden sonra gelir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

70’lerle birlikte burjuva kamusal alanı/mekânı tarumar olmuş durumdaydı. Heterojenlik artmış, çatışma hali yükselişe geçmişti. 80’ler ve 90’larla birlikte neoliberal politikaların yarattığı koşullarla birlikte kent ve kamusal mekânlarda parçalanma halinin arttığını görürüz. Bu parçalanma hali genelde negatif bir anlam taşısa da, aslında kamusal mekânın varoluş koşulu olan kentler her zaman belli dönemlerde büyüme, yoğunlaşma, parçalanma süreci içerisine girerler.

 

 

 

Kentin dinamikleri açısından bakıldığında kamusallık belli bir heterojenlik ve anonimlik düzeyini gerektirir. Kamusal mekânlar kimsenin kimlik ve kişi olarak atfedilmediği ortamlardır. Zaten özgürleşmeyi sağlayan ve daha ötesinde kurallara uymayarak aykırı işler yapabilme potansiyellerimiz olduğunu bize hissettiren de bu anonimliktir. Eyleme gitme önkoşulu olarak bu özgürlüğü hissetmemiz gerekir.

 

 

 

2000’lere geldiğimizde kamusal mekânın ortadan kalktığı tartışmaları popülerken Gezi Olayları parçalanmış bir kentsel durumda bile kamusal mekânın aslında politik sahne olma anlamında, başat politik mekân olma anlamında hala önemli rol oynadığını gösterdi. Hem küresel ölçekte farklı ülkelerde çıkan büyük eylemler hem de ulusal ölçekte Gezi Parkı’nda başlayan ama kentin ve diğer kentlerin mekânlarına sıçrayan Gezi Olayları bütün bu parçalanma okumasının aslında kente saçılmış bir kamusal mekânlar ağının entegrasyonunu göstermiş oldu. Birbirini harekete geçiren eylemlerin gösterdiği bu etkileşim ağı, kamusal mekânı da yeni bir düzeyde ele almamız gerektirdiğini söylüyor bize. Bugünün kamusal mekanının kentin odak noktası olarak düşünmek yerine etkileşen mekanlar ağı olarak düşünmek gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir