Erhan Demirdizen: “ÇDP bir tür ‘hayat aynen devam ediyor’ planı”

17 Dakika Okuma Süresi

Söyleşiyi yapan: Gizem AKSÜMER

TMMOB’nin düzenlediği İstanbul Kent Sempozyumunun ilk sunuşlarından biri, konsepte uygun olarak İstanbul Çevre Düzeni Planı üzerineydi. Bu bağlamda, ÇDP’nı eleştiren Erhan Demirdizen, hem İntanbul’a, hem de planlama pratiklerine dair, çarpıcı noktalara değindi. Biz de, sunuşunun ardından, kendisiyle ÇDP üzerine küçük bir söyleşi yaptık.

Mimdap: Çevre Düzeni Planı kamu yararına yapılmadı, toplum yararına da yapılmadı. Peki buradan kim karlı çıktı?

Erhan Demirdizen: İstanbul Çevre Düzeni Planı, kentte zaten var olan eğilimleri “plan kararı” haline getiren bir anlayışın ürünü. Bu açıdan bakınca, Çevre Düzeni Planından kimlerin kazançlı çıktığı da anlaşılıyor bir bakıma. Özellikle büyük ölçekli konut, turizm ve ticaret yatırımı yapmak isteyenler bu planla birlikte geniş bir zemin buldular. Planın bu konudaki esneklikleri, yatırımcılar açısından geniş bir hareket alanının oluşmasına yol açtı.

Bunları söylerken, İstanbul Planının yatırım boyutu olmamalıdır demiyorum asla. Böyle söylemek planlamanın doğasına karşı çıkmak olur ki, hiçbir planı böyle bir bakış açısıyla eleştirmemek gerektiğini düşünüyorum. Kentteki yatırım olanaklarının geliştirilmesi, planların başarı ölçütlerinden biridir.

Ama İstanbul Çevre Düzeni Planı, sadece kentteki yatırım fırsatlarına odaklanan tek boyutlu bir plan. Oysa, hiçbir kalıba sığmamasıyla övündüğümüz İstanbul’da, bu göz kamaştıran yatırım fırsatları, toplumun geniş kesimleri açısından bir tehdide pekala dönüşebilir. İstanbul’un önümüzdeki dönemde bu tür ikilemleri yoğun olarak yaşayacağını kestirmek güç değil.

Kentin “kendiliğinden” eğilimi derken bunu kastediyorum. Bu kentte hiç plan yapılmasa bile, zaten yatırım fırsatları çıkacak ve kent hep bu fırsat ve tehdit ikliminde yaşamaya devam edecek. Plandan beklenti, bu gerilimli iklimin sosyal programlarla yumuşatılmasıdır. İstanbul Çevre Düzeni Planı, biraz da kağıt üstünde kalan ekolojik meselelerin dışındaki tehditlere fazla itibar etmedi. Oysa planın “sanayi desantralizasyonu” kararı ve iç kentteki “küresel dönüşümler” öngörüsü halihazırda da tedavülde olan bir süreç ve sosyo-ekonomik yapıda tehditler yaratıyor. Plan için yapılan başarılı analitik etüt çalışmalarında bütün bu tehditlere ait fotoğraflar çekilmiş olmakla birlikte, plan bu meseleyle yüzleşmekten kaçmış durumda.

Dolayısıyla, İstanbul’da “plan”ın “piyasa” karşısında utangaç davrandığını söyleyebilirim. Bugün kentteki piyasa ortamından kimler kazançlı çıkıyorsa, plandan sonra da aynı kesimler kazançlı çıkmaya devam edecek. Ama bunun sürdürülebilir bir durum olmadığı ve yeni krizlere gebe olduğu da açıkça görülüyor.

Mimdap: Çevre Düzeni Planı konusu ilk ortaya atıldığında büyük bir yankıyla “stratejik planlama”yı gündeme getirmişti. Stratejik planı bilen pek çok profesörden, uzmandan danışmanlık hizmeti alındı. İstanbul gibi büyük bir metropolde stratejik plan yapılabilmesi nasıl bir hazırlık sürecini gerektiriyordu?

Erhan Demirdizen: İstanbul Çevre Düzeni Planı, mesleki kamuoyunda “stratejik planlama” tartışmalarının hararetle sürdürüldüğü bir sırada gündeme geldi. Kentlerimizin “hiçbir kalıba sığmayan” dinamik yapısı karşısında, 1960’lı yıllardan beri üzerinde fazla oynayamadığımız “imar planı” yönteminin büsbütün yetersiz kaldığı konuşuluyordu. Çünkü kentler, büyük kitleler halinde kırdan kopma ve kentin çeperlerine yerleşme eğilimini geride bırakmaya başlamışlardı. “İmar planı”, böyle bir kırdan kente göç döneminin geniş alanları imara açma ihtiyacının bir ürünü olarak hayatımıza girmişti ama “kentsel sorun” artık bu şablonun içine tam olarak yerleşmiyordu. Hatta “imar planı” yeni kentsel sorunların oluşmasına katkıda bulunur bir duruma gelmişti.

Ülkemizde uygulanan diğer planlarla karşılaştırıldığında “stratejik planlama”nın en önemli özelliklerinden biri, “plan”dan çok “süreç”i öne almasıdır. Dolayısıyla stratejik planlamada aslolan, konusunda yetkin uzmanların plan hazırlık sürecindeki katkılarından daha çok, planın ilgi gruplarının bu sürece katılımının sağlanmasıdır diyebiliriz. Çünkü her türlü plan çalışması zaten konusunda yetkin uzmanların katkısını zorunlu olarak gerektirir ama stratejik plan aynı zamanda plandan etkilenecek bütün kesimlerin planlama sürecine katılmasını da koşul olarak tanımlar.

Bu bakımdan, İstanbul Çevre Düzeni Planı hazırlıklarında stratejik planlama yaklaşımının kusursuz bir biçimde benimsendiğini ileri sürmek mümkün değil. Bu eleştiriyi yaparken, Türkiye’de katılımcı bir stratejik planlama yapılması konusunda toplumda ve kurumlarda yerleşmiş bir kültür olmadığını da belirtmeden geçemem. Bu nedenle, İstanbul Planından, daha önce başarılmamış bir katılım performansını beklediğimizi de bilmeliyiz. Böyle bile olsa İstanbul Planının bir yolunu bulup bunu başarması gerekirdi diye düşünüyorum.

Neden böyle düşündüğümü şöyle açıklayabilirim: Planların kalıcı olabilmesi ve kararlarının yönlendirici olabilmesi için, planın teknik koşulları yerine getirmesi yeterli olmuyor, ille de plana sahip çıkılması gerekiyor. 1980 Planı, 1994 Planı ve 1995 Planı… Bunların hepsi de, yapıldıkları tarihsel koşullarda teknik bakımdan tatminkar planlardı. Ancak, hiçbiri kalıcı olamadı. Hatta bu eski planlardan biri az kalsın atık kağıtların arasında SEKA’ya gönderilecekken, duyarlı bir şehir plancısının kişisel çabasıyla kurtarılabildi. Planları böyle bir sahipsizliğe mahkum etmemek gerekiyor. Planlara sadece şehir plancılarının, mimarların ve mühendislerin sahip çıktığı bir anlayışı terk etmemiz şart. Esas olan, plana kentte yaşayan geniş toplum kesimlerinin sahip çıkmasıdır. Bu bakımdan, İstanbul Çevre Düzeni Planının da önemli bir şansı kaçırdığını söyleyebilirim.

İstanbul Çevre Düzeni Planı çalışmasına hiç kimse katılmadı mı diye sorulursa, katıldı… Bu plana katılanların kimler oldukları sorusunun cevabı birinci soruda açıkça belli. Yani plan kararlarından kazançlı çıkan bazı yatırım çevreleri planlama sürecine de etkin biçimde katıldılar. Bu anlamda, ticaret ve sanayi odaları ile GYODER’in katılımlarından söz edebilirim. Hatta GYODER’in katılımı o kadar etkindi ki, İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın İstanbul Çevre Düzeni Planını kamuoyuna açıklamasından birkaç gün önce GYODER yıllık gayrimenkul yatırım raporunu açıklayarak, Çevre Düzeni Planında belirlenen “lojistik alanları” ve diğer alanlara ilişkin yatırım stratejilerini açıklamıştı.

Tekrar altını çizmek istiyorum, GYODER ve diğer yatırım çevrelerinin plan sürecine katılmalarını sorun olarak görmüyorum. Aksine, planlama süreci şeffaf olmalı ve tüm kesimler bu sürece katılabilmeli. Planların İmar ve İskan Bakanlığı’nın eski usulüyle kapalı kapılar arkasında yapılması spekülatif hareketler bakımından daha tehlikeli sonuçlar doğuruyordu. Benim burada eleştirdiğim, planın İstanbul’da yaşayan geniş toplumsal kesimlere ilişkin bir “yerinde uyum ve kalkınma programı”nı yürürlüğe koyamamış olması. Zaten böyle bir perspektifi olsaydı, plana ilişkin veri toplanması aşamasından itibaren çok daha farklı bir yöntem uygulanabilmiş olacaktı.

Yeri gelmişken, planların üzerine ya da raporlarına “stratejik plan” yazınca stratejik plan yapılmış olmuyor. Ayrıca, planın sadece “arazi kullanım planı” niteliğinde olmaması da onun stratejik plan olduğunu kanıtlamıyor. Yani stratejik plan meselesi, planın çizim ve gösterim teknikleriyle ilgili bir konu da değil. Dediğim gibi, planın “süreç” olarak öne çıkması ve uyguladığı katılım yöntemleri önemli. Bu bakımdan, İstanbul Çevre Düzeni Planının 1980 Planından hiçbir farkı yok diyebilirim. Hatta 1980 Planı doğrudan “kamu” tarafından yapıldığı için, 2006 yılında onaylanan Çevre Düzeni Planının muhatap olduğu “yasallık” tartışmalarından da muaftır.

Mimdap: Ortaya çıkan plan gerçek bir stratejik plan örneği olarak tanımlanabilir mi?

Erhan Demirdizen: Bu sorunun cevabı, kesin bir biçimde hayır… ÇDP, eski usullere göre hazırlanıp onaylanan bir plan. Kapsamlı gelişme, dönüşüm, iyileştirme, uyum ve kalkınma programlarını içermiyor. Örneğin, dar gelirlilerin konut ihtiyacının nasıl bir konut arzı modeliyle karşılanabileceğine ilişkin önerileri bile yok denebilir. Bütün bunları içermediği için, yalnızca ulusal ve uluslararası yatırım fırsatlarına odaklandığı için, 1960’lı yılların “kapsamlı planlama” geleneği açısından bile tatminkar olmaktan uzak.

Mimdap: ÇDP’nin, katılım açısından oldukça yetersiz bir plan olduğunu görüyoruz. Toplumun bu kadar haberdar olmadığı bir plan uygulamaya geçirilirse neler yaşanır? Sonuç olarak, yine uygulanamayan bir planımız mı olacak?

Erhan Demirdizen: Bir şehir plancısı olarak üzülerek söylemeliyim ki, Çevre Düzeni Planı, hazırlık aşamalarında katılan kesimler dahil olmak üzere, kurumlar tarafından arşivin tozlu raflarına atılıp unutulacak bir plandır. Çünkü yatırımcılar açısından “piyasa”nın sunduğu fırsatların ötesinde bir öneri getirmiyor, bu fırsatları büyük ölçüde aynen plan kararı haline getiriyor. O zaman piyasa dengeleri yatırımcının rehberi olmaya devam edecek demektir. Piyasa koşulları içinde dezavantajlı olan toplum kesimlerine de hiçbir şey önermediği düşünülürse, plana bu kesimlerin de sahip çıkmaması anlaşılabilir bir durum olacaktır.

Ama şunu paranteze alarak söyleyebilirim: Plan, hazırlık sürecinde planlama çalışmasında yer alan uzmanların kişisel mesleki değerlerini bir ölçüde yansıtıyor. Örneğin, Başbakan’ın “yapacağız” dediği Boğaz’a üçüncü köprü konusunda planlama ekibinin gösterdiği direnci ben samimi buluyorum. Bu direnç, planlama ekibinde yer alan plancıların kişisel mesleki değerlerinin bir yansıması. Bu dirençten dolayı, meslek çevrelerinde planın kısmen desteklenebileceği gibi bir izlenim oluşması mümkün. Ancak bunun meslek kamuoyunda geniş çaplı bir destek olarak algılanması yanıltıcı olur. Ayrıca bir de, İstanbul’un çevresiyle birlikte ele alınmasını vurgulamak istiyorum. ÇDP’de bazı karşılıkları olan bu yaklaşım da, planlama ekibinde yer alan uzmanların paylaştığım mesleki değerlerinin bir örneği.

Öte yandan, ekipteki plancıların mesleki değerlerinin plandaki yansımaları kendi başına planı uygulanabilir ve kalıcı kılmaya yetmiyor. Plan, toplumsal bir zemine oturmadığından, yaşanması kaçınılmaz olan çelişkilerin çözümüne katılma iddiasından uzak duruyor. Bu bakımdan da toplumsal kesimler arasında plana sahip çıkılmasının hiçbir işareti yok. Plancıların mesleki değerleriyle arkasında durmaya çalıştıkları “üçüncü köprü” ve “bölgesel yaklaşım” konusunda da siyasal bir uzlaşma sağlanamadığından, planın bu kararlarında “kararlı” olabilmesine fazla ihtimal vermiyorum.

İstanbul Çevre Düzeni Planı, tekrar belirtmeliyim ki, bir tür “hayat aynen devam ediyor” planıdır. Bu bakımdan, planın onayı aşamasında belediye meclisi ve kurumlardan fazla itiraz gelmemiş olması anlamlı. Çünkü herkes şunun farkında: Çevre Düzeni Planı farklı bir şey bile söylese, yapılacak olan işler yapılmaya devam edecek. Bunun son örneğini yeni Hadımköy imar planlarında gördük. Çevre Düzeni Planına açık aykırılıkları olan bir imar planı, hem de İstanbul’un içme suyu havzasında, aynı Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanabiliyor. Üstelik Çevre Düzeni Planı da içme suyu havzalarında tarihe geçecek bir koruma kararı almış değilken…

Sonuç olarak, bu koşullar altında İstanbul Planının kurumlar arası bir yetki çatışması ortamında büsbütün anlamsızlaşacağını söylemek gerekiyor. Tabi eğer daha önce yargı açılan iptal davalarında planı iptal etmezse…

Mimdap: İstanbul’u bir tür “planlama laboratuarı” olarak adlandırıyorsunuz, yeni ÇDP ile bu durum sürer mi? Nasıl?

Erhan Demirdizen: İstanbul’u “planlama laboratuarı” olarak adlandırmam, İstanbul’un plan disiplininden uzak kentleşmesine rağmen planlama tarihimizin sahnesi olmasından kaynaklanıyor. İstanbul, 1950’li yıllardan itibaren ülkemizin ulusal düzeydeki plansızlığının kurbanı oldu. Önce plansız kentleşen bir “azman sanayi kenti” olan İstanbul, arkasından da plansız projelerin ivmesiyle “küresel mega kent” olma sürecine girdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’ya gösterilen ilgiyi bir kenara bırakırsak, bütün planlama ve proje denemeleri de İstanbul odaklı şekillendi. Türkiye’de kentleşme ve planlamayla ilgili ne kadar yasa ve yönetmelik varsa, hemen hepsi İstanbul kentinde yaşanan deneyimlerin ürünü olarak ortaya çıkmış durumda. İlhan Tekeli bir yazısında, 1950’li yıllarda planlamanın merkezi yönetim düzeyinde kurumsallaşmasına karşılık gelen İmar ve İskan Bakanlığı’nın bile, Menderes’in İstanbul’da yaptığı meşhur “imar operasyonları”nın bir sonucu olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla, İstanbul planlama tarihinin sahnesi.

Tabii “laboratuar” deyimini kullanmam, kentin sürekli yeni deneylere tabi tutulduğunu anlatmak için. Bu deneylerin kenti geliştirici girişimler olarak tezahür etmemiş olması büyük bir kayıp. Daha çok “imar fırsatçılığı” diyebileceğimiz girişimler bunlar. 1980’li yıllardaki “turizm merkezi” kararlarıyla İstanbul’un tarihi çekirdeğindeki büyük yeşil alanların nasıl otel yapılaşmasına açıldığını hatırlamak bile bu fırsatçılığın kentteki tahribatının şiddetini anlamaya yeter. Şimdilerde de “plansız” yenileme çabalarının muradına ermesi halinde benzer bir tahribatın gerçekleşeceğini öngörmek zor değil.

İstanbul Çevre Düzeni Planı, ne yazık ki bu tahrip gücü yüksek fırsatçılıklara kararlı bir plan disiplini getirmedi. Tarihi Galata Limanının “yatırımcı” tarafından hayal edilen bir “kruvaziyer liman”a dönüşmesi planlamanın alfabesine aykırı olduğu halde, ÇDP’nin buradaki gelişmelere tanım getiren bir “çerçeve metin” olarak işlev görememesi önemli. Yine aynı şekilde, “İETT garajı”nın satılması ve “Dubai Kuleleri”nin burada kendine yer bulması da ÇDP’nin doğrudan ilgi alanına girebilmiş değil. Levent-Maslak hattı acilen rehabilitasyon kapsamına alınması gereken bir “merkezi iş alanı” olduğu halde, planlama disiplininin kabul edemeyeceği gelişmeler niteliğindeki “Dubai Kuleleri” vb. konularda ÇDP’nin kayıtsız kalmasını izah edebilmek teknik sınırlar içinde kolay değil. Hatta ÇDP ekibi adına yapılan bazı açıklamalarda, bu kuleleri eleştirenler olarak, “hayali bir kuleyle savaşıyorlar” nitelemesine maruz kalmak da, yine “teknik akıl” tarafından kabul edilmesi imkansız bir yaklaşım. Etrafında 2.50 ve 3.00 emsalle yapılmış “kuleler” olduğu halde, onlardan çok daha “elverişli” şartlarda tanımlanan bir 3.00 emsalin “Dubai Kulesi” yaratamayacağını iddia etmek söz konusu burada.

Çok detaya girmek istemiyorum ama ÇDP’nin bir tür “hayat aynen devam ediyor” planı olduğunu söylemiştim. Bu bakımdan, imar fırsatçılıklarına disiplin getirmeyen bu plan, mahkeme tarafından iptal edilmediği sürece, bir anlamda uygulanmaya devam edebilecek. Yani İstanbul’un pek çok noktasındaki imar hareketi zaten bu plana da uygun olmuş olacak. Uymadığı yerde de, Hadımköy’de olduğu gibi, plana “yok” muamelesi yapılabilecek.

Bu sözlerim yanlış anlaşılsın istemem. Keşke sahip çıkılan bir planlama sürecinde mesleki duyarlılıklarla kentin ihtiyaçları ve yatırım öncelikleri buluşturulabilmiş olsaydı. Yoksa tabii ki İstanbul’un plansız kalmasından en fazla rahatsız olacaklar yine bizleriz.

Mimdap: ÇDP, İstanbul’un bir tür “küresel kentler ağı”na eklemlenmesi için yapılmış gibi görünüyor. Bu küresel kentler yarışında İstanbul’u önemli bir yere koyma iddiasıyla ortaya çıkıyor. Planın küreselleşme anlayışı konusunda neler söylersiniz?

Erhan Demirdizen: Şunu kabul edelim ki, İstanbul, ÇDP’li ya da ÇDP’siz, “küresel kentler ağı”na eklemlenmiş bir kent. Bunu ÇDP öngörmese bile, başta gayrimenkul sektörü olmak üzere, “piyasa” dinamikleri sağlayabiliyor. Bu anlamda İstanbul, çeşitli uluslar arası faktörlerin etkisiyle, “küresel ilgi”nin konusu haline gelmiş durumda. Ben bu açıdan bakınca İstanbul Çevre Düzeni Planında “küresel ilgi” konusuna kayıtsız kalınması gerektiğini düşünmüyorum. Böyle bir ilgisizlik İstanbul açısından büyük felaketlere neden olur.

1980 Planının daha 1980’li yılların ortasında kenti yönlendirme yeteneğinden mahrum kalmasının başlıca nedenlerinden biri buydu. Yani 1970’li yılların verisiyle oluşturulan 1980 Planı, dünyadaki neoliberal gelişmeleri ve bunun kentteki küresel etkilerini öngörememişti. Eğer bunu öngörebilmiş olsaydı Levent-Maslak hattı böyle oluşmayabilirdi.

1980 Planı küresel faktörler karşısında ne kadar naif kaldıysa, 2006 Planı da o derece “bırakınız yapsınlar” şartlanması altında oluştu. Oysa bunların ikisi de planlama açısından hayli sakıncalı. 2006 Planının, küresel dinamikleri ve İstanbul kentinde yaratacağı gerilimli iklimi yetkin bir biçimde analiz ederek plan kararlarına yansıtması gerekirdi. Benim izleyebildiğim kadarıyla bu konudaki analizler yetkin bir biçimde yapıldı ancak plan kararlarına yansıtmada istekli olunmadı. Çünkü analizleri yapan üniversite üyeleri bu çalışmalarını planlama ekibine sunduklarında, plan çoktan tamamlanmıştı bile.

Bu konuda size çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. İstanbul kendi haline bırakıldığında dünyanın en gözde etkinlik yapılan kentlerinden birine dönüşebiliyor. Sözgelimi kongre, konferans, bienal, sempozyum, sergi, konser, vb. etkinliklerde küresel bir merkeze dönüşen İstanbul, kentte yaşayan milyonlarca insan açısından dünyanın en geri yaşam kalitesi olanaklarını sunuyor. İşte plandan beklenti burada önem kazanıyor. Yani kültürel etkinliklerde dünya sırlamasında yüksek yer edinen bir kentin kendi sakinlerine de aynı derecede yüksek bir yaşam kalitesi sunabiliyor olması gerekiyor.

Mimdap: Planın, kentin değil yatırımın ihtiyaçlarını karşıladığını belirtmiştiniz, yeni planla kent nereye doğru gidiyor?

Erhan Demirdizen: Yeni plan, bir yandan kentin tam bir yatırım cenneti olarak varlığını sürdürmesini hayranlıkla seyrediyor, bir yandan da İstanbul’un ciddi bir yoksulluk havuzuna dönüşmesini irdelemiyor. Bu ikili yapı, Orhan Pamuk’a Nobel kazandıran şu meşhur “modern” ve “şark” ikiliğinden farklı bir kentsel krizin önünü açıyor. Dolayısıyla, yeni plan kentin kapısını çalan şiddetli bir kentsel kriz karşısında duyarsız kalmış durumda. “Planı bir halledelim de, sonradan bazı sosyal program senaryoları yazarız” diye düşünülemeyecek bir konudan söz ediyorum.

Sonuç olarak, İstanbul’u bekleyen bütün fırsatlar ve tehditler, ÇDP’nin varlığından etkilenmeksizin, kendilerine hayat alanı bulmaya devam edecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir