İstanbul Modern’in yeni sergisi doğa ve teknoloji ilişkisini ele alıyor
“Kayıp Cennet”
Doug Aitken
Günümüzün en önemli video sanatçılarından biri olan Doug Aitken, ilk kez 2008’de 55. Uluslararası Carnegie Sergisi’nde gösterilen Göç adlı tek kanallı videosunda bizon, puma, kunduz, geyik ve baykuş gibi vahşi Kuzey Amerika hayvanlarını sıradan motel odalarına koyar ve hareketlerini sabırla gözlemleyerek, göç deneyimini alegorik biçimde sunar. Mekânın hem toplumsal hem de psikolojik özelliklerini ele alan 24 dakikalık Göç videosu, insanlar, diğer canlılar ve bunların içinde yaşadıkları daha geniş kapsamlı fiziksel çevre arasındaki değişen ilişkiler üzerinde durur.
Çağdaş Amerikan kültürünün adı çıkmış mekânları olan motel odaları yolculuğu, yaşamdaki geçiş dönemlerini, özgürlüğü ve kaçışı olduğu kadar yabancılaşmayı, yalnızlığı, yer değiştirmeyi ve yalıtılmışlığı da simgeler. Aitken’in bilinen sakin ve akıcı tarzını taşıyan ve fondaki dikkat çekici müzikle desteklenen video, sunduğu gösterinin kusursuz tuhaflığıyla gerçeküstü bir seyahat filmi havası taşır. Hayvanlar, ilkel bir bilinci son derece çağdaş bir ortama taşıyarak bu iki durum arasındaki uçurumu açığa çıkarır, insanlarla doğa arasındaki yüzeysel ilişkiyi kusursuz biçimde betimler.
Francis Alÿs
Francis Alÿs’in bir gece Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’ne bırakılan bir tilkiyi gösteren Gece Nöbeti adlı videosu, vahşi bir hayvanın kültür ve tarihle karşı karşıya gelişini ele alır. Gece Nöbeti, Francis Alÿs’in Raphael Ortega ile birlikte gerçekleştirdiği Seven Walks (Yedi Yürüyüş) projesinin bir parçasıdır. Alÿs’ Gece Nöbeti videosu için Bandit (Haydut) adlı bir tilkiyi Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’nde serbest bırakıp kapalı devre kamera sisteminden gözlemlemiştir. Bu video 2005’te, çekildiği Ulusal Portre Galerisi’nin ana salonunda gösterilmiştir.
Gece Nöbeti’nde tilki, Tudor hanedanı üyelerinin, fırfırlı yakalı Hollandalı tüccarların, perukalı felsefecilerin ve İngiliz asilzadelerinin resimleri ve büstleriyle baş başa kalır. İzleyicilere de tilkiyi ve sanatla var olmayan etkileşimini neredeyse gizlice gözetlemek düşer. Alÿs’in işlerinden söz edilirken sıklıkla Baudelaire’e özgü flaneur metaforu kullanılır. Tilkinin bazı hareketleri, turun sonunda rahatı bozulup sabrı taşan, ortalarda dolanan, önündeki bir resme göz atıp diğerini atlayan bir müze ziyaretçisini andırır. Bu videoda Francis Alÿs, Londra Ulusal Portre Galerisi’nde kendisi yerine tilki Bandit’i yürütür. Bu etkileyici deney izleyiciyi doğayla kültürün tamamen somut karşılaşmasına tanıklık etmeye davet eder.
Daha önce Fare (2001) adlı yapıtı için bir fareyi Meksika’daki en büyük çağdaş sanat koleksiyonunun ortasına bırakan Francis Alÿs, Elçi (2001) çalışmasındaysa Venedik Bienali’ne kendisini temsil etmek üzere bir tavuskuşu göndermişti.
Qiu Anxiong
Eski Çin metinleri, Budizm, Konfüçyus öğretileri, şiirler ve masallardan etkilenerek Çin kültür tarihini uluslararası çağdaş sanat pratikleriyle birleştiren Anxiong, mürekkeple yapılmış geleneksel manzara resimlerini tuval üzerinde kendi geliştirdiği bir teknikle akrilik kullanarak yeniden yorumlar. Anxiong düşsel ve şiirsel bir dille işlediği çalışmalarında, doğaya hâkim olma arzusundaki uygarlığın ürünlerinden haz almaya çabalayan günümüz dünyasını ele alır.
2007 yapımı Minguo Manzarası isimli on dört dakikalık animasyon videosu, sanatçının tuval üzerine siyah-beyaz akrilik resim çalışmalarından oluşur. “Minguo” kelimesi Çin Cumhuriyeti anlamına gelir; 1911 senesinde Xinhai devrimiyle Qing Hanedanı’nın sona erdirilmesi ve 1949’da Mao’nun yönetimi devralmasına kadar geçen bu döneme işaret eder. Çin tarihinde modernleşme hareketini başlatan bu süreç Anxiong’a göre, japonya savaşı ve iç savaşların sıkıntısına rağmen, insanların idealleri uğruna mücadele ettiği, ütopyalara inancının hala sürdüğü, unutulmaması gereken zamanlardır.
Anxiong, bu çalışmasında saflığın ve idealizmin peşinde, Cumhuriyet dönemine ait geleneksel ve moderni, doğa ve şehri yan yana getiren sakin ve zamansız bir manzara sunar. Ama sanatçının da belirttiği gibi o dönemlere bakmak, serap görmek gibi etkileyici ama yanıltıcı olabilir. Belli bir mesafeden bakıldığında tarih her zaman daha güzel görünür.
Katerina Athanasopoulou
Eserlerinde animasyon ve canlı kayıtları, farklı katmanlarda ve dokularda karıştırarak video kolajları yapan Katerina Athanasopoulou, ağırlıklı olarak insan bedeni ve belleği temasını işler. Çalışmalarında el yapımı ve dijital unsurların bir arada bulunduğu sanatçı, 2010 yılında yaptığı Meleksi Makine isimli çalışmasında estetik ve vahşeti endüstriyel bir mekânda sunar.
Athanasopoulou, “sert makineler” konulu bir sipariş üzerine yaptığı son çalışması Meleksi Makine’yi şöyle anlatıyor: “Makinenin hangi anlamda ‘sert’ olacağını düşünmeye başladım. Sertlik yalnızca fiziksel durum olarak değil, davranış ve amaçlar olarak da düşünülebilirdi. Sonunda bunu ‘acımasızlık’ olarak yorumlamaya karar verdim ve kendi çocuklarını yiyen, sonra da muhtemelen aynı yazgıyla karşılaşacak olan yeni çocuklar doğuran bir anne makine fikrini geliştirdim. Bebek katilliğinden daha acımasız ne olabilir ki?”
Sanatçı esin kaynağını Atina’daki Gazi mahallesinde, büyük bir sergi mekânına dönüştürülen eski bir gazhanede bulur. Meydanın avlusunda hâlâ duran makineler yapıtının temelini oluşturur. Burada çektiği videoyla çalışmaya başlar ve düşündüğü makine distopyasını kurmasını sağlayacak enstantanelerin peşine düşer. Hem şiirsel hem endüstriyel olan bu yapıt, en beklenmeyen mekânlardaki güzelliği keşfeder.
jim Campbell
jim Campbell, kullandığı ışık, bilgisayar ve elektronik malzemeler yardımıyla imgelerin indirgenmesi ve tekrardan oluşturulması, bellekte kaydedilenlerin paylaşımı ve aktarımı gibi temalar üzerinde çalışır. Sanatçı, alışılmış ve bilindik olanı, hayaletimsi görüntüler haline getirir.
Kişiye özel bir hatırayı sayısı belli olmayan bir toplulukla paylaşmanın getirdiği değişimi sunan Aile Kayıtları 1080-2 isimli çalışması, bulunmuş aile videolarındaki karelerin LED ışıklarıyla duvara yansıtılmasından ortaya çıkan silüet imajları içerir. Böylece hatıralar, LED ışıklarının süzgecinden geçerek silik görüntüler haline gelir. Orijinalleri net ve açık olan bu kareler küçük noktalara bölünerek, bulanık imgelere dönüşür. Parçalanmış bu minicik noktalardan bir araya gelen büyük imajın fazlasıyla dijital olmasına karşı esasen ne kadar doğal kesitler barındırdığı anlaşılır. İki boyutlu bir duvarın üzerine örülen LED ışıkları, yapıta üçüncü bir boyut kazandırarak bir ışık enstalâsyonu oluşturur.
Ergin Çavuşoğlu
Çoğunlukla video ve ses enstalasyonları üreten Çavuşoğlu’nun çalışmaları genellikle özel ve kamusal olanın kesiştiği şehir mekânlarında geçer. Sanatçının “eşik” olarak tanımladığı bu alanlar, kişiler ve bulundukları çevre arasında bir sınır işlevi görür.
Sonsuz Okyanusta Duruş adlı video enstalasyona, yazar William Langewiesche’nin kendisinin seslendirdiği, denizdeki anarşiyi ve ticari gemileri konu alan Yasadışı Deniz (2004) adlı kitabından bir bölüm eşlik etmektedir. Denizde çıkan bir fırtınayı anlatan bölüm tam da videonun çekildiği Fransa ve İspanya arasındaki Biskay Körfezinde geçer. Hikâyede ele alınan karakterler, başka seçim şansları olmadığı için hayatlarını denizde geçiren ve yaşadıkları “demir ev”de iş ve dinlenme arasında rutin bir hayat süren denizcilerdir. Sonsuz Okyanusta Duruş fırtına sırasında sahildeki bir şatoyu, bir deniz fenerini ve şehir ışıklarını görüntülerken, anlatıcının sesi betimleyici değil, görüntüleri tamamlayıcı bir işlev görür. Denizciler kontrol edemedikleri doğa güçlerinin etkisi altında kaderlerini takip ederken, tek yol göstericileri ve kurtarıcıları karanlığın ortasında beliren ışıklardır. Triptik bir formda sunulan ürkütücü, hüzünlü ve kışkırtıcı görüntüler sığınma, kontrol ve yön bulma gibi güdüleri etkileyici bir görsel anlatımla canlandırmaktadır.
DesertMed
DesertMed, 2008 yılında Akdeniz’deki terk edilmiş adalar üzerine ortak bir araştırma projesi olarak doğmuştur. Coğrafi ve jeopolitik olarak terk edilmiş olan bu alanlar hiçbir zaman insan topluluklarının spontane gelişimine tanıklık etmemiştir. İtalya, Fransa, İspanya, Yunanistan, Hırvatistan, Cezayir, Tunus, Lübnan, İspanya ve Fas’ı kapsayan projede 200 ada ele alınmıştır. Amedeo Martegani, Armin Linke, Giovanna Silva, Giulia Di Lenarda and Renato Rinaldi’nin oluşturduğu DesertMed girişimine daha sonra Giuseppe Ielasi, Fabian Bechtele ve Angelo Borialo katılmış, başka sanatçıların, yazarların, araştırmacıların ve mimarların da desteği alınmıştır.
Linke’nin hassas kamerasının katıksız bakışıyla özgünlük kazanan DesertMed halen yapım aşamasında olan bu kapsamlı çalışmanın orijinal çekim görüntülerini içeriyor. Akdeniz’deki çöl adalarının keşfi ve kataloglanarak belgelenmesi, adalara bir ses ve görsel nitelik kazandırma amacı, bu projenin çıkış noktasıdır. Üç yıla yayılan bu projede, toplam 200 alan incelenmiştir.
Sergide, 2008-2011 yılları arasında devam eden DesertMed adlı bu yeni çalışmadan, İstanbul Modern’deki sergi için bitirilen video arşivleri gösteriliyor. Sanat, teknoloji ve bilim gibi dalların bir araya gelmesiyle oluşan bu birikimden, yalnızca sanatsal içerikli bir çalışma değil, adalar üzerine bir rehber hazırlamakta kullanılacak bilimsel malzemeler çıkmıştır. Sanatçıların çizimleri, uydu fotoğrafları ve ses kayıtları yardımıyla adaları çevreleyen topografik ve coğrafi her ayrıntı arşivlere girer. Sanatçılar gemilerle seyahat ederek, adaları fotoğraf ve video kameraları ile kayıt altına alırken, etraftaki ve denizaltındaki mikrofonlar da, adaların ve çevreleyen denizin sesini kaydeder. Böylelikle boş ve anonim olan adalar belgelenerek, kabul görmüş kara parçaları haline gelirler.
Shaun Gladwell
Shaun Gladwel’in 2009 yapımı Özür 1-6 adlı videosunda maskeli bir motosiklet sürücüsü Avustralya’da ıssız yollarda araba çarpmış hayvanları yol kenarından alır, taşır ve onlara sembolik bir cenaze töreni düzenler.
Gladwell, eleştirel ve şiirsel bir bakışla, kişisel tecrübelerini tarihsel referanslar ve güncel kültür ile birleştirir. Sanatçı ele aldığı bu konuları kaykay, hip hop, graffiti, break-dance gibi şehre dair anlatımlarla ortaya koyar. Özür 1-6 adlı videoda insan doğayla mücadele edebilmek için toprağa asfalt dökerken, buraların önceki sahipleri olan hayvanların doğal ortamını tahrip etmektedir. Yol kenarında ölü yatan kangurular, doğa ve medeniyet arasındaki mücadelede ortaya çıkan bu yeni yaşam alanına adapte olamadıkları için verilen kayıplardır. Motosikletiyle ölü hayvanların yanına yanaşan siyah giysili kişi, kafasındaki kaskı ve tüm korumalarıyla kendisi de bulunduğu ortama ve hıza uyum sağlamaya çalışmaktadır. Motosikletli kişi bir matem havası içinde hayvanların etrafındaki pisliği, çürümüşlüğü savuşturmak istercesine bulundukları ortamı temizler, yattıkları toprağın aidiyetini onlara geri vermeye çalışır. Karşılaştığı hayvanları her seferinde kucağına alır, kulaklarına duymadığımız kelimeler fısıldar. Onlara bir tür sembolik cenaze töreni düzenleyerek, hak ettikleri saygıyı ve özeni geri vermeye çabalar.
Emre Hüner
Çoğunlukla fotoğraf, film, kitap ve video gibi bulunmuş malzemelere dayanan çalışmalarında Emre Hüner, modernite hayalinin sonucunda karşı karşıya kaldığımız parçalanmış ve kasvetli durumu ortaya koyar.Yalnızlık, ayakta kalma, savaş ve korunma ihtiyacı gibi konular üzerine düşünen sanatçı, gerçekler ve ütopyalar arasında mekik dokuyan yapıtlarıyla 2007 yılında gerçekleşen 10. İstanbul Bienali’nde de dikkatleri üzerine toplamıştır.
juggernaut köken olarak Sanskritçe “Evrenin Efendisi” anlamına gelen jagganatha kelimesinden gelir ve yoluna çıkan her şeyi yok eden, durdurulamaz bir güce işaret eder. Emre Hüner’in 2009 yapımı videosunda ise juggernaut, nükleer silahlanma, küresel savaş ve yıkım tehdidi ve insanlığa hükmetme gücüne sahip bir iktidarın varlığıdır. Savaş, modern medya ve yükselen hız doğanın özündeki ritmi bozar. Modernitenin öngördüğü ilerleme ve tarihsel gelişim insanoğlunu ütopik bir hayal dünyasına götürebileceği gibi, teknolojiyle desteklenmiş bir yıkıma da neden olabilir. Emre Hüner izleyiciyi eski NASA uzay programı videoları, Disney propaganda animasyonları, General Motors’un gelecek vadeden, umut dolu görüntüleri eşliğinde bugün için tasarlanan gelecekle günümüz gerçeklerinin hesaplaşmasına davet eder.
Nina Katchadourian
İnsanlarla doğa arasındaki ilişkileri konu alan zekice kurgulanmış, yaratıcı ve eğlendirici çalışmalarıyla tanınan Nina Katchadourian, 2002 yapımı Dayanıklılık’da insan doğasını ele alır. Videoda 1914 yılında Sir Ernest Shackleton’un Endurance adlı gemiyle Güney Kutbu’na yaptığı keşif gezisinin arşiv görüntülerinden on dakikalık bir bölüm sanatçının ön dişlerine yansıtılır. Çalışmanın ismi hem 20. yüzyılın başında gerçekleşmiş zorlu bir yolculuğa hem de sanatçının video boyunca hiç kıpırdamadan, hatta yutkunmadan durma çabasına bir göndermedir.
Sanatçının başlangıçtaki doğal gülümsemesi videonun sonlarına doğru acılı bir ifadeye dönüşür. Sonunda doğa kazanır ve sanatçının ağzından salyalar akmaya ve yüzü seğirmeye başlar. Çalışmada izleyici birkaç iki farklı alanda dayanıklılığa tanık olur. Bunların ilki, sanatçının dişine yansıyan keşif gezisindeki zorlayıcı doğal koşullarına karşı gösterilen dayanıklılık; ikincisi ise, ağzında biriken salya ve giderek zorlaşan nefes alıp verişi filmin müziği haline dönüşürken soğukkanlılığını bozmadan gülümsemeye çalışan sanatçının dayanıklılığıdır. Katchadourian’ın yapıtı, izleyicileri doğal içgüdülerimize ve rahata duyduğumuz hiç bitmeyen arzuya karşı neredeyse etkileşimli bir mücadeleye davet eder.
Ali Kazma
2010 yılında Nam june Paik Uluslararası Medya Sanatı Ödülü’nü alan Ali Kazma, Engellemeler (2005 – 2010) başlıklı çalışmasında çeşitli mesleklerden insanların bir gününü veya çalışma biçimlerini inceler ve sunar.
Sanatçı, videolarında bireylerin ve çeşitli grupların hayatlarına ve çevrelerine anlam ve düzen katma çabalarını, insan etkinliklerinin, emeğin ve endüstrinin günümüz dünyasındaki etkilerini ve önemini ortaya koyar. İnsanın etrafındaki dünyaya ve kendisine nasıl şekil verdiği ve bunun nasıl aktarıldığı, paketlendiği, sunulduğu üzerine düşünür.
Sanatçının çalışmalarının merkezinde insan emeği ve halleri yer alır. Videolarının konusu üretim süreçleri ve alanlarıdır: bir kot fabrikası, dans stüdyosu, mezbaha, ameliyat odası, saat tamircisi, çelik fabrikası veya restoran bunlardan birkaçıdır. Farklı ürünler veren mekânları konu edinerek işaret etmek istediği temaları sınırsız genişletme imkânı elde eden sanatçı, üretim süreçlerinin sonundaki neticelerde saklı olan insan emeğini gözler önüne serer; tüm bu paketleme, üretme, uygulama, icra etme gibi süreçlerin dünya üzerindeki etkileri üzerine düşünür. Sergilenen Beyin Cerrahı (2006), Çelik Fabrikası (2007) ve Seramik Sanatçısı (2007), Ali Kazma’nın 2005’ten bu yana üzerinde çalışmaya devam ettiği Engellemeler adlı video serisinden parçalardır.
Beyin Cerrahı adlı eserde ameliyatta cerrahın kafatasına uyguladığı kesme, delme ve sıkıştırma gibi eylemleri izleriz. Dilovası’ndaki bir çelik fabrikasında kayda aldığı görüntülerde sıcaktan yumuşamış çelik şeritler bükülebilir kıvamdayken kesilir, kıvrılır, bir kalıp üzerine dolanır. Stüdyo Seramikçisi’nde Alev Ebüzziya-Siesbye’nin parmakları ile şekil verdiği kilden meydana gelen seramikler, yine titizlikle uygulanan insan müdahalesine işaret eder.
Laleh Khorramian
Laleh Khorramian’ın 2010 Sundance Film Festivali’nde gösterilen Sonsuz Ben, başlıklı çalışması portakal kabuğundan yapılma iki figürün arasındaki özel etkileşimi anlatan bir stop-motion animasyondur. Portakal kabuğundan figürlerin yavaş yavaş kuruması ve çürüyerek dağılması, hayatın ve duyguların geçici ve uçucu doğasına işaret eder.
Khorramian yaratıcı strateji olarak atılmış parçalardan yeniden keşfetmek için animasyon ve dijital medyayı, organik malzeme ve canlıların geçiciliği, tükenme ve bütünlük döngüsü üzerinde durmak için büyütmeyi kullanır. Ayrıca çizim, boyama ve baskı tekniklerini kullanarak kağıt üzerinde deneyler de yapar. 2008 tarihli Sonsuz Ben adlı video çalışması, toprak, hava, ateş, su ve ether gibi başlıca öğelerden esinlenmiş beş farklı animasyondan oluşan bir serinin üçüncü bölümüdür. Bu bölüm hem bir güç hem de psikolojik metafor olan ateşin etrafında biçimlenmiştir. Çalışma, yalnızlık ve melankoli gibi insan trajedilerinin portakal kabuğunda vücut bulmasının yarattığı psikolojik ve duygusal metaforu kullanır.
Guy Maddin
Kuşağının en başarılı Kanadalı yönetmenlerinden Guy Maddin’in doğum yeri olan Winnipeg’de çekilen 1992 yapımı Dikkatli, sinemanın sunduğu olanakları radikal biçimde yeniden tanımlamasıyla yönetmenin en popüler filmlerinden biri olarak yıllar içinde bir külte dönüşmüştür. Çalışmaları sıklıkla David Lynch ile karşılaştırılan Maddin, filmlerinde Alman dışavurumculuğu ve 1920’lerin sessiz film döneminin postmodern işleyişiyle tanınır.
Hikâye, 19. yüzyılda Alpler’deki Tolzbad adlı bir dağ köyünde geçer. Köyün sakinleri, en ufak sesle harekete geçebilecek bir çığ tehlikesi altında yaşamaktadır. Geçmişteki deneyimlerden ders alan köylüler sürekli fısıltıyla konuşurlar; çocuklar sessizce oyun oynamak zorundadır, hayvanların ses telleri alınmıştır. Başlangıçta, bu kısıtlı yaşam biçimi sorunsuzca görünür, ama hikâye ilerledikçe melodramatik bir hal alır. Neredeyse tüm aklı başında karakterler, içlerindeki deliliği açığa vurmaya başlarlar. Bastırılmışlıkla iç içe geçmiş Freudyen hikâyeler açığa çıkarken, felaketler art arda gelir. Filmde kazanan, doğa olur. Yaklaşan doğal felaketin tehdidi altında, karakterlerin arasında dramatik ve karmaşık bir aşk ve arzu hikâyesi gelişir. Köylüler doğal bir afetten korkar, ama gerçek afet insan ilişkileri biçiminde oluşur.
Rivane Neuenschwander
Rivane Neuenschwander’in Brezilyalı yönetmen Cao Guimarães ile birlikte 2006 yılında gerçekleştirdiği Kül Çarşambası- Sonsöz (2006) adlı yapıt, uzaktan bakıldığında sanki yağmur ormanlarındaki rüzgarın gücüyle kayalar üzerinde hareket eden renkli kağıt daireleri gösterir. Yakından bakıldığında ise, büyüklü küçüklü, şekere bulanmış bu konfetileri karıncaların taşıdığı anlaşılır. Karıncaların kaldırma, taşıma ve yerleştirme gibi esasında günlük eylemler eşliğinde oluşturdukları trafiğin ritmik şablonunu izleriz.
Sanatçı, kardeşi Sérgio Neunschwander ile ortaklaşa ürettiği Pazar (2010) adlı yapıtta da benzer biçimde canlılara ve dünyada bıraktıkları ize duyduğu ilgiyi sergiler. Video, bir futbol yorumcusunun radyodan gelen hararetli sesiyle açılır. Ses heyecanla yükselirken, üzerinde soru işareti, ünlem, virgül, noktalı virgül gibi noktalama işaretleri çizilmiş kabak çekirdeklerini yavaş yavaş çitleyen bir kuşu izleriz. Kuş çekirdekleri birbiri üstüne yerden alır, çiğner ve kabuğunu üzerindeki çarpılmış sembollerle atar. Bu video yapıtları Neunshwander’in dönüşüm, değişim ve doğal çeşitlilik gibi konuları işlemesine izin veren değişebilir malzemelere duyduğu ilgiyi yansıtır.
Ulrike Ottinger
Ulrike Ottinger, Wroclaw’dan İstanbul’a yapılan bir yolculuğu anlatan ve ilk gösterimi Documenta 11’de gerçekleştirilen Güneydoğu Seyahati gibi uzun metrajlı deneysel videolarda stereotiplerin, klişelerin ve şehir efsanelerinin ötesinde bir bakış sunar. Çalışmaları belgesel niteliğinden ziyade tarih, bellek ve yorum kavramları üzerinden tanımlanabilir. Documenta 11 tarafından desteklenen üç bölümlük Güneydoğu Seyahati, medyanın ilgisinin uzağında, uluslararası bakışın fark etmediği, reddettiği bölgelere ve topluluklara yönelir.
Ottinger’in ilk video denemesi olan bu filmin ilk bölümü Berlin’den Güneydoğu Avrupa’ya uzanan bir yolculuğu gösterirken diğer bölümler seyahatin sonraki durakları olan Odessa ve İstanbul’a adanmıştır. Sanatçı, bu topraklardaki çingene yerleşimleri, terk edilmiş Yahudi semtleri, varoş ve azınlık bölgeleri gibi gölgede kalan yerlere kamerasını doğrultur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından işçi sınıfının eski kahramanlarına değil, yaşam mücadelesindeki yeni alt sınıfa odaklanır. Yol boyunca karşılaştığı insanlar, hikâyeler, düğünler ve pazarlarla izleyiciye etnografik bir keşif sunar.
Tony Oursler
30 yıllık kariyerinde insan, teknoloji kitle iletişim araçları arasındaki ilişkiye odaklanan Tony Oursler, 1996 tarihli Bulutlar çalışmasında tavandan sarkıttığı yastık dolgusundan yapılma bulutlar üzerine, bir kadın ve erkeğin iyi-kötü, doğa-doğal ikilemlerini canlandırdığı videoları yansıtır. Sanatçının dijital heykelleri, insanın teknolojik dünyadaki durumu gibi paradoksal ve tartışmalı sorunları karanlık bir tarzda somutlaştırır. Kültürün teknolojiyle ilişkisini ele alan yapıtları, psikoloji üzerine sürrealist fikirlerin, sanat ve kültüre dair postmodern görüşlerin izinden gider.
Pipilotti Rist
Çalışmalarında toplumsal cinsiyet meseleleri, insana özgü duygular, doğa ve insan ilişkisini ele alan Pipilotti Rist, 2004 tarihli Safran Çiçeği’nde bütün çalışmalarının merkezinde yer alan “iç ve dışın, öznellik ve çevrenin birbirine karışması” temasını sürdürür. Sergideki projeksiyonlar sanatçının çocukluğunu geçirdiği St. Gallen yakınlarındaki Buchs bölgesi kırsalında çekilen görüntülerden oluşur. Enstalasyona, tipik bir İsviçre kır evinden girilir. İzleyici masaya oturup videoyu seyredebildiği gibi yapıtın etrafında da dolaşabilir. Modern bir kente tepeden bakan bir çayırlıkta tarla süren bir adam, yaz güneşinde gezinen sütçü kızlar ve oyuncak bir arabayı emen bir ağız görülür. Videodaki etkileyici İsviçre manzaraları izleyiciye kendi anılarını çağrıştırarak onları yapıtın bir parçası haline getirir. Çocukluğa duyulan özlem doğa sevgisiyle adeta birleşir. Doğa, çocukluğu; kent yaşamı yetişkinliği temsil eder ve biz büyüdükçe aradaki mesafe artar. Safran Çiçeği’nin mistik, ruhani bir yanı vardır: Yapıt bir bütün olarak geçicilikle ruhsallık arasındaki şiirsel bir diyaloğu andırır; izleyiciyi adeta ütopik bir fantezinin içine bırakır.
Charles Sandison
Charles Sandison’ın çalışmaları çoğunlukla dijital ortamda kodlanmış metinlerin iç ve dış mekânlara yansıtılmasına dayanır. Tüm mekâna yayılan metinler hem yer aldıkları ortama hem de içeriklerine göre şekillenir, birbiriyle etkileşim halinde bir bütünlük kazanır. Büyüteç adlı çalışmada Charles Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının tüm metni dijital ortama aktarılır ve yansıtılan yüzeyde noktalar halinde akar. Aynı anda yalnızca birkaç kelimenin okunabildiği bu akış, bakterilerin birleşme, üreme ve ölme sürecini model alan bir algoritma ile şekillendirilmiştir. Bu bakteri benzeri parçacıkların birleşmesiyle kitaptan kelimeler ortaya çıkar ve tekrar dağılarak yok olur. Kelimelerin arka arkaya sıralanmasıyla Darwin’in tüm metni bu form içinde yansıma bulur. Kullanılan yazı karakteri Sandison’ın yedi yaşındaki kızının el yazısı örneklerine dayanmaktadır. Büyüteç hem biyolojik ve hem de teknolojik evrimi mercek altına alır. Hayat formlarının oluşumuna dair yazılmış en temel metinden yola çıkarak biyolojik evrimi ele alırken, yeni okuma yazma öğrenen bir çocuğun yazılarını dijital forma dönüştürerek de teknolojik dönüşümü gözler önüne serer.
Kiki Smith
Kiki Smith, Gece Kurdu (1999) başlıklı animasyonunda izleyiciyi karanlık ve doğal bir masal diyarına götürerek gece karanlığında sonsuza dek dolaşan bir kurdu, masallarda gizli dürtüleri temsil eden hayvanı gösterir. Çalışmanın tek ve ana karakteri olan bu beyaz kurt siyah bir arka plan önünde ritmik hareketlerini sürdürürken ormanın ortasında yankılanan hayvan sesleri ve rüzgârı çağrıştıran bir nefes duyulur. Hayatın kırılgan noktaları olan ölüm ve hastalık üzerine işlediği heykellerinde, insanın hallerini, gizemini ve işlevini çözümleyebilecek anatomik tüm temsilleri araştıran sanatçının temel hedefi, insan hayatının trajik konularını barındırabilen bir görsellik yaratmaktır.
Bill Viola
Marş (1983), Los Angeles’teki Union Garı’ında, on bir yaşındaki bir kızın yürek burkucu çığlığına odaklanır. Viola özgün çığlığın süresini uzatmış ve frekansını, film müziğini oluşturan yedi notalık ilkel bir gam oluşturacak şekilde genişletmiştir. Görseller, özellikle Amerika’yla ilgili materyalizmi simgeleyen endüstriden mimariye, mekanikten bedene tapmaya ve ülkenin eğlence kültürüne dair görüntülerden oluşur. Viola devasa yağ pompaları ve kalbin atışı, otobanda ilerleyen otomobiller ve damardan akan kan, modern cerrahi teknikler ve bir ormanda üç dal gibi analojiler de kullanır. Sanatçı bunları “karanlık ve bedenle ruhun ayrılması gibi en derindeki ilksel korkularımızın” törensel bir çağrışımı olarak adlandırır. Çığlık atmak üzere ağzını açan kızın imgesi, bir yardım çağrısına dönüşür. Kız, sesin görsel kaynağında yer alsa da çığlığı bedeninin sınırlarının ötesine evrensel bir nefes gibi yayılır. 1983 yılında yapılan Marş, zamanının çok ilerisinde bir çalışmadır. Ses ve görüntü kullanımı ve bunların hepsini birleştiren fikir ufuk açıcıdır. Dünyada yanlış giden her şey, tek bir çığlıkta vücut bulur.
Pae White
Bir multimedya sanatçısı olan Pae White’ın, Yabani Ahududu Çalısı-Balerin (2009) adlı animasyonu üç boyutlu modellemesini yaptığı bir ahududu çalılığının ve Ölen Meşe(2009) 800 yıllık bir meşe ağacının görselleştirilmesine dayanır. Animasyonda leylak rengi bir arka planın üstündeki bir dizi beyaz noktacık bir ahududu çalısı oluşturacak biçimde birleşir ve sürekli akan bir döngü halinde yeniden dağılarak soyut bir kompozisyon oluşturur. Pae White, insan algısının ve ilgisinin ötesinde, doğadaki yabani bitkilerin barındırdığı durağanlığın ardındaki canlılığı ve hareketi gözler önüne serer.








