Antakyalı yönetmen Aktepe’nin yönettiği film, bölgenin yıkımdan önceki son halini yansıtıyor

5 Dakika Okuma Süresi

 

Antakya’yı, sinema yolculuğunu ve gösterge bilimin ışığında ilerleyen bir anlatımıyla ön plana çıkan “Çember” filmini, Aktepe ile konuştuk.

KAPİTALİZM VE YABANCILAŞMA

-Bir apartman, üç daire, üç farklı karakter. Ve bu “çember”e dahil olup, insanların yaşamlarını güzelleştiren “Aziz”… “Çember”in hikâyesini, yaratıcısına sorsak, neler söyler bize?

Aslında yazar Aziz karakteri, Antakyasına yaralı bir şekilde, belki de son günlerini geçirmek için dönüyor. Kapitalist sistemin yarattığı yabancılaşma duygusunu, apartman sakinlerinde iliklerine kadar hissediyor. Yaptığı tek şey, Antakya’nın büyülü sokaklarının iyileştirici gücünü de içinde hissederek, apartman sakinlerinin kendilerinden bile sakladıkları insani duygularla yüzleşmelerini sağlamak oluyor.

Senaryonun naifliği, gösterge bilimi kullanarak nesneler üzerinden simgesel bir anlatım yoluna başvurulmasıdır. İnsanları küçük dokunuşlarla iyileştirme duygusu, insanın kendisine de iyi gelen bir şey olsa gerek.

-Filmin senaristi Ferhat Zidani. Hikâye ona mi ait? yoksa senaryoya uyarlayan kişi o mu?

Hikâye, Yunus Yunusoğlu’na ait. Karakterlerin derinleştirilmesi, dönüşümleri, içsel çatışmalar ve simgesel anlatımlar senaryo sürecinde ete kemiğe büründü.

‘MASALSI ANTAKYA’

-Filme ruhunu veren şehre, Hatay, Antakya’ya gelelim. Yanılmıyorsam, o kara geceden önce çekilen, kenti yıkımdan önce gördüğümüz son filim olabilir… Bu size ne hissettiriyor?

Anlık bir aralıkta, 65 saniyede hayatlarımızı, hayallerimizi, geçmişimizi, geleceğimizi, sevdiklerimizi, umutlarımızı ve hayallerimizi kaybettik. Zihnimdeki görüntüler, kulağımdaki çaresizlik sesleri, hâlâ her saniyesi aklımda. Deprem sonrası durgunlaşıp, sesim titreyerek ağlamak ve çaresiz bir şekilde hiçbir şey yapamamak… Acısı tarifsiz bu hisleri sizlere aktaramam. Bize yaşatılan acılar ve çaresizlik hâlâ zihnimde. Çok üzgün ve çok öfkeliyim. Hiçbir sokağında kendimizi yalnız hissetmediğimiz şehirde, şu an her yer belirsiz, ürperten kocaman bir boşluk var. Normalleştirilemeyecek türden büyük boşluklarla dolu hiçliğin ağır psikolojisi hâkim. Antakya kaderine terk edilmiş. Hâlâ kalbimiz sıkışıyor, hâlâ aklımız bulanık. Yaralar hâlâ çok taze, acımız çok derin. Yıllarca sürecek bir acı ve toparlanma sürecimiz olacak. Herkes gibi her şeyimizi kaybettik. Elimde kalan tek şey filmimdi. 6 Şubat’ta olanları ve kaybettiklerimizi biliyorsunuz. 6 Şubat sonrasını konuşacak olursak, savrulduk, yaşama direniyoruz ve bir milyon parça halindeyiz.

Hayatımızın, şehrimizin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı gerçeği, her an suratıma tokat gibi çarpıyor. Hissettiğim duygu, artık olmayan, kaybolan ve giden şeylere özlem oluyor. Yaşamla bağımız kökünden değişmiş gibi hissediyorum. İnsan ne yaparsa yapsın anılarından uzaklaşmıyor.

Bu filmde, 6 Şubat’tan önce olan Antakya‘daki gündelik hayatın nasıl olduğunu gösteriyorum. Çember bizlere, deprem öncesinin şiirsel, masalsı ve büyülü Antakyası’nı sunuyor. Filmi izleyenler, Antakya’nın masalsı ve anımsatıcı dokusunu tüm güzelliği ve kuşatıcılığıyla hissedecekler.

Her şeyi çok özledim. Şuan eskiye bakıp söylediğim tek şey, “biz çok mutluyduk”. Bizim iyi bir hayatımız vardı. Benim filmde göstermek istediğim şey, tamamen 6 Şubat’tan önceki Antakya. Çember, Antakya için artık bir hafıza parçası, bir sanat arşivi. Gelecek kuşaklar için çok önemli bir miras oldu. Çember, aynı zamanda benim Antakya’ya bir mektubumdur.

Ben bu filmi, Türkiye’nin herhangi bir yerinde de çekebilirdim. Fakat Antakya’nın dokusunu ve ruhunu ölümsüzleştirmek adına inatla Antakya’yı tercih ettim.

Gördüklerim, tanıdıklarım hikâyelerine dokunduğum insanlar. Beni bir sinemacı olma yolunda şekillendiren, yıllar geçse bile içime dokunmaya devam eden, ruhuma temas eden mekanlar, unutulsun istemiyorum. Hep hatıralarımda kalsın istiyorum. İleride bir gün bu filmi açıp izleyenlerin yüzlerinde buruk bir tebessümle, az da olsa Antakya’yı görmeleri gururunu, kırık kalbimde yaşıyorum. Yüreklere dokunabilmişsek ne âlâ.

Film sonrası konuştuğum birçok kişiden hareketle de söylüyorum, filmde özlediğimiz o kadar çok şey varmış ki. Mesela kimisi en çok dar sokaklarda yürümeyi, kimisi Saray Caddesi’ni, kimisi ışıltılı beyaz köprüyü çok özledi.

3 Aralık’ta, olağanüstü bir katılımla Kadıköy Sineması’nda filmimizi göstermiştik. Film sonrası konuşmalarda sevgili Ali Çerkezoğlu şu sözleri söylemişti: “Antakya yıkıldı diyorlar, Antakya binalardan ibaret mi ki yıkılsın? Antakya işte bu film, buradaki insanlar.” Bu cümlelerin olduğu yerde, umut kesilir mi? Sanat iyi ki var, Antakya iyi ki var. Antakya iyileşecek.

Kaynak: Cumhuriyet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir