Bathonea antik kentinde çitlenbik -celtis australis- altında jüri yapmak.

17 Dakika Okuma Süresi

Proje yürütücüsü: Yılmaz Kuyumcu (Beykent Üniversitesi), Asuman Yeşilırmak.
juri üyeleri: Yrd.Doç.Dr. Şengül Aydıngün (Kazı heyeti başkanı),  Uğur Serden (Kültür Bakanlığı temsilcisi), İstanbul İmar Planlama Müdürlüğünden Asuman Yeşilırmak, Yılmaz Kuyumcu (Beykent Üniversitesi)

Beykent Üniversitesi Mimarlık Fakültesi 2012 yaz okulunda öğrencilere konu olarak, şimdilerde çok kirlenmiş bir doğa harikası olan KÜçükçekmece gölü kıyısındaki Bathonea Antik kenti kazı alanında bir ören yeri tasarlama verildi. Öğrencilerimiz oluşturdukları ekiplerle konu ile ilgili olarak farklı projeler geliştirdiler. Alan çalışmalarıyla başlayan yaz okulu daha sonra Üniversitede devam etti.

Öğrencilerimizin ”heyecan verici bir çalışma” olarak nitelendirdikleri yaz okulu, yapılan çalışmaların iki aşamalı sunumuyla sona erdi.
İkinci aşama kazı alanında Absidli Yapı’nın yanında bulunan İstanbul’un doğal güzelliklerinden bir tür sakız ağacı olan Çitlenbik ağacının altında yapıldı. Öğrencilerin projeleri, kültürel nitelikli ören yeri kavramı ile arkeolojik sit ve kazı alanı kavramlarının uzlaşması ve çelişmesi ışığında değerlendirildi. Bir taraftan zeminin serbest bırakılması koşulu, diğer taraftan bir ören yerinin gerektirdiği canlılık projenin çözümlenmesi özel dikkat isteyen yönüydü.
Son derece heyecan verici gerçek bir konu üzerinde çalışma, öğrencilerimizin mimarlığın kültürle ilişkisinin önemini vurgulamanın yanı sıra arkeolojiye olan ilgilerinin de artmasını sağladı.

Batonea antik kenti, basında yakın zamanlarda şu şekilde yer almıştı:

“En büyük keşiflerden biri”

Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Proje Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün’ün 2007’de başlattığı İstanbul Tarih Öncesi Araştırmaları (İTA) projesinde, son yılların en büyük arkeolojik keşiflerinden biri yapıldı.

Çalışmalara, Bristol Üniversitesi’nden Prof. Dr. Volker Heyd’in yanı sıra Doğu Akdeniz Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nden de bilim adamları katıldı.

Yaz boyunca Yarımburgaz Mağarası’ndan yola çıkan bilim ekibi, ilk insanların yerleşim yeri olduğu düşünülen göl çevresinde “side scan sonar” ve “jeoradar”larla inceleme yaptı. İstanbul çevresinin aralıksız yaşama sahne olduğuna dair kanıtlar ele geçerken, taş aletler Avrupa’ya tarımın Anadolu’dan gittiğini gösterdi.

Yerleşimin surları bulundu

Su altında çalışmalar yapan bilim insanları, 2,5 km. uzunluğunda, 1.5 metre yüksekliğindeki surlarla çevrili yerleşim yerinin Bathonea kenti olduğunu belirledi. Denize uzanan 60 metrelik mendirek ve antik fener, Bathonea’nın önemli bir liman kenti olduğunu ortaya koydu. Bathonea’nın MÖ 7. yüzyılda kurulan Byzantion ile çağdaş olabileceği sanılıyor.

İstanbul’un “ATASI” mı bulundu?

İstanbul’un tarih öncesi “antik kenti” oluyor: Küçükçekmece Gölü’nün Avcılar ve Küçükçekmece kıyılarında İstanbul’un en eski ve en büyük antik limanlarından olabilecek liman ve kent kalıntıları ile fener yapısına rastlanıldı. Antik kaynaklarda İstanbul’un ilk kurulduğu kent olan Byzantion’un Küçükçekmece Gölü yakınlarında varlığından söz edilen ve yeri tespit edilememiş kayıp kent “bathonea” olabileceği sanılıyor. Küçükçekmece Gölü havzasında tarih öncesi dönemlere ait taş aletler ve seramik parçalarının da ele geçtiği arkeolojik araştırma, İstanbul tarihinde yeni bir sayfa açacak
Bilim Teknik- 2008 yılı yaz sezonunda 35 kişilik arkeolog- jeolog- jeofizik- sualtı araştırmacısı- mimar- şehir plancısı- etnolog- mimar gibi değişik disiplinlerden oluşan uluslararası bir bilim heyetince sürdürülen araştırmalarda, Küçükçekmece göl kıyısında çok düzgün kesimli blok taşlardan oluşan oldukça kalın duvar kalıntılarına rastlandı. Gölün içindeki “cami”nin de, aslında antik limanın feneri olduğu sanılıyor.

Kocaeli Üniversitesi’den Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında, İstanbul Üniversitesi’nden Emre Güldoğan, Bristol Üniversitesi’nden Prof. Volker Heyd ve KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden Hakan Öniz’in alan başkanlıklarını yürüttükleri uluslararası bir ekiple Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü denetiminde yürütülen İstanbul’un tarih öncesi çağlarına ait arkeolojik yüzey araştırmaları sırasında, Küçükçekmece Gölü kıyılarında bir antik liman ve yerleşim alanları tespit edildi. Limanın İstanbul’un en eski antik limanlarından biri olabileceği sanılıyor.
Bölgede yapılan araştırmalarda göl içinde limana ait bir fener kalıntısıyla birlikte, tarih öncesi döneme ait izler de bulundu. İnsanların avcılık ve toplayıcılıkla yaşadığı taş devrinden Helenistik -Roma – Bizans ve Osmanlı’ya kadar uzanan dönemlerine ait kalıntılarla dolu olan havza, tam bir tarih hazinesi.

Tarih ve arkeoloji dünyasında heyecan uyandıran, gölün Avcılar sahili ile Küçükçekmece kıyıları boyunca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu arazisinin kıyıları da dâhil 10 bin metrekareden fazla bir alanı kaplayan yapı kalıntıları, İstanbul’un bilinen tarihinde yeni bir sayfa açacak nitelikte…
Araştırma başkanı Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün’e göre, MÖ 2 ile MS 2. Yüzyıla ait çeşitli kaynaklarda, Küçükçekmece Gölü çevresinde Byzantion’un (İstanbul’un ilk adı) 12 mil yakınlarında “BATHONEA” adlı bir yerleşmeden söz edilmektedir.
Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Küçükçekmece ile ilgili yayınlarında da BATHONEA isminin Sazlıdere’nin antik çağdaki derin dere anlamına gelen “Bathynias”tan geliyor olduğu belirtilmekte.
Bugüne kadar yeri tespit edilememiş BATHONEA kentinin, bulduğumuz liman ve çevresindeki yapı kalıntılarına bakarak burası olması olası gibi görünmekte. Bu bilgilerimizi hocamız Semavi Bey ile de paylaştık ve o da sonuçlardan çok memnun olduğunu söyledi.

“Göl içindeki cami”

Avcılar ve Küçükçekmece belediyelerinin desteklediği İstanbul ilinin tarih öncesi çağlarına ait arkeolojik yüzey araştırmalarının Küçükçekmece Havzası ayağı, Kocaeli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında 2007 yılında başladı.
2008 yılı yaz sezonunda 35 kişilik arkeolog- jeolog- jeofizik- sualtı araştırmacısı- mimar- şehir plancısı- etnolog-mimar gibi değişik disiplinlerden oluşan uluslararası bir bilim heyetince sürdürülen araştırmalarda, göl kıyısında çok düzgün kesimli blok taşlardan oluşan oldukça kalın duvar kalıntılarına rastlandı.
Duvar sırasının metrelerce uzadığının görülmesiyle detaylandırılan çalışmada, bu kalıntıların sıradan duvarlar olmadığı saptandı. Yapılan ölçümlerde duvarın 400 metresi netleşti ve tam olarak uzunluğu henüz saptanamadı.
Ancak göl içinde kalmış sıraların sonar ile izlenmesi ile, duvar sırasının 2 km’ye varacağı düşünülüyor; bu duvarın önemli bir ticaret ağına sahip limana ait kalıntılar olabileceği sanılıyor.
Kalıntıların bir ucu göl içinde mendirek şeklinde uzanıyor.
Araştırmanın sualtı ayağını KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden sualtı arkeologu Hakan Öniz başkanlığındaki bir ekip, side scan sonar çalışmalarıyla yürütüyor.
Gölün aşırı kirliliği nedeniyle zor koşullarda süren sualtı “sonar” araştırmalarında, halk arasında “Gölün içinde cami var” diye bilinen kalıntının, aslında antik limanın mermer feneri olduğu belirlendi.

Bölgede geçen yıl yapılan çalışmalarda Hellenistik Dönem amphora kırıkları, Geç Roma dönemi sütun ve sütun başlıkları ile Bizans döneminden kalma Hz. İsa kabartmalı taş eserler bulunmuştu.
5–6. yy’a ait olduğu sanılan damgalı pişmiş topraktan koku ya da gözyaşı şişesi, desenli kap parçaları, tarih öncesine ait çakmak taşı aletler, naviform çekirdekler ve henüz çarkın kullanılmadığı ilkel biçimli el yapımı çanak parçaları ele geçti.
Bu çanak parçaları Marmaray kazılarında Yenikapı’da son dönemde ele geçen ve neolitik çanaklarla aynı biçimde üretilmiş. Bu yüzden sonuçlar çok önemli.
Göl üzerinde yapılan sonar taramalarında ise büyük boyutlu demir çapalar tespit edildi. Her buluntunun tek tek numaralanıp, envanterinin tutulduğu araştırmaya, Bristol, İstanbul, KKTC Doğu Akdeniz, Salzburg, Yıldız Teknik üniversitelerinden arkeologların yanı sıra, mimarlar, şehir plancıları, jeologlar, jeofizikçiler, zoologlar, botanikçiler gibi çeşitli bilim dallarından de otuz beş bilim insanı katılıyor.
Araştırmalar İstanbul’un kültürel tarihine eşsiz bir katkının sunulacağı yönünde.

Yüzbinlerce yıllık bir yaşam

Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün’ün verdiği bilgilere göre, ülkemizin en eski yerleşim yeri olan Yarımburgaz Mağarası’nın da içinde bulunduğu Küçükçekmece Gölü havzasında yaşam izlerinin geçmişi yüz binlerce yıl öncesine gidiyor.
Küçükçekmece Gölü Çevresi tarih öncesinde adeta bir cennetti. Kuzeyden gelen Eskinoz ve Sazlıdere (Bathynias) gölü temiz sularla beslerken, gölün güney ucu Marmara deniziyle birleşmekteydi. Etraf çeşitli endemik türlerin barındığı yemyeşil bitki örtüsüne sahipti ve göl kenarındaki bataklık alanlar kurudukça verimli topraklar ortaya çıkmıştı.
Geçmişte bizon, geyik, karaca, leopar, ayı, benekli sırtlan gibi pek çok yaban hayvanı ve kuş cinsinin yaşadığı Küçükçekmece Gölü havzasında bol miktarda balık türleri de bulunmaktaydı. Bu nedenle tarih öncesinin avcı ve toplayıcı topluluklarının yaşamı için çok uygun olan bu coğrafya, taş çağı insan toplulukları için ideal bir yaşam alanı oluşturuyordu. Gölün hemen kuzeyinde yer alan Yarımburgaz Mağarası bu yaşamı destekleyen en önemli korunma ve barınma alanıydı.
Aydıngün’ün başlattığı yüzey araştırmaları sırasında daha önce Yarımburgaz Mağarası’nda yapılan kazılarda da rastlanan yüzbinlerce yıllık avlanma, ezme, parçalama, kesme ve bilemeye yarayan taş aletlerin benzerleri, Küçükçekmece havzasında bulundu. Bunların başında satırlar, ağırlıklar, biley taşları, kesici ve kazıyıcılar geliyor.

Alanda volkanik kökenli obsidyen ve çakmaktaşı taş hammaddeler de elde edildi. Çevrede volkanik bir alan olmadığı için bu taşların başka bölgelerden getirildiği düşünülüyor. Bu da binlerce yıllık tarih öncesi çağların ticaret rotalarını anlayabilmek için önemli bir ipucu…
Araştırmalarda, henüz çarkın bulunmadığı dönemlerden itibaren üretilmiş seramik örneklerinden, Bizans ve Osmanlı’nın son dönemine kadar üretilmiş seramik parçalar da bulundu. Karadaki bir Osmanlı sarnıcı da göl çevresinin yüz binlerce yıldan beri kesintisiz olarak günümüze kadar insanlığa hizmet verdiğini ortaya koyuyor.

Konstantin dönemi tuğlaları

İmparator Konstantin döneminden itibaren kullanılmış “Constan” yazılı damgalı yapı tuğlaların bulunması, Hellenistik çağa kadar indiği sanılan antik limanın, İstanbul’un yakın çevresindeki en eski antik limanlarından birisi olabileceği tezini destekliyor.
Antik kaynaklar, İmparator Konstantin zamanında başkent Kostantinopolis’in en dış sınırının Küçükçekmece olarak belirlendiğini yazıyor.
Bu kaynaklara göre İmparator Konstantin, Byzantion kentine MS 330 yılında kendi adını vererek Roma’nın başkenti ilan ettiğinde, “Konstantinopolis” çevresinde büyük bir imar faaliyetine kalkmış ve çevresiyle birlikte surlar, limanlar, hamamlar, caddeler, sokaklar ve resmi yapılarla donatmış ve mahalleler kurdurmuştu.
Küçükçekmece göl ve kıyısı boyunca uzanan sur, liman ve diğer yapı kalıntılarının bu dönemin yapıları olup olamayacağı üzerinde tartışılıyor.
Ya da İstanbul’un Byzantion olarak tanındığı Helenistik dönemdeki komşu kenti Bathonea’ya mı ait oldukları sorusu araştırılıyor.
Geç Roma döneminden sonra önemini kaybettiği sanılan limanın terk edilerek tarih sahnesinden kaybolmasının en önemli nedenlerinden birisinin ise, deprem gibi ani ve yıkıcı bir fenomenden kaynaklanmış olabileceği düşünülüyor.
Antik kaynaklarda 557–558 yıllarında yaşanan depremin Küçükçekmece bölgesinde çok şiddetli hissedildiği ve bölgedeki tüm yapı, kale, kiliselerin temellerine kadar yıkıldığından söz ediliyor. Bu nedenle böyle bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini ancak kazı ve jeolojik çalışmalarla anlaşılabilinecek. “

Öğrencilerimizin projelerinde çözmeleri istenenler:

Alanın sınırlarının tanımlanması, erişim/ulaşım noktalarının saptanması, (Karayolu, denizyolu, demiryolu…)

Göl ile ilişkilerin tanımlanması, (kıyı, kıyı temizliği, erişim)

Arkeolojik sit alanı ile ilişkilerin tanımlanması, (ziyaretçi/arkeolog ilişkisi)

Farklı bölgeler arasındaki ilişkilerin tanımlanması,

Ören yeri ve kazı alanı fonksiyonlarının gerektirdiği yapıların tasarlanması. (Zemin, yol, bina, açık alan, örtü, yerel müze, sergi, doğal özelliklerin sunumu (kuş göçleri, Marmara bölgesi botaniği…)

Proje bir kuzey güney aksı öngörmektedir. 1.derece Arkeolojik sit alanının dışında kalan bölgede yer alan bu aks bir taraftan alanın Firuzköy tarafındaki sınırını oluştururken diğer taraftan da trafik için bir ulaşım aksı oluşturmakta. Bu aks üzerinde  mevcut doğal dokuyu 1948 planlarından yararlanarak korumayı hedeflemekte. Bu dönemde iki arkeolojik sit alanı arasında kalan bölge üzüm bağı olarak kullanılmaktaydı. Üzüm köklerinin derin olmaması, sürekli bakım gerektirdiği için ayrıca bir ot temizliğine gerek duyulmaması bu alanın istenildiği zaman kazı alanına dönüşmesi için uygun bir ortam sağlamaktaydı. Kaan Bostan, İsmet Ceylan ve Behnam Rafieipour tarafından geliştirilen proje alanı farklı fonksiyon bölgelerine ayırmakta, ören yeri fonksiyonlarını tesislerle güçlendirmekte, aynı zamanda buluntuların değerlendirilmesi için zemine oturmayan sergi alanı, toplantı salonu gibi düzenlemeler öngörmekteydi. Bir başka öneri, bu aks üzerinde dinlenme ve kuş gözetleme kuleleri ile birlikte düşünülen İstanbul botaniğinin sergileneceği alanları kapsamaktaydı. Kuzey güney aksının bitim noktasında ve şimdiki derenin kenarında yer alan etkinlik alanı fikri bölgenin çok kirli olması nedeniyle eleştirilirken karşı görüş bu kirliliğin normal olmadığı ve sürmemesi gerektiği şeklindeydi. Projedeki fikirler genel olarak olumlu karşılanırken, buluntularla yarışan tesis fikri eleştirildi. Bir diğer tartışma konusu da arkeolojik kazıların gerektirdiği mahremiyetin ne derece sağlandığı ile ilgiliydi.

Özellikle asma germe sistemlerin etkin koruma sağlamasına karşılık kalıcı olmamaları projenin bir diğer değerli bulunan özelliği oldu. Begüm Yalçın’ın köprü tesis fikri ayrıca hem farklı alanları birleştirmesi hem de kazı bölgesi dışında toplu çözümler üreten bir alan oluşturması nedeniyle ilginç bulundu.  Ayrıca Büşra Sümer’in giriş alanında yer  alan sergi alanı ve arkeologlar için çalışma alanları ayrıca değerlendirildi.Büşra Aştı’nın göl üzerinde kolonlara yerleşen ve gölden de ulaşılan semt müzesi fikri, gölün temizlenmesi için bir kamuoyu oluşturma noktası olarak da hizmet görebileceği için ortama göre hayali kalan yönünün ağır basmasına rağmen sempati ile karşılandı. Son olarak Özlem Karaca çalışmasında, Kaan Bostan ile aynı yerde; mevcut bir yapı kalıntısının üzerine hem kazı ile ilgili çalışmaları destekleme hem de ziyaretçilere alanı anlamaları için olanaklar sunacak bir tesis olarak kurgulamıştı. Bunun kazı çalışmalarının bitiminden sonra mümkün olabileceği söylendi.


İkinci proje, ikinci bölge olarak tanımlanan ve surlarla çevrili olduğu düşünülen alanla ilgiliydi. Bu projede zemin/sirkülasyon ilişkisi ana temayı oluşturdu. Yükseltilmiş bir platform üzerinde yeralan dolaşım alanları, kazı araştırma mekanları, sergi mekanları alan nihayetinde göl kıyısında yer alacak rekreasyon ve restorasyon tesisi ile tamamlanıyordu. Kotların kullanılmasıyla doğal bir şekilde kurulan zemin üst kot ilişkisi yine mahremiyet sorunu nedeniyle eleştirildi. Ancak, diğer taraftan semtin ve kentin genel olarak kültürel tesislere olan açlığı bu eleştirilerin sınırlı kalmasına neden oldu. jürinin genel kanısı “evet gereksinim var ancak kazı yeri mahremiyeti de korunmalı” şeklindeydi. Çok büyük olmamak kaydıyla bir üst örtünün kurulması bazı durumlarda gerekli olabileceği gibi ören yerinin gerektirdiği tesislerin de mesafeli kalmaları gerektiği vurgulandı. Serkan Deniz, Müge Tan, Ece Atasoy ve Sezen Bircan’dan oluşan grupta hazırlanan giriş tasarımı ve minik semt müzesi fikirleri ayrıca sempati ile karşılandı.





 

Serhat Güner ve İbrahim Coşkun’un kaleli giriş dışındaki fikirleri, Sami Yıldız’ın kıyı kafeteryası ilginç bulundu.

Sonuç:

Ülkemiz insanlığın uygarlık kavramı ile tanıştığı bir coğrafyanın merkezinde yer alıyor. Bathonea antik kenti de bu coğrafyanın gizemli kentlerinden; insanlığın bu uzun yolculuğunun bir aşaması, günümüz uygarlığının şekillendiği bu alan, her gün yanından bilinçsizce geçtiğimiz yerlerden sadece bir tanesi. Yarımburgaz mağaralarının diğer tarafı, insanların binlerce onbinlerce yıl avlandığı, tarım yaptığı, yaşamayı öğrendiği bir alan. Yanıbaşında ise çevredeki tüm lağımların vicdansızca aktığı, dünyanın doğa harikalarından birisi olan bir göl var. Yılan balıklarının hala daha ümitle Meksika körfezlerinden geldiği bir göl. Kıyılarında insanların hoyratlığından nasılsa kurtulabilmiş muhteşem ağaçlar bulunuyor. Üstünden sadece bulutlar değil kuşlar da geçiyor çünkü dünyanın en önemli kuş göç yollarından birisinin tam altında.

Burada çalışan insanlar var. Bilim insanları, her taşı sorgulayan, her kemikten her çömlek parçasından bu alanı anlamaya çalışan bilim insanları, daracık yerlerden geçen mağaracılar, büyük bir zevkle yapılan çalışmaları selamlayan Pilot Murat.

İranlı öğrencimin ağzından kaçan bir cümleyi söylemek istiyorum “bu kadar sorunlu bir dünyada bu kadar doğru insan biraraya gelmiş”.

Biz de bu çalışmalara elimizden geldiği kadar katkı sağlamaya çalıştık ve çalışıyoruz.

Yılmaz Kuyumcu Beykent Üniversitesi Mimarlık Fakültesi

Yukarıda alanın yılın bir mevsimindeki renkleri.

9 Yorum

  1. Pervin KINIK

    Yenikapı,Bathenoe vb. alanların, eniyi şekilde hem tarihin korunması ve toplumsal farkındalık,hemde turizme kazandırmak ilk amacımız olmalı.
    Fransa da şehrin merkezi nde kalmış bir tarihi kalıntı alanın ,cam faunus içersinde bırakılarak,korundugunu,ilgisiz olabilecek o güzergahtan gecen herhangi birinin bile bakmasını saglayacak konumda yapılandırıldıgını gördüm.
    Üniversiteler ,hatta öğrenci değişimiyle gelen dr.a calışmalarının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
    Daha önceki yıllarda İtalya /Politeknik Üniversitesi 10-15 doktora öğrencisi ile gelip müsade verilecek bir alanda,tarihi doku üzerinde proje calışmaları yapmak talebi olduguna tanık olmuştum!
    Tarihin korunması yanında,farklı coğrafyadan bakış almak,farkındalıığı artırmak hedefimiz olmalı.Özellikle projede calışmış olan,emeği gecen tüm akademisyenlerin,bu alanların korunması için yapılacak proje calışmalarında,koordinasyon içinde bulunmaları gereği göz ardı edilmemeli.

  2. ali çelikkol

    gerçekten ören yerleri oldukça fazla ve sürekli yenisi ekleniyor.Böylesi özel bir gereksinimin doğru ve nitelikli olarak karşılanabilmesi hususunda verilen bu çabalar ve duyarlılıkgerçekten övgüye değer. Projeyi yöneten hocaları ve genç meslektaşları tebrik ederim

  3. Hasan Kıvırcık

    Ben bu alanı arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkarıp toplumumuza ve dünyaya kazandıran başta Şengül Aydıngün hocamız ve tüm ekibini kutluyorum. Sonra bu alanda mimar adaylarını sahaya sürerek onları arkeolojik bölgede çalışmaya alıştıran “aykırı hoca” tipi Yılmaz Kuyumcu’yu ıslah olmaz çabalarından dolayı kutluyorum. Tabi jüri üyelerine bakınca tecrübeli plancı mimar Asuman Yeşilırmak’ı da görüyoruz. Daha ne olabilir ki…
    Mimarlık deneylerini böyle bir konu ve hocalarla yapan mimar adayları ise her adımdan, her tenkitten, her anlatımdan neler neler kazanmışlardır diye düşünüyorum.

  4. Ali Tekeli

    Projelerine yüreklerini, -iyi ya da kötü ama- koymuşlar, çitlenbiğin altında sunan gençler. Yeşil fotoğrafta yeşil yol, ışıldayan taşlar üzerinde kırmızı gömlek, kirletilmiş göl, beton yığınına dönüşen çevre, karşı koyan doğa, alay eden doğa, körmüsünüz diyen doğa, hayalleriyle kiri aşmaya çalışan gençler kalplerini koyan naif ama yine de fikirler üreten ve yerli yerinde sunan gençler. Yerinde sunulduğu iiçin bin defa anlamlı hale gelen fikirler ve projeler, yeşil tarla, herşeye rağmen gülümseyerek her şeye katılan göl, ağaçlar gibi, güneşe boğulmuş taşlar gibi. Taşlara yansıyan ışık, aydınlık, ufuk.
    Ben her şeyden güçlüyüm, akıllıyım, doğruyum ve de geleceğim diyen fotoğraflar. Bekliyoruz.
    Sağolun

  5. Alp Tan Emre

    En alttaki tarla İstanbul’da mı? Biz körmüyüz ki göremedik? Sanki başka bir dünyanın hikayesi resimleri

  6. necmi yazgan

    İnanılmaz bir proje yeri ve çalışması. Tebrik ediyorum öncelikle. Bathonea ismini kamuoyuna duyuruyorsunuz. Bir de genç mimar adaylarına arkeolojik bölgede çalışma yapmayı aşılıyor ve sevdiriyorsunuz. Tekrar kutlarım.

  7. Anonim

    Bathonea kazılarıyla ilgili bilgileri nasıl alabiliriz? Okul gezisi düzenleyebilirmiyiz? Ya da ne zaman düzenleyebiliriz? Okulumuz Avcılar’da ve çok yakınız. Öğrencilere bir arkeolojik kazı yeri ziyareti yaptırmayı çok isteriz. İstanbul ve Avcılar tarihi ile ilgili her konu bizi ilgilendiriyor. Selamlar. Başarılar.

  8. Emin Ali Eğilmez

    Her özgün sorun bir özgün yaratma becerisine başvurur mimaride. Bir kısıtlamadan bile bu şekilde yararlanılabileceğini ilk kez bu ölçekte görüyorum. Projeler tartışılır ama proje yapmanın kendisi tartışılmaz.
    Fikirlerden fikirler doğar, doğruyu böyle buluruz.
    (Bu arada mevsimin renklerine bayıldım.)

  9. Hakkı Sıvacı

    Genç meslektaşlar bir şeyler yapmakla yapmamak arasında kalmış. Anladığım kadarıyla çok şey vadeden ancak çok azı ortaya çıkmış bir yer Batonea. Bu yüzden burada bir ahşap kulube bile yapılsa haklı itirazlar gelecektir. Türkiye’de üzerinde en fazla ve en az tartışılan bir alanda, korumacılığın göbeğinde, cesaret edip projeler yapmışlar, “nasıl katkı sağlarız?” diye düşünmüşler, cesaretlerini kutlarım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir