Zaha Hadid Söyleşisi

14 Dakika Okuma Süresi

“MİMARLIK İNSANIN MUTLULUĞU İÇİNDİR AMA MUTLULUĞA ULAŞMAK İÇİN TEK BİR MİMARLIK YOLU YOKTUR”


Mimar Zaha Hadid ve Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic, Vitra’nın ana sponsorluğunda gerçekleştirilen “Tasarım Kentleri” sergisi kapsamında İstanbul’da 14 Mayıs 2008 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir söyleşi düzenlediler.

 

 

Bu söyleşinin kısmen özetlenmiş bölümü aşağıda sunulmuştur.

 

 

Deyan Sudjic: Öncelikle serüveninden başlayalım, Zaha Hadid. Nasıl oldu?

Zaha Hadid: Ben Irak’lıyım. 1960 sonları ve 70 ler Ortadoğu’da ve Beyrut’ta değişim yıllarıydı. Beyrut’tan ayrıldığımda durum çok karışıktı, iç savaş başlamak üzereydi. Erkek kardeşim Londra’daydı, onun yanına gittim. Londra’yı çok sevdim. Bağdat’a döndüğümde Londra’ya gidebilmek için aileme baskı yaptım.

Irak’ta 1960-1970 yılları “ulus inşa süreci” idi. Yeni fikirler konuşuluyordu. Bu inşa süreçleri aslında bir anlamda moderniteye geçiş dönemleridir. Lübnan’da Amerikan etkileri olmuştu. Irak’ta okur yazarlığın geliştirilmesi beni çok etkilemişti.

 

 

Deyan Sudjic : Bağdat’ta iken mimar olmayı düşündünüz mü?

Zaha Hadid: 
Tam olarak mimar olacağım demiyordum belki ama 10 yaşında mobilyaları değiştirmeye çalışıyordum. O yıllarda yaşamlarımızda değişiklik oluyor ve evin eşyaları değişiyordu. Ben asimetrik bir oda düzenlemesi yapmıştım ve aile içinde çok beğenilmişti. Yine o yıllarda Bağdat’a bir sergi geldi ve ben o sergiden o yıllarda çok etkilendim. Mimar olma düşüncesi daha sonraları belirdi.

 

 

Deyan Sudjic: Ulus oluşma süreci mimaride bir etki yarattı mı?

 

 

 

 

Z. H : Bu süreçler aslında alt üst oluşların yaşandığı zaman dilimleridir. Güney Amerika’daki kolonyal yönetimlerde, sömürgecilikten kurtulan ülkeler başka bir kültür inşa etmeye koyuldular. Yeni bir kimlik yaratma dönemleri mimariyi mutlaka etkiler.

Babam Irak Demokrat Partisi üyesiydi. Ailemde siyaset konuşulurdu, siyasetin içindeydiler. O nedenle devrim, ihtilal ne demekmiş bilirdim.

 

 

D.S: Peki ya matematik?

Z. H :
 O da aileden. Manastıra gönderildim ve orada dersler çok iyiydi. Matematik çok iyi öğretilirdi, çok sevdim. Ama kariyerimi matematik üzerine yapmayı düşünmedim.

 

 

     D.S : R. Koolhas sizin fakültedeydi, ne hissettiniz? Okul geçmişinizi bize özetler misiniz?

 

 

     Z. H: Devrim sonrasında 68 kuşağı etkileri hissedildi. O dönemde çok siyasi tartışmalar              yapılıyordu. Londra’da Covent Garden ki o zaman bugünkü halinde değildi, tartışmaların   yapıldığı; toplaşılan yerlerin başında geliyordu.
Biz fakültedeki sınıfımızda 120 kişiydik ve bir tasarım stüdyo istedik. Bu isteğimiz önce anlaşılmadı, “ne istiyor bunlar” denildi. Söylediğim gibi Covent Garden o dönemde terk edilmiş; araf gibi bir yerdi. Biz sonra orada bir yer kiraladık. Ama öncesinde iflas ettik sonra stüdyo ile tanıştık.

 

 

Benim kariyerim açısından okuldaki hocamız j. Dickson önemliydi. Benden hoşlanmazdı. Beni aralarda prova yapan artis gibi görürdü. Aslında öyleydim de. Bu okulda herkesle çalıştım.

 

 

Hocalarımız çizime çok önem verilirdi, çizimi hiç bırakmamam söylendi. Bu çalışmalar sırasında 15 kişilik bir grup oluştu ve bu grupta bir yıl içinde büyük bir dönüşüm gerçekleşti.

 

 

Modernizm, rasyonalizm, historisizm bir dönüşümdü örneğin. 1979 da metafizikten olasılık projesine bir dönüşüm oldu. Postmodernizme bir direnç vardı. Karşı çıkış kendini çoğalttı ve alternatif arayış, alternatif yaşam yeni modernite ile özdeşleşiyordu.

 

 

4. yılımda çizimle fazla ilgilenmiyordum. Mobilya ve Rus Konstrüktivizmi beni ilgilendiren şeylerdi. Bu gezinmeler beni değişime götürdü. 5. yılımda somut bir şeyler çıkmıştı.

 

 

 

 

O dönemde fikirler inşa etmekten daha önemliydi. Luis, “mimarlık Avrupa’nın inşa edilme suçuna ortak edilmemeli” derdi. O derece görüşler vardı. Burada tabi biraz pasifizm var. Fikri daha başka bir düzeye taşımak gerekir.

 

 

O dönemde yarışmalara katılır diskurları öğrenirdim. Bunlardan biri, “her şey inşa için” di. Bu anlamda “ mümkün olabilir mi, inşa edilebilir mi” diye bakılırdı. Fikirlerle ilgili gelişmeler oldu bu arada. Mesela “katmanlama” fikri, önce fikrin gelişimi ardından mimari…

 

 

Fragmantasyon, bölümleme o dönemin işiydi. Fragmantasyon bir şeyleri, birbirine zıt olanları bir araya getirmeye başladı.

 

 

1997-1982 arası büro tasarım ödülü aldım. Akışkanlık, oriantasyon hep o dönemler gelişmeye başladı.

 

 

D.S : Londra’da sizi tutan neydi?

 

 

Z. H: Orayı severim. Başlangıçta şikayet ettim ama orada pek çok proje gerçekleştirdim. Başka yerlerde de projeler yaptım.

 

 

D.S : Vitra –İsviçre için mobilya tasarlamak istemişsin ama sana yok demişler…

 

 

 

 


Z. H: 
Bir sandalye tasarladım ama o dönemde onların ürün gamında böyle bir ürün yoktu. Onlar da bana sandalye değil yangın söndürme birimi tasarla dediler.

D.S : Akışkanlık…

 

 

Z. H. Akışkanlık fikri o dönemde başlamıştı. Ama mekanlar arasında geçiş fikri Vitra ile çalıştıkça gelişti.

 

 

D.S : Bina ile şehir arasında ne gibi bir ilişki kuruyorsun?

 

 

Z.H: Genellikle çalıştığım projelerde hem ölçek hem kapsam olarak bina ile kent iç içe. Bunlar sürekli gidiş geliş içinde. Obje ile yakın planda inceleme merakım, objeyi geliştirme, onu bir nesne olarak farklılaştırma çalışmalarımın içindeki unsur.

 

 

D.S : İstanbul için yaptığın projeyi biraz anlatır mısın?

 

 

Z.H: Kartal-Pendik için yaptığımız proje aslında hem mimarlık hem planlama disiplinlerini içeriyor. Planlamayla iç içe, bütünleşik.
Akışkan mekan, topoğrafya, yol aksları, gökdelen, sahil… her şeyi bir arada ele alıyoruz. Bir ağ gibi, coğrafyada var olan ve içinde şu anda yerleşmeler bulunan, yarılmış iki yakayı birleştireceğiz. Düşük-yüksek yoğunluk, ekoloji ve denge kıyıya kadar aradığımız özellikler.
Burası Adalara açılıyor. Çalışmamızın bir bölümü İstanbul topoğrafyasına ve sayfiye fikrine açık olacak.

 

 

D.S : Bu proses küçük ölçekten büyük ölçeğe devam mı edecek?

 

 

Z.H. İspanya’da ve Moskova’da buna benzer projelerimiz oldu. Fabrikasyon fikri ile bir objeyi alıp bir formu oluşturabiliyorsunuz. Fikirler bir takım elevasyonlara gitmemize yol açar. Yapının nasıl işlediğine dair fikirler ortaya çıkıyor ve ARGE ler yapılıyor. Bu yol hiç bırakılmadan denenerek tekrarlanıyor.

 

 

 

 

D.S : Şu anda 300 kişiyle çalışıyorsun…

 

 

Z.H: 300 e yakın.

 

 

D.S : Çok başarılısınız, başarılı olmak zor…

 

 

Z.H: Evet 10 kişiyle çalışıyorsanız aile gibisinizdir ve anlaşmanız kolaydır. Bu durumu biliyoruz ve şu anda bizim durumumuz çok zor. 100 kişiyi geçtiyseniz grubu yönetmek diye bir sorununuz var demektir. Eğer böyle bir noktaya geldiyseniz hep elinizde büyük bir işinizin olması gerekir. Bize iş lazım.

 

 

Ayrıca grup içinde herkesle aynı oranda ilgilenemiyorsunuz. Bazılarına uzanamıyorsunuz ve ilgisiz kalıyor.
Ayrıca krizlerden etkileniyorsunuz, sonuçta ücret ödüyorsunuz ve bunların her zaman beklentileri karşılayacak kadar tatminkar olduğu söylenemez. Her zaman her şey harika gidecek değil. Ama şu anda elimize işler var, durum muhteşem.

 

 

D.S : Mimar olmak için iyi zaman mı, tavsiye ediyor musunuz?

 

 

Z.H: Evet. Bizim şu anda yaptıklarımız 20- 30 yıl önceki araştırmalara dayanıyor. Daha sonra başka bir süreç gelecek, o çalışmalar ve araştırmalar öne çıkacak, bugünkü durumu aşacak.
İç bir şey araştırma olmadan ilerlemedi. Yeni fikirler ve araştırmaların sonunda mutlaka yeni bir yerler varılacak

 

 

Siz hala hocalık yapıyorsunuz değil mi?

 

 

Yapıyorum. Korkutuyorum galiba öğrencilerimi. Benden korkuyorlar çünkü, birincisi beklentilerim çok yüksek. Ama ikincisi buna katlanıyorlar çünkü benzersiz bir an yaşayacağız birlikte. Onun için sonuçta çok çalışıyorlar.
Ders vermenin araştırma boyutu da var.Ben bir şey öğretiyorsam onlar da bana bir şeyler öğretiyor. Karşılıklı olarak öğreniyoruz.

 

 

D.S : Sürprizlerle karşılaşıyor musunuz?

 

 

Z.H: Evet, karşılaşıyorum. Bu insanı dinlendiren birşey. Ben daha beş ay öncesinden şunları istiyorum demiyorum. İstekleriniz olmalı diyorum. Amerikan sisteminde bir hafta süre eskizleri getir. Benim yöntemim başka. Amerika’da çok standart var, maketler-çizimler.Bu şekilde ilerlemek mümkün.

 

 

   Bizde biraz daha farklı. Bir dönem çok yoğun çizimler sonra haritalama yöntemi. Araştırma         ve haritalama yöntemi ile çok şey öğrenebilirsiniz. Bazen fikir ölü de doğabilir.

D.S :
 Bitirdiğiniz yapılara bakar mısınız?

 

 

 

 

Z.H: Bunu çok yaparım. Her şey aynı görünmüyor çünkü. Onlara bakmak önemli. Büroda çalışanlara imkan tanımalısınız. 10 yıl önce, her şey için uzun zaman gerekirdi. İki boyutlu eskizlerden mimariye dönüşmeleri için.

 

 

D.S : Şimdi geriye baktığınızda şaşırıyor musunuz?

 

 

Z.H: Biri gelip büronuzda kaç kişi var sayıyor. Kaba bir davranış aslında. Sonra da “sizin çizimleriniz okunamıyor” diyor. Ama inşa edilebiliyorlar. İnşa edilebiliyorlar; okumaya gerek yok.

 

 

Kardif Opera Binası, okunamıyor değil aslında. Binanın kendi karmaşıklığı yüzünden normatif bir planı yok. Çok değişik bölümleri ve kesitleri ifade etmişiz. Biz sonuçta çizimlerle bina fikrini ortaya koyduk, çok ufuk açıcıydı.

 

 

D.S : Bir yavaşlık var mı?

 

 

Benim de sıfır töleransım var. Zamanım değerli. El hatası olabilir, küçük farklar olabilir. Ama çok büyük hatalar olmaz. Bu durumda yapabileceğiniz en küçük objeden başlayarak bütüne varıncaya kadar her şeyi test etmektir.

 

 

Amerika’ya girerken kontroller sırasında parmak izi alıyorlar. Parmağımın izini alamadılar. “Siz mimar mısınız, heykeltıraş mısınız” diye sordular. Elimizi, işaret parmağımızı fazla kullanmışız demek ki.

 

 

D.S : Şu anda nasıl çalışıyorsunuz?

Z.H:
 100 kişiden fazla çalışanınız varsa yönetiminiz güçlü olmalı. Patrick, 20 yaşnda bir ortağım. Patrich rahat ortamı sever ama her şey kaotiktir aslında.

 

 

Proje liderleri var, üretim liderleri var. Her ekibin kendi ruhu var. Gruplar hep ev, hep gökdelen olmaz. Bugün bir şey yapılıyorsa başak bir zaman başka bir şey. Ortalama yaş 25, daha da aza indirmeye çalışıyoruz. Takım liderleri daha da gençleşiyor. Burada bilgi alışverişi çok önemli tabi.

 

 

D.S : Müşterilerinle iletişimin nasıl?

 

 

Z.H: Onlara çok iyi davranırım. Bürodaki herkes kendini baskı altında hissetmez. Siz müşterilere iyi davranır, onları korkutmazsınız. Ama müşteriler bazen sizi korkutmaya çalışırlar.

 

 

Benim tavrım, icad konusunda onların beklentilerinden fazlasını vermektir. Onların sandığından daha fazlasıyla onları karşı karşıya bırakırım. Bazen aynı yer için iki müracaat olur. Birisi yapmak için birisi fantezi proje.

 

 

D.S : Irak kimliğinize dönelim, ulus üstücülüğünüz…

 

 

Şimdi insanlar yöresel olsa da kültürden etkileniyorlar. Kültürün ve geometrinin etkisi çok yüksek. Artık kültürlerin ulus sınırlarını aştı bir iletişim ortamındayız.

 

 

Zaha Hadid söyleşisi bittikten sonra salondan bazı konukların sorularına geçildi.

 

 

Salondan soru: Tasarımlarınızda teknolojiyi hangi aşamada kullanıyorsunuz?

 

 

Z.H: İlk andan itibaren teknolojiyi kullanıyorum. Ekibim ve ben teknolojik olarak ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama ben elle çiziyorum. En büyük tarejedi ben çizim yaparken bunu okuyamıyorlar. Bir keresinde küvet yaptım mutfak sandılar. Ekip liderim var Kıbrıslı. Bazen öyle oluyor ki, çizimlerimi hem yanlış anlıyorlar hem de üstünde emprovize yapıp daha da anlaşılmaz bir noktaya geçiyorlar. Bunlar da oluyor bazen.

 

 

 

 

Ayrıntıları teknoloji ile daha iyi ve sağlıklı halledebiliyorsunuz. Ama hepsi değil tabi.Bir de mimarların çok çalışmaları mesela üç gün durmadan uyumadan çizim yapmaları çok özel durumlar ortaya çıkarıyor. Mesela hem uyurken hem çalışmaları mimarların kendilerini cezalandırmalarıdır bana göre. Masada oturmaya çalışırlar mesela. İsviçre erken yatılan bir memlekettir. Gece on oldumu neredeyse her kes uyur. Geç vakit bir gün, bir evin ışıkları yanıyor, dedim “bu evde mimar” var.

 

 

Salondan soru: Sizi etkileyen sanat hareketleri var mı?

 

 

Z. H: Hayır yok. Başta Rus avantgartlarından etilendim. Rus konstrüktivistlerinden de. Ama Avrupa’da modernizim dilinin yeniden yaratılması beni daha çok ilgilendirmiştir.
Akışkanlığın dili beni etkiledi.

 

 

Salondan soru: İstanbul’da bir şeyden etkilendiniz mi?

 

 

Z. H: Her yaz gelirim. Boğazı severim. Şehir bütününde farklıdır İstanbul’da. Eski ve yeni çatışması derin yaşanır ve bunun çatışması vardır aslında. Kartal’da bunlardan faydalanıyorum. Cadde paterni ile bir çeşitlilik yaratmak istiyorum. Geometri takip ediyor bunu, eski ve yeni kent ve bunun biçimlemeleri…

 

 

Salondan soru: Sizi ve yaptıklarınızı ilgiyle izliyorum. Ama bir derenin kenarındaki bir balığı sizin kıvrım kıvrım planlarınızın içine akıtmak, doğru olur mu? Bizim meydanlarımız sokaklarımız var. Mekanlarımızı güzel seçersek insanlar mutlu olur. Sizin yaptığınız Kartal çalışması ile belki çok güzel bir proje yapacaksınız ama insanlar ne olacak?

 

 

glasgow_museum_of_transport_glasgow_zaha_hadid_02-723780-704011.jpg

 

 

Z. H: Bu projeyle insanlar daha mutlu olacaklar. Cevabım budur.

 

 

Kim mutlu olur kim olmaz bunu tayin edecek değilim. Bunu da zaman içinde siz bulacaksınız.

 

 

İnsanlar elbette mutlu olmalı ama sadece belli şekillerde yapılırsa mutlu olunur başka türlüsü olursa mutlu olunmaz diye bir şey yok.

 

 

Bir bölüm insan fantastik olana inanmıyor. Ayağı yere basanlar başka türlüsünü sevmiyorlar. Başka türlüsü olsun istemiyorlar. Mimari için şu çok önemli, insanlığın iyiliği kadar onların hayal güçlerinin de yükseltilmesi önemlidir.

 

 

Elbette mimarlık insanın mutluluğu için çaba gösterir ama bunu sadece bir mimarlık yolundan yapılması beklenemez.

2 Yorum

  1. Solmaz Derin

    Zaha gibisi kaç zamanda gelir bu dünyaya. Gerçek bir yıldız kaydı bence.

  2. Fikri Önalan

    Çok önemli isimdi mimarlık tarihi için. Bize Kartal planlaması yaptı ama hayata geçmedi. Sekiz yıl önce söyledikleri bugünü anlatıyor ve çok aydınlatıcı bir çok yönden.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir