Mimari Deneyim ve Felsefe Üzerine Söyleşi

9 Dakika Okuma Süresi

Emre Arolat, Han Tümertekin ve Nevzat Sayın’ın YTÜ buluşması

Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Kulübü, Çağdaş Türk Mimarlığına önemli katkılarda bulunan Emre Arolat, Han Tümertekin ve Nevzat Sayın’ı, mimarlık ve felsefe konulu bir söyleşi ile bir araya getirdi. Geçtiğimiz yıl Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin düzenlediği felsefe konulu benzer bir söyleşiden sonra bu sene YTÜ konferans salonundaki bu buluşmaya da ilgi yoğundu.

Diğer söyleşiden farklı olarak dinleyiciler ve moderatörler sadece öğrencilerden oluşuyordu. Moderatör öğrenciler, üç öncü mimarın kısa biyografilerini okuduktan sonra yaptıkları işler hakkında konuşmaları için her birine yarımşar saat verdiler. Ardından da mikrofonu diğer öğrencilere uzatıp, soru cevap ile geçen, son derece verimli bir üç saati tamamladılar.

Emre Arolat:
“Tasarım verileri olarak kamusal alan, topografya, cidar, imgenin sarsılması”



Emre Arolat, geçen yıl düzenlenen panele gönderme yaparak başladığı konuşmasında, felsefenin, son yıllarda konuşulur hale geldiğini, eskiden böyle olmadığını belirtti ve ardından firmasının kuruluş aşamasından kısaca bahsetti. Şimdilerde 70-100 kişi arası değişen mimar kadrosu ile çok sayıda başarılı projeye imza atan ofislerinin, 1987 yılında kurulduğunu, ortaklarının firmaya katılım sürecini, anne babasının da ekiplerine dâhil olduğunu, ortaklarından birinin kendilerinden ayrıldıktan sonra ilk girdiği yarışmada birincilik elde etmesinden duyduğu memnuniyeti anlattı. Bir tasarıma başlarken, her durumu kendi içindeki potansiyeller ile sıfır noktası olarak değerlendirdiklerini, farklı bağlamlarda, veri çarpanlarının arttığı durumlarda bile tasarım sepetinden aynı sonuçlar çıktığında bunu bir problem olarak algıladıklarını, bağlam ile kurulan refleksiyona dayalı ilişkinin bireysel spekülasyonların da okunduğu yöntemler ile çözülebileceğini söyledi. Tasarım sepetinin girdilerini önemsediklerini, hayli kalabalık bir ekip ile büyük ölçekte çalışınca, çizgi kayması olabildiğini bunun da mimarlık dünyasındaki genel tutumdan ayrılabileceğini, görsel tutarlılığın her işte yakalanamayabileceğini anlattı. Örnek olarak Kozyatağı’ndaki az katlı brüt beton bir ofis binası ile Maslak’ta görünürlülük temasıyla tasarlanan kırmızı ofis binasını kıyaslayarak anlattı.

Emre Arolat, konuşmasına 2006 yılında “…nazaran” isimli sergisinin üst başlıklarını anlatarak devam etti. Mart 2011’de Tophane-i Amire’de, geçenlerde ise mimarlık haftası sebebiyle İzmir’de sergilenen “AN” isimli sergileri sonrası, sunuşun düzensiz olduğuna dair aldıkları eleştirilerden bahsederken bunun normal olduğunu, OMA’nın da benzer bir süreci şu aralar yansıtmakta olduğunu, serginin büronun o “an”daki içinin dışa açılması olduğunu, o an büro düzensiz olduğu için de bunun aynen sergiye yansıdığını, bunda bir sakınca görmediklerini anlattı.

Tasarım verileri olarak kamusal alan, topografya, cidar, imgenin sarsılması gibi üst başlıkların her birini, işleri üzerinden zengin görsel içerik ve çeşitlilikle kısaca anlatarak konuşmasını sürdürdü. Kamusal alan ile özel alanın nasıl birbirleri içinde eritildiklerini, Cendere Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi ile Eyüp Kültür Merkezi üzerinden slaytlar göstererek anlattı. Dış cidarın son zamanlarda bir tür kategorizasyon olduğunu Maçka Oteli’nin cephesi üzerinden anlattı. İmgenin ete kemiğe bürünüp, cismanileşmesinin sonuçta fiziksel bir konu olduğunu, ölçek büyüdükçe çeşitlenmenin olacağını vurguladı. Yalova’da tasarladıkları Dinçkök Kültür Merkezi Projesi’nden bahsederken dış görünüşü, keskin hatlar ile bulunduğu çevreden ayrılan yapının az maliyet ile yapıldığını, içinde çeşitli detayların düşünüldüğünü ama kimi kamu yetkililerin binayı gezdikten sonra işi bitmemiş gibi değerlendirdiklerinden, bunun mimari bir karar olmasını kavrayamayıp boyasını tamamlamalarını istediklerini esprili bir dil ile anlattı.

Gününün çoğunun tasarımlar üzerinde konuşmak ile geçtiğini, eskiye göre az çizdiğini ve doğal sonuç olarak az yalnız kaldığını anlattı. Detaylara büro olarak çok gömüldüklerini, yavaşladıklarını, örneğin Zorlu Projesi için 10.000 pafta üretildiğini, 2,5 sene boyunca 70 kişi ile çizilen bir işin ruh’tan öteye geçtiğini, büyük ölçekli işlerde bunun kaçınılmaz olduğunu ama çizdiklerinin bugüne kadar üretildiğini, sapma olmaması için ciddi çaba sarf ettiklerini vurguladı.

Han Tümertekin:
“Hayat çözümü getirmiş, çoğu kişi bu çözümü benimsemiş hatta en sonunda çeşitlendirmiş”


Sözü alan Han Tümertekin, profesyonel olarak felsefe ile ilgilenmediğini, hayata dair esaslar ile usülü bulduğunu kısa ve net ifadeler ile anlattı. Hayat ile bir ilişki kurma biçimi olduğunu, gündelik yaşamı gözleme dayalı olarak kavradığını, bunun da tasarım faaliyetlerine yansıdığını anlattı. Hayatın zaman içinde yeni şeyler öğrettiğini de ekledi. Bir araba tasarımı için “bu son artık, daha iyisi olmaz” dediği çocukluk zamanlarında baktığı bir yabancı derginin bir sonraki sayısında daha iyisini gördüğünü, hayat devam ettikçe bunun da süreceğini anlattı. Öğrenci kitlesi ile yakın ilişki içinde olduğu için kendisinden tasarım konusunda bir reçete beklenebileceğini ama öyle bir formülünün olmadığını, 7 kişilik çekirdek bir kadro ile çalıştıklarını, hala her yeni projenin tasarım başlangıcında “tir tir titrediğini” özellikle dile getirdi.

Tümertekin, bir tasarım objesi üzerinden ihtiyaca yönelik akıl yürütülerek yapılan örneğin nasıl başarıya ulaştığını slaytlar eşliğinde anlattı. Geçtiğimiz seneki söyleşide bir kapı kolu detayını anlatırken, kapı kolu çözümü ile bir yapının çözümlenmesinin aynı mantıkta olabileceğini, basit düşünerek çözüme ulaşılabileceğini anlatmıştı. Bu sene de Galata Köprüsü üzerinde uzun zaman sıklıkla gözlemlediği balıkçıların oltalarını köprü korkuluğu üzerine sabitleyerek oltayı tutmadan balık tutmalarına yarayan basit bir aparatı resimler ile anlatmayı seçmişti. Ona göre hayata dair bir sorunu çözmek bir tasarımdı. Hayat çözümü getirmiş, çoğu kişi bu çözümü benimsemiş hatta en sonunda çeşitlendirmişti. Kendisinin de bir defaya mahsus bir tasarımdan çok, bir sistemi tasarladığını, büyük ölçekten mümkün olduğunca kaçındığını, basit tedbirler ile çözüme ulaşılabileceğini, tasarıma ait parçaların aynı anda orada olması gerektiğini yoksa çözümün sonunda mesnetsiz kalabileceğini vurguladı.

Nevzat Sayın:

“Her yapı ancak kendisine benzer”

Projeye başlarken topografyanın dinlenmesi, etüd edilmesi gerektiğini, geleneğin bilinmesini önemsediğini ve mimarlık mesleği icrasının, jenerik bilgiler kadar spesifik bilgileri de kapsayacağını dile getiren Sayın, diğer yandan da sosyalist olduğunu; kökeninin, hayatta durduğu yerin, dünya görüşünün dışında bir yapısının olamayacağını vurguladı.

Nevzat Sayın ise konuşmasına başlarken işin felsefesini çok önemsediğini, felsefi metinlere çok meraklı olduğunu, tasarım esası olarak bir yere tutunduğunu, angaje olduğunu, kendi işlerinin de dünya görüşüne paralel olarak okunmasını önemsediğini anlattı. Projeye başlarken topografyanın dinlenmesi, etüd edilmesi gerektiğini, geleneğin bilinmesi, mimarlık mesleğinin icrasının jenerik bilgilerin yanı sıra, spesifik bilgileri de kapsayacağını ama kendisinin kökeninin, hayatta durduğu yerin, dünya görüşünün dışında bir yapısının olamayacağını vurguladı. Öğrencilere tavsiye ettiği bir kitaptan bir alıntı okuyarak başladığı konuşmasını dört farklı projesini anlatarak sürdürdü.

Göksu’da yaptığı bir işle geleneksel bir yapıya nasıl müdahale edileceğinin örneğini verirken, Umur Matbaa için tasarladığı yapı ile var olan bir yapının nasıl dönüştürülebileceğini; Dikili’de Yahşibey köyünde yaptığı ev ve yaz okulu yapıları ile yerel ve geleneksel kavramları ile zanatkarlık bağlamında çözüm ürettiklerini; “SSM The Seed” Konser salonu sunumu ile işin başlangıcından sonucuna izlenen yolu kısaca özetlerken işin topografyaya uyumunun önemini anlattı. The Seed ile yaptığı tasarımı “gömülmüş yumurta ve onun içindeki boşluk” olarak nitelendirdi. Başlangıç noktasının önemini vurgularken, görüşlerinin proje yapım sürecini şekillendirmesinin yanı sıra sürecin görüşlerini etkileyebileceğini, sürecin kendisi için çok önemli olduğunu vurguladı. Stilistik yapı yapmadıklarını, çizgisinin belli olmasına rağmen, her yapının ancak kendisine benzediğini ekledi.

Emre Arolat’ın son dönemde tasarladığı cami projesinin topografyaya uyumunu ve sığınılan bir yer olmasını, peygamberin içine döndüğü yer olarak Hira mağarasına benzetmesinin ardından, cami tasarımı konusunda derinlemesine bir bilgiye sahip olan Nevzat Sayın’ın son dönemde, tasarım başlangıcı olarak tutunacak bir yer aradığını söylediği 5000 kişilik cami tasarımı üzerine konuşmaları epeyce renkli geçti. Öğrencilerin katılımları ile şekillenen sohbette işlev ve formun birbirlerinden ayrılamayacakları, Osmanlı öncesi geleneğin de bilinmesi gerektiği, geleneğin üzerine kurulan bir yeninin önemli olduğu, kısa bir kesit ile mimarlık tarihinin yorumlanamayacağı, merakın öğrencilerde eksik olduğunu, sürekli takviye etmeleri gerektiği hep bir ağızdan vurgulandı.

Birbirlerinden epeyce ayrışan sunumlar yapan üç başarılı ismin meseleye yaklaşımlarının benzer ve farklı yanlarının net olarak anlaşıldığı sunumlardan sonra soru cevaplarla devam eden söyleşinin genel olarak çok verimli geçtiğini söylemek, mimarlık camiasında en başarılı isimler arasındaki dostluğu görmek mümkündü.

Hazırlayan: Mimar Heval Zeliha Yüksel

2 Yorum

  1. meral gümüş

    hep aynı isimlerle yapılan bu söyleşiler yerine daha mütavazi ama mimarlığında çok dikkatli davaranan meslektaşların pratiğini gençlerin paylaşması iyi olur.

  2. Hüseyin Gürtaş

    Mimarlık üretimini belli bir felsefeye yaşam anlayışı ve kentleşmeye göre yapan mimarlardan sadece daha şanslı ve pratik yapma fırsatı bulabilenler ile yapılan bu söyleşi bence iyi olmuş. Taze meslektaşlarla şanslı olanların karşılaşması zevkli olmuş.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir