Yeşil mimariden nefret ediyorum. Aldatmacaya, pazarlamacıların iddialarına, yeni bir binayı cennetlik bir yapıya dönüştürdüğü iddia edilen bir tutam yeşilliğe katlanamıyorum. Çimenli çatılar mı? Çok havalı! Tuvalette sifon için geri dönüştürülmüş gri su kullanmak mı? Mükemmel! Ama ya 500 çalışan, işyerine gitmek için günde yaklaşık 65 km araba kullanmak zorundaysa… İyi de bunun neresi yeşil? Gerçek sürdürülebilirlik, reklamlarda söylendiğinden çok daha karmaşık. Medyanın kükremesi sadece gürültüyü artırıyor. Bu arada yeşil binalar dikme arzusu patlama yaşıyor: LEED (Enerji ve Çevresel Tasarım Liderliği) ya da sürdürülebilirlik sertifikası almak için ABD Yeşil Bina Konseyi’ne kayıt yaptırmış 16 binden fazla proje mevcut. Bu 2000 yılında sadece 573 projeden ibaretti.

yesilmimari.jpg

Bunlar arasında, ekolojik bilincin aniden kumar kadar heyecanlı hale geldiği ABD Las Vegas’ta, en az 464 hektarlık, yeşil resort tipi tesisler de mevcut. Ülkede LEED tarafından sertifikalandırılan en büyük bina Las Vegas’ta; Ocak’ta inşa edilen, 77 hektarlık Plazzo Resort Hotel ve kumarhane binası. Nevada Eyaleti’yse LEED sertifikası için müteahhitlere yüzde 35’e kadar mülkiyet vergisi indirimi sağlıyor. Ama her yıl milyonlarca turisti Vegas’a getirmek için kullanılan tonlarca jet yakıtı konusunda endişelenmeyin. Nasılsa o ziyaretçiler kaldıkları otellerdeki tekrar kullanımlı havlularla bunu telafi ederler.

Mesele yeşil olmaya geldiğinde, insanlar boyutların önemini duymak istemiyor. Daha büyük eğlence merkezleri yapmakla kalmıyoruz, artık evleri de daha büyük inşa ediyoruz. Bu şekilde kendi içinde çelişen yapılar arasında benim favorim, Amerika’da 1980’lerde ortaya çıkan bir akımla, en küçük alana en büyük malikâne benzeri tek tip binaları sıkıştıran McMansion’ların yeşil olanı, yani “Yeşil McMansion”lar. Şu anda yeni bir evin ortalama büyüklüğü 232 metrekare, yani geçen yıla göre boyut olarak yüzde 1,5 daha büyük; gerçi bu kış gelecek yakıt faturalarının şoku trendi yavaşlatabilir. Yeşil evler yapmak ya da en azından yeşil oldukları iddiasıyla reklâmlarını yapmak artan bir eğilim olsa da, bir evin neye göre yeşil olduğu konusunda ulusal bir standart yok. İnsanlar kendi enerjisini üreten, çevreci sürdürülebilir evlere sanki yeni bir modaymış gibi sempati duyuyorlarsa da, aslında yeşil yapılar asırlardır gözümüzün önünde. Zaten var olan yerel kaynaklardan faydalanan ve kendilerine özgü çevre koşullarına uyum sağlamak üzere tasarlanmış Eskimolar’ın buzdan barınaklarını, Kızılderili ya da Orta Asya’ya özgü oba çadırlarını düşünün. Dünyanın her yerinde barınaklar, kışın güneşten yararlanabilmek ya da içerisinde yaşayanları dondurucu rüzgârdan korumak üzere konumlandırılır. Oysa biz hızla genişleyen banliyölerimizin orta yerine mümkün olan her tarzdan evi serpiştirirken bu temel prensipleri unuttuk.

Eğer bu yapılara sürdürülebilir anlamını neyin kattığını görmek isterseniz, Amerikan mimarisine Afrika katkısıyla ilk olarak New Orleans’ta görülen, odaların kapılarının birbirine baktığı, koridorsuz, “shotgun” olarak adlandırılan Gustav ve Katrina gibi kasırgaları atlatmış eski klasik evlere bakın. Bu mütevazı evler, sele karşı dayanıklı olmaları için yerden yüksek, bölgede yetişen ve kolayca kuruyan bir ahşaptan; boğucu yaz sıcaklarıyla baş edebilmeleri için de yüksek tavanlı ve rüzgârın cereyan yapmasına olanak sağlayacak şekilde inşa ediliyor. Oysa New Orleans’ta kasırgalardan etkilenen, 9. Bölge’nin aşağı taraflarında veya daha zengin muhitlerde, yıkılan ya da zarar gören evler daha çok Kaliforniya iklimine uygun bir tarz olan, daha alçak inşa edilmiş çiftlik tipi evlerdi.

null

Tüm bu yeşil mimari modasında beni en çok kızdıran, bu meziyetin daha iyi tasarımları da garanti ettiği inancı. Tamam, yeşil ve çirkin bir binanın, yeşil olmayan, çirkin bir binadan daha iyi olduğunu düşünüyorum, ama bu yine de ikisinin de çirkin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yeşili insanın gözüne sokmayan, gerçekten çevreci, güzel bir ev gördüğümde keyfim yerine geliyor. Eylül sonunda San Francisco’da açılan Kaliforniya Bilim Akademisi binası mükemmel bir örnek. 1989’da Loma Prieta depreminde zarar görmüş, eski bilim müzesinin yerine yapıldı. Binanın tasarımı, yapıldığı mekâna ve tarihine duyarlı. Yeni bina Golden Gate Parkı’ndaki harikulade konumundan fazla alana yayılmaya çalışmıyor ve mimarı Renzo Piano orijinal yapının boyunu sadece 11 metre aşmış. Bu zarif, sade, cam cepheli, müstakil yapının en belirgin çevreci özelliği yeşil çatısı: Etrafını saran tepelerden ilham almış, 10 bin metrekarelik, yeşilliklerle bezenmiş, dalgalı çatı iki tümseğinin altında, uzay gözlemevi ve yağmur ormanları sergisinin bulunduğu iki kubbeyi de başarıyla gizliyor. Palmiye ağaçları gibi normalde bölgede yetişmeyen bitkilerle dolu, kum havuzundan bozma Golden Gate Parkı’nın aksine müzenin çatısında 40 yerli tür yaşıyor. Değişik zamanlarda çiçek açsalar da genelde alçak ve çalımsı bitkiler. Zaten hoş görünmelerinden çok dayanıklı oldukları için ekildiler ve en önemlisi sulamaya ihtiyaç duymuyorlar.

Binada yenilikçi yeşil teknolojinin birçok örneği mevcut ancak müze müdürü Gregory Farrington’a göre en şaşırtıcısı müzenin ofislerinde, bugünün yapılarında ender rastlanan bir donanımın kullanılmış olması: Her pencereye yerleştirilmiş, bilgisayar destekli ısı sensoru ve motor, camların otomatik olarak açılıp kapanmasını sağlıyor. Bu nedenle, şaşırtıcı ama içerde hiç yapay soğuk hava yok. Müzedeki tek klima, bedavaya gelen ve Pasifik’ten esen meltem. Kıvrımlı çatı mimarisi sayesinde doğal olarak müzenin merkezindeki güzel ve açık meydana ulaşanlar da buna dahil. Piano, “Bu, doğayla nefes alan bir bina” diyor. Aydınlatmayı ayarlayan hava sensorları, çatının saçaklarına iliştirilmiş binlerce küçük güneş pili, izolasyon için dönüştürülmüş bir sürü eski kot gibi tüm bu karmaşık araçlar bu binayı daha da yeşil yapıyor. Hepsi mimariye o kadar ustalıkla yerleştirilmişler ki fark etmek neredeyse imkânsız. Elbette, müze binasının tüm yeşil özellikleri; akvaryumu, timsah havuzunu ve diğer canlı cansız tüm sergileri ziyarete gelecek, yılda 50 bin San Fransisco’lu öğrenciye müzenin eğitim programlarında anlatılacak. Ben, Piano’nun sembolü olan yaratıcı tasarım ve zanaatkâr yeteneği sayesinde binanın çevreci özelliklerini görünmez hale getirmesinden hoşnutum. “Yeşil bina inşa etmek pratik bir çözüm” diyor İtalyan aksanıyla, “oysa mimari arzuyla, hayal etmekle ilgili.”

enviro_tower.jpg

Gerçek bir romantik gibi konuşsa da doğru noktaya parmak basıyor: Sürdürülebilirlik özelliği binalardaki pratik sistemlerle alâkalıdır, muhteşem bir tasarımın güzelliğiyse başka bir şeydir. Piano gibi kendini kanıtlamış mimarlar (71 yaşında) çalıştıkları yere bağlı olarak yeşili uygulamalarında kullanmaya alıştılar. Örneğin Piano’nun da yaşadığı Avrupa’nın birçok ülkesinde bu kurallar oldukça sert. Mimarinin bir sonraki nesli için de sürdürülebilirlik ve çevreci yapılar bir alışkanlık haline gelecek. Mimarlık okullarında yeşili tasarımla nasıl birleştireceklerini öğreniyorlar. Üstelik bu yeni nesilden bazıları çok daha etkin ekolojik çözümlerin mucitleri olacak. ABD Yeşil Bina Konseyi önerdiği standartları genişletmeye devam ediyor: Kişisel araçlara duyulan ihtiyaç yerine toplu taşımayı tercih etme, Kaliforniya Bilim Akademisi’nin sürdürülebilirlik konusundaki temel ilkelerinden olarak, belirli bir çevreye uygulandıkça övgü topluyor. Müzenin LEED’de platin sınıfında derece yapması, bu sayede ABD’nin en yeşil müzesi unvanını alması bekleniyor. Bu başarıyı tasarımı övdüğümüz bu yazıda duyurmak zorunda kalmamayı dilerdim. Yeşil mimarinin keyfi değil de, her mimar ve müteahhitten zorunlu olarak talep edildiği bir geleceği dört gözle bekliyorum. O zaman hepimiz çenemizi kapatabiliriz. İşte o zaman, sürdürülebilir çevreci özellikler tesisat sistemleri kadar ilginç ve yağmur suyunun içeri akmasına izin vermeyecek bir çatı kadar gerekli sayılmaya başlayacaktır.

Yazı: Cathleen McGuigan (Daniel Stone’un katkılarıyla)
Kaynak: Newsweek Türkiye

2 Comments

  1. Yeşil binalarda enerji ve su tüketiminin azaltılması bile başlı başına önemli bir konu. Yeşil binalar, yeşil bitki örtüsü ve peyzajla görsel etki yaratmak ile sınırlı değil. Ulaşım ve motorlu araçlara gelince, ulaşım sektöründe yeşil oto, yeşil uçak, yeşil ulaşım anlayışları getirmeli. Yapı sektöründe yeşil binalar ile çevreci yaklaşımlar başlamış durumda eleştirilen taraflar da zaman içinde iyileştirilebilir.

  2. Bir kısım şeyler bana da göstermelik geliyor. Koskoca yapılaşmanın bir yeriden yeşiller çıkınca yeşil bina olur mu diyorum. Ancak buna ait bir duyarlılığın başlamasını ise olumlu addediyorum. Demek oluyor ki bu konu artık bir kalite sorunu. Bir niteliği ifade ediyor. Bu yönüyle gözden kaçırılmaması gerekir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir