Modernizm ölmüş olabilir, ancak 21. yüzyılda dünyanın yaşama, çalışma ve yönetme gibi konulara dair radikal ve yeni fikirlere ihtiyacı var.

Modernizmin, 15 Temmuz 1972, saat 15:32’de, bina yıkım uzmanlarınca St. Louis’deki Pruitt-Igoe konut projesinin altına koydukları bir seri dinamiti patlatmasıyla birlikte öldüğü söylenir. Aynı zamanda Dünya Ticaret Merkezi’ni de tasarlayan Minoru Yamasaki tarafından inşa edilen Pruitt-Igoe, Amerika’da ilk çıktığında, düşük gelirli insanların yaşayabileceği konutlar olarak selamlanmıştı. Pek çok sosyal konut örneğinde olduğu gibi, bu görüş doğruydu. Ancak çok geçmeden suç oranı, fareler ve yapının bozulması gibi etkenlerle bu projenin sonu gelmiş oldu.


Pruitt-Igoe konutlarının yıkılışı

Ancak modern mimarî ölmüş olsa dahi, üzerine yapılan tartışmalar –ya da bu tartışmaların bir kanadı– nihayete ermiş değil. Hâlâ kendilerini “modernist” olarak gören mimarlar bulunsa da, mimarînin kendisi pek çok “post”tan ve “izm”den geçti. Ancak Prens Charles’tan tutun, Notre Dame Mimarlık Okulu’ndaki neo klasisistlere kadar pek çok kişi, modernizmi eleştirmekten geri durmuyor. Bir nevi, canavarın ölmüş olduğunu kabul etmeye rağmen, bir daha asla geri dönmeyeceğini garantiye alma durumu herhalde… Her geçen sene, modernist mirasa karşı bir başka ses yükseliyor. Son olarak Nathan Glazer’ın “From a Cause to a Style: Modernist Architecture’s Encounter with the American City (Sebepten Sonuca: Modernist Mimarînin Amerikan Şehriyle İmtihanı)” isimli kitabı çıktı.


Glass House

Glazer’a göre, 20. yüzyıl Avrupa’sında, temiz çizgileri ve rasyonel yapılarıyla doğan modernizm, pek çok güzel binaya imza attı. Ancak sosyal bir teori olarak düşünüldüğünde, insanî değerlerin tüm süslere, seri üretime ve tekbiçimliliğe üstün geleceği tanısı, gerçek kent yaşamı içinde karşılığını bulamıyordu. Kritik bir anda, kibirli entelektüeller “iyi tasarım”a övgüler düzdüler, çevresel ve sosyal teorilerin bir araya getirilerek yaşama alanında büyük bir deneyim sağlanabileceğini söylediler. Ancak tıpkı en iyi savaş planları gibi, en iyi fikirler de, düşmanla ilk temasın sağlanmasının ardından yaşamaya devam edemiyordu. Bu düşmanlarsa; bürokratlar, politikacılar ve hatta buralarda yaşayacak olan insanlardı.

Tıpkı Glazer’ın dediği gibi: “Demokratik bir toplumda, mimar kendini bir ‘prens’ olarak görüyor olsa bile, kendisinde toplumu tekrardan yapılandıracak hakkı ya da gücü bulamamalıdır.” Modernizm bir anda ruhsuz ofis binalarının, fiyakalı müzelerin ve bürokrat evlerinin konusu oluverdi. Böylece, sebep, stili doğurmuş oldu.


Le Corbusier Merkezi, Zürih

Ancak Glazer’ın eleştirisi ölü doğmuş bir eleştiri, aynı zamanda argümanları da zamansız. 20. yüzyılda Avrupa’da ve Amerika’da, hızlı kentleşmeyle birlikte yeni fikirlere ve yapı biçimlerine ihtiyaç duyulmaya başlanmışken; bugün ise hızla gelişen dünyada bir “göçmenler” gerçeği göze çarpıyor. Birleşmiş Milletler’in “Dünya Şehirleri Raporu” şöyle diyor:

“2030 yılında dünya nüfusunun %80’ine tekabül eden 4 milyar kişi şehirlerde yaşayacak. 2015’te, hızla büyüyen kent nüfusuna kıyasla, kırsal nüfus azalmaya başlayacak. 2030 yılında, Asya ve Afrika şehirlerinde 2,66 milyar kişi yaşarken, kırsal kesimlerde 748 milyon kişi yaşayacak. Yoksulluk ve eşitsizlik pek çok şehrin ana karakteri olacak”


Fallingwater

Bu hızlı büyüme bize gösteriyor ki, insanlık 21. yüzyılda yaşama, çalışma ve yönetme konularında yeni ve radikal fikirlere çok fazla ihtiyaç duyacak. Acaba buradan yeni bir paradigma çıkabilir mi? Ve acaba bu paradigma Glazer’ın belagatli bir şekilde tanımladığı tuzakları aşabilir mi?

Mimarî anlamda, hâlen bir yüzyıl önce Avrupalı sanatçılar, mimarlar ve entelektüeller tarafından dillendirilen fikirlerin yarattığı bir dünyada yaşıyoruz. “Süs suçtur” ve “az, çoktur” diyen bu sanatçılar, şehrin yüzünü tamamen değiştiren tasarımlara imza attılar. Ancak Glazer şöyle diyor: “Basit tasarım, aynı zamanda kolayca yeniden üretilebilen biçimler anlamına geliyor. Zanaatkârlarca yapılmaktansa, fabrikalarda üretilen tasarımları destekliyor. Böylece konut masraflarını düşürerek, düşük gelirlileri de konutlandırmayı amaçlıyor.” Yeni teknolojileri, felsefeleri ve sosyal yaşam üzerine fikirleri kullanan modernistler, Dakka’dan Detroit’e kadar tüm dünyada kolayca yeniden yaratılabilecek biçimler yarattılar.

Ancak Glazer’ın cevabını vermediği konu, üzerine kapatmaya çalıştığı bir paradoks aynı zamanda. Mimarî ve kentsel tasarım modernizminin, statükonun çöküşüne ve geçmişi reddetmeye işaret edecek manifestolar üretebilmesi için kibirli olması gerekiyordu. “Modernizm sadece yeni bir stil değildi. Aynı zamanda tarihselliğe, süsçülüğe, fazlaca öne çıkarılan biçimlere karşı bir isyandı.”


Pompidou, Paris

Bu yeni sosyal görüş üzerinde anlaşılması ve metalaştırılması üzerine pek çok örnek veren Glazer, bu durumun başka türlü olup olamayacağına ya da başka bir zaman başka bir şeyler yapılıp yapılamayacağına dair bir şey söylemiyor. Pek tabii, bugün estetik konusunda yeni bir şey söylemek pek kolay değil, özellikle aşırı ticarîleşen çevreyi düşündüğümüzde durum böyle. Tasarım konusunda yeni fikirler oluştukça, bu fikir derhal yeni bir müze ya da deniz kenarında bulunan bir konuta uygulanıveriyor. Glazer ise, modernizmi “kendini satmış olmakla” suçluyor. Oysa bugün, her şey ve herkes kendisini koşulsuz satmış durumda.


‘Bizden’ bir örnek: Florya Deniz Köşkü

Tabii bu söylediklerimiz, dünyada genç mimarların ve tasarımcıların önümüzdeki 100 yılda nasıl yerlerde yaşayacağımıza dair fikirleri olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak Glazer’ın ürettiği paradokslar üzerine, bir de 21. yüzyılda çalışma şartlarının paradoksları ekleniyor: Teknoloji ve küresel kültür, fikirlerin değişimi konusunda sonsuz imkânlar sunuyor, ancak aynı zamanda bu fikirlerin manipüle edilmesine de önayak oluyor. Dünya, daha önce yeni fikirlere hiç bu kadar açık olmamıştı. O fikirleri pahalı stillere dönüştürmeye de pek tabii…

Kaynak: The Morning News
Çeviri: mimdap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir