CÜNEYT ÖZDEMİR
Haydar Aliyev Merkezi’nde adını ‘Göz zevki bayramı’ koyabileceğiniz ve nereye bakacağınızı şaşırdığınız ‘sadeliğin içindeki yalın zarafeti bulma oyunu’ ile saatlerinizi geçirebilirdiniz.
Aşk şiirlerini en güzel yazan şairin kayıp bir şiirini bulmuş gibi, az bulunan bir yemeği ilk kez tadıyormuş gibi, sevdiğiniz bir yazarın yeni romanını okuyormuş gibi gezdim Haydar Aliyev Merkezi’ni. Bakü’nün merkezi için Zaha Hadid Mimarlık Ofisi’nin tasarladığı bu bina Bakü’ye bir hediye olarak çizilmiş, inşa edilmiş ve sanki bilinmeyen bir gezegenden ışınlanarak şehrin ortasına indirilmişti. Zaman, mekânın içinde eriyor, merdivenler sizi bilmediğiniz diyarlara götürüyor, kafanızı nereye çevirseniz gözleriniz bir detayın içindeki ince düşünceye takılıyordu.
Binanın etrafında 360 derece yürümeye başladım. Bakü’nün kadim binalarına doğru yönelip onlara bilmedikleri bir dilde bir şeyler anlatan 8 katlı cam duvarın bir hopörlere benzeyen arka cephesinin neler söylediğini merak etmemek elde değildi. Yerden sanki Bakü’nün adıyla mühürlü rüzgârıyla göğe doğru yükselen bir kuşun kanadındaki tüyün hafifliğini andıran kavislerle attığım her adımda bina sessizce büyüyor veya küçülüyordu. Binanın önünde daha sonra mimarının ‘Nureyev kavisi’ adını verdiğini öğreneceğim kavisi gördüğümde, binanın ön cephesine böylesine yere teğet geçebilecek bir duvar yapabilmenin estetik bir meydan okuma olduğunu düşündüm. Haydar Aliyev Merkezi’nin etrafında geniş kavisler atarak dolaşırken mimarlıktan heykele, oradan peyzaja evrilen amorf bir yaratıcılığın karşısında zaman zaman şaşırdım. Havuzlar, merdivenler, basamaklar binanın etrafındaki geniş alandaki yeşilliğin ortasından binaya akan nehirlere benziyordu. Her biri bu halleri ile işlevlerinden farklı anlam taşıyan birer objeye dönüşmeyi başarmıştı.
Bina farklı açılardan gün içinde değişen gölgeniz gibi bir uzuyor bir kısalıyor, sanki kıpır kıpır hareket ediyordu.
Bir kabuğun kabartıları olarak gözüken çıkıntıların ters açıdan baktığınızda büyük cam duvarlar olduğunu anlıyordunuz.
Dışarıda yeterince dolaştığıma kanaat getirdikten sonra Haydar Aliyev Merkezi’nin içine girdim.
Duvarların ezberlediğimiz duvar olmadığı, ortada tek bir taşıyıcının görünmediği, görülen her şeyin akışkan bir sıvının aniden donmasını andırdığı bir sadelik bana hoş geldin diyordu. Beyaz, bembeyaz, hatta göz alıcı bir aydınlık insana müthiş bir arınmışlık ve huzur duygusu veriyordu.
Adını ‘Göz zevki bayramı’ koyabileceğiniz ve nereye bakacağınızı şaşırdığınız ‘sadeliğin içindeki yalın zarafeti bulma oyunu’ ile saatlerinizi geçirebilirdiniz. Böyle bir binanın içinde yürürken içinizde uyanan tek his şükretmekten başka bir şey olmuyordu.
Sadece o ana, orada bulunmanıza, hayata, Tanrı’ya, inandığınız bütün güzel şeylere şükrediyordunuz.
Kapıların üzerindeki düz formların aniden kabararak kapı koluna dönüşüp sonra yeniden yok olması, başlangıcı ve sonu yokmuş hissi veren duvarlar, duvarların üzerinde bedeninizdeki damarları andıran aydınlatma kanalları ile karşınızda basbayağı başka bir dünya duruyordu.
1000 kişilik oditoryumu bulup içine girdiğimde sadece bir kapı ile beyazdan kahverengi bir dünyaya, yarından düne geçiyormuş hissi oluşuyordu.
Ay üssü Alfa için inşa edilmiş bembeyaz bir kanyonun içinde dolaşırken kendimi bir anda henüz teknolojinin keşfedilmediği bir çağdaki mağarada bulmanın sersemliği içindeydim. Çağ değiştirsem de kusursuzluk değişmemişti. Üstelik sadece ahşabın doğal kahverengisi değil bu sefer ağacın geçmişinden taşığıdı mis gibi kokusu da salona girdiğinizde size ‘hoş geldin’ diyordu. Bu duygu size gayri ihtiyari salonun duvarlarından birine gidip Ankara’da Türk ustalarının elinden çıkmış ahşaba dokunmanızı söylüyordu. Tıpkı dışarıda yine Türk işçilerinin elinden çıkmış sentetik ve birbirine benzemeyen yapı kaplamalarına dokunduğunuz gibi dokunup hissetmenizi…
Mimarlık, gördüğünüz ‘şey’in kokusunu, dokunduğunuz anda sizde bıraktığı hissi ve en önemlisi müziğini de duyabildiğinizde tamamlanıyordu.

Bir dünyanın içinde bir başka dünya ancak böyle yaratılıyordu.
Haydar Aliyev Merkezi dünyanın en ünlü mimarlarından Zaha Hadid Ofisi tarafından yapılmış. Zaha Hadid, Irak kökenli İngiliz bir mimar. Merkezi Londra’da bulunan ofisinde 400 mimar dünyanın farklı bölgelerinde bu tür binalar yapıyorlar. Belki bugüne kadar bu bina ile ilgili Türk işçilerinin, tedarikçilerinin, müteahhitlerin isimlerini farklı haberlerde duymuş olabilirsiniz ancak Bakü’deki binanın mimarı da bir Türk. Adı Saffet Kaya Bekiroğlu. Kuzey Kıbrıs’tan çıkıp dünyaca ünlü bir başka mimar Frank Gehry Ofisi’nde 6 yıl geçirdikten sonra Zaha Hadid’in ofisine girmiş. Bu projeyi o çizmiş ve hayata geçirmiş. Bana binanın mimari olarak geçmişini anlatırken çocuğunu evlendiren heyecanlı bir ebeveyn gibiydi. Kendisini bu başarısından dolayı kutladım.
Bakü’deki Haydar Aliyev Merkezi bizlere mimarlığın sadece şehirler için değil hayatlarımız için ne anlama geldiğini özetleyen bir simge yapı. Şehirlerimizin ‘İnşaat ya resulullah!’ mottosu ile darmaduman edildiği kentsel dönüşüm mevsiminde mimarinin önemini hatırlatan bir uyarı düdüğüne benziyor.
Elbette duyabilene…
Kaynak: Radikal
Haydar Aliyev kompleksinin yapım hikayesini içeren mimdap’ta daha önce yayınlanan yazımız…
https://mimdap.org/?p=49543





1 Yorum
Ferda Çetinkoz
Her ülke bu kadar prestijli bir kültür merkezi olsun ister bence. Azerbeycan’ın daha gideceği çok yol var ama star mimardan tasarım alacak kadar işi öğrenmiş.