28 Eylül Cuma günü yapılan, Mimarlar Odası’nın düzenlediği, başlığı “Metropoller ve Mimarlık” olan, yöneticiliğini Doğan Hasol’un yaptığı panelde, Mücella Yapıcı, Prof Dr. İhsan Bilgin, Doç Dr. Asuman Türkün ve Dr. Besime Şen yer aldı.

 

Mücella Yapıcı, genel anlamda “küresel kapitalizm” sürecinde kentlerin birbirine daha da çok benzemeye başlayan metropollerden bahsederken, bir yandan da İMP’nin yapmış olduğu 1/100000 ve 1/25000’lik planlara değindi.

 

 

Metropolleşmeye coğrafi bir açılım getiren Yapıcı’nın ardından çıkan İhsan Bilgin, metropole tarihi bir boyutu da ekleyerek anlatmaya çalışırken, küreselleşme sürecine de değindi. Doç. Dr. Asuman Türkün ise, “Mimarların ve plancıların kendini fiziksel mekânla sınırlama lüksü yok.” Diyerek, panele toplumsal boyutu kattı. Besime Şen ise, İstanbul’un ekonomik gelişimini 3 önemli soru üzerinden tartıştı. Sorulardan birincisi; “İstanbul metropolünün ekonomik gelişme yönü, nitelikli bir sosyal yaşam ve fiziksel çevre oluşturulmasını sağlar mı?” ikincisi, “İstanbul’un ekonomik potansiyelleri kimlere ne olanaklar sağlar?” üçüncüsü ise, “Önerilen ekonomi politiğin kentin geleceğine etkisi ne?” oldu.

 

 

Metropolleşme ve Mimarlık Paneli: Prof. Dr. İhsan Bilgin’in sunuşu

 

 

“Hangi konu üzerinde konuşuyorsak konuşalım, olabildiğince geniş bir yerden bakmakta yarar vardır. Bu geniş yer, hem coğrafi, hem de tarihi olarak geniş bir yer olmalıdır. O sebeple, bir önce, coğrafi olarak perspektifimizi genişleten sunumun ardından, biraz da tarihsel olarak alanımızı genişletmeye çalışacağım.” şeklinde sunuşuna başlayan Bilgin, kapitalist ve küresel sistemin dinamiklerinin geçmişe dayandığından bahsederek, Dünya’daki “hız” üzerine vurgu yaptı.

 

 

 

Bu hızın önünde kimse duramaz:

 



“Dünya’da dolaşımda olan sermaye sürekli artıyor ve çok da hızlı bir şekilde dolaşıyor. Bu hızın önünde durabilecek bir şey yok. Marx’ın da dediği gibi, bu sistem ancak kendi kendisinin önünde durabilir. Nitekim sürekli krizlere giriyor. Ancak, son 150 yıl içerisinde 3 kere krize girdi ve hepsinden de çıktı. Üstelik, bu krizlerden birinden çıkmakta olduğu dönemin de içerisinde bulunuyoruz. Yine krizlere girecek ve çıkacaktır.”

 

 

 

 

Tüm kültürler bu akışlara kapılmış, bir dönüşüm içerisinde:

 



“Tüm kültürlerden bahsediyorum, sadece mimarlığın yaratmış olduğu kültürden değil. Müzikten, resimden… Kültürün aslında bir tür endüstriye dönüşmedikçe bu akışın içerisinde yeri yok. Kültür endüstrisine dönüştüğü yerde de, o bizim bildiğimiz 18., 19. yüzyılın kültürü olmuyor, başka şey oluyor. Ben de asıl ona hayret ediyorum, hala nasıl oluyor da Kant ve Hegel baskıları yapılıyor, nasıl oluyor da Bach gibi bir adam hala dinleniyor bu dünyada? Demek bir izi mutlaka kalıyor, üzerinden silindirle geçilmiş olsa da, bir kenarlarda duruyor.”

 

 

Mimarlığı da köklü, geleneği çok eskilere dayanan bir kültür olarak ele alan Bilgin, onun da diğer kültürler gibi çeşitli değerlere, alışkanlıklara dayandığını, bu yüzden de kimsenin köklü alışkanlıklardan vazgeçmeyi kolay kolay istemeyeceğini belirtti. Bununla beraber Bilgin, insanların bir yandan biz eski alışkanlıklarından, sakin hayatlarından vazgeçmek istemezken, diğer yandan büyük bir silindirin onlara doğru geldiğini, dünyanın hızı ve akışı içerisine girmek zorunda kalındığını anlattı. Bilgin’e göre, bu durum bu kadar bireysel de değil. Meslekler de bir tür mücadele içerisinde. O halde, mimarlık için ortada, cevabı az çok belli iki soru kalıyor: “Mimarlık bu küresel akışlar içerisinde değişecek mi? Değişmeyecek mi? Yani eskiden olduğu gibi eski bina yapma işinde davam mı edecek? Yoksa bütün bu değişme içinde kendine bir yer mi arayacak?”

 

Mimarlık da değişecek:

 

 

”Sanırım sorduğum sorulardan ikincisi geçerli olacak. Mimarlık da değişecek, değişiyor da. Peki değişecekse nasıl değişecek? Bu akışlara uyum mu sağlayacak, bu bir uyum değişimi mi olacak, yoksa mimarlık daha eleştirel ve mesafeli bir yerde mi duracak? Bütün mesele burada aslında. Tam bu noktada şu uyarıları yapmak istiyorum; birincisi, bu gelişmeler çok yeniymiş gibi, ikincisi, bu gelişmeler yalnızca bizim yakın çevremizde oluyormuş gibi düşünürsek, hiçbir zaman bu değişimleri anlayamayız, bunların karşısında eleştirel pozisyon alamayız. Hatta, onların değişmesine ön ayak bile oluruz. Ben Mücella Yapıcı’nın sorduğu soruyu başka yönünden soracağım, örneğin Frank Gehry’nin, Zaha Hadid’in yaptığı bir işin eleştirel bir pozisyonu var mı? Bunlar yalnızca sisteme uyum mu sağlıyorlar, yoksa, eleştirel bir pozisyon alıyorlar mı? Bunları tartışmak gerekir. Aslında bu konuda çok kesin cevaplar veremeyiz. Biri dünyanın başına bela olmak için gelmiş, diğeri başka bir şey için gelmiş değildir. Çok birbirinin içinde pozisyonları vardır bunların. Buna rağmen eleştirel yanı yüksek çalışmalar da var.

 

 

 

 

Bu yaz proje için Chicago’ya gittik, son gün de Gehry2nin yapmış olduğu Millenium Park’ı görecektik. Gehry’nin yaptığı işleri de pek sevmediğim için, çok da merak etmedim parkı. Ama parka gittiğimde ise, doğrusu utandım, çünkü Gehry’nin en ilginç işlerinden biriyle karşılaştım. Yine o buruşturulmuş kağıt benzeri bir yapısı olmasına rağmen, öyle bir bağlamda duruyordu, öyle bir kamusal alan işlevini harekete geçirmişti ki, doğrusu inanamadım. Küresel kapitalizmin bugünkü işleyişi içerisindeki hiçbir şey orada yoktu. Ahşap bir konser salonu, salon önünde oturma birimleri ve oturma birimlerinin arkasında da büyük bir çim amfi vardı. Gündüz, orada bir konser provası yapılıyordu ve zengin, fakir herkes durup, o provayı dinliyordu. Küresel kapitalist mi, değil mi, kimin kim olduğu bir anda unutulmuştu orada. Geceleri de herkes şarabını alıp yerlere yayıyor ve konser izliyor. Ortam, sonunda bir şey elde edilmek için değil, kendiliğinden, bir amacı olmayan bir ortamdı. Gidiyorsunuz, konser izliyorsunuz, dönüyorsunuz. Biz şöyle düşünmeyelim, biz bu dünyada bir şekilde yaşayacaksak, bu dünyaya bir tepki vereceksek, en azından insan onurunu göz önünde bulunduracaksak bir eleştirel pozisyon almamız gerekiyor. Otomatiğe bağlamamamız gerekiyor. Örneğin “çarpık kentleşme” sözü var. Sürekli kullanılıyor. Bir anlamda doğru bir söz, çünkü bizler birer mimarız ve önemli mimarları öğreniyoruz derslerde, pek tabii onların çizgilerini göremediğimizde de bize mimari “çarpık” geliyor. Ama sürekli çarpık dersek, gerçekle aramıza çok büyük bir mesafe giriyor. Her insan ve meslek, doğal olarak o gerçeklik içerisinde hareket ediyor. Dolayısıyla, kendimizi dışlamak anlamında “çarpık” demek yerine daha ince gözlemler yapabiliriz.”

 

 

Bir metropolü gözlemek, bazı tuhaf bir araya gelişleri de gözlemlemek gerek:

 

 

 

“Mimarlık bir kültürün taşıyıcısı. Biz o kültürün devamıyız. Bazı formlar ve normlarla yetiştiriliyoruz. Çok zorlu bir görev bekliyor burada bizi, hem bu kültürel değerleri koruyacağız, hem de küresel akışların içerisine dalacağız. “Küresel kapitalizm geldi, öteki gitti.” gibi konularla ilgilenmenin bir gereği yok. Küresel kapitalizmden daha gerçek bir şey mi var?”

 

 

 

 

Ezber bozmak gerek!

 

 

Konuşmanın sonlarına doğru salondan gelen bir müdahalede, İhsan Bilgin’in küresel kapitalizm savunucularını “kardeşlerimiz” olarak gördüğü iddia edildi. Ancak bu iddiaya karşılık Bilgin konuşmasını şu şekilde tamamladı:

 

 

“Ben ihtimamla kardeşlerimiz lafını kullanmadım. Ama sanıyorum, sizi anlıyorum ki, bir an önce ‘onlar bizim düşmanımız’ diyerek kurtulmaktan yanasınız. Tam da sizin bu algınıza karşı konuşmaya çalışıyorum. Tabii bir yere kadar. Çok teşekkür ederim.”

 

 

Kaynak: mimdap

9 Comments

  1. Küreselleşmenin tartışılması ama artık bir yönelimin belirlenmesi lazım. Her konunun başında uzun uzun bu bahsin yeniden öğrenilircesine ele alınması fazladan bir tekrarı meydana getiriyor. Şimdi vazife, küresel dünyada nasıl yer alındığının tam olarak ifadelendirilmesi, her kesimin kenine ait duruşu hamasi nutuklara bezemeden hepimizin görebileceği şekilde göstermesidir.

  2. Ben bu toplantıya katılmadım ve “mimarlık politikasına” katkı sunamadım. (Biraz kederliyim) İhsan Bilgin sunumu ve burada yazılanları okuduğumda kaleyi savunanlarla İ. Bilgin’in başının derde girdiğini görüyorum. Ama bu Bilgin’in başının ilk derde girişi değildir herhalde. O günün katılımcı profiline baktığımda İ. Bilgin zaten ‘cennete’ gidemezmiş. Mimar odası bu kadar ‘uyumlu’ profilin içine Bilgin’i zaten aykırı birşeyler söylesin (fakat çok da rahat kalmasın) diye çağırmış olabilir.

  3. Doğrusu anlamıyorum. Mimarlıkla ilgli olduğu belirtilen politika bile dünya, Türkiye, ekonomi tahlillerini bir türlü aşamıyor. Hadi diyelim küresel kapitalizmin ne olduğunu hepimiz aynı şekilde anladık. Sonra ne yapacağız gerçekten?

  4. Mimarlık politikasının enine boyuna konuşulmasını, bu konuşmadan önce mimarlık ortamını meydana getiren bileşenlerin bu sorunu düşünmeye başlamasını ve bu düşüncelerin birleştirildiği bir platform sağlanmasını hep istedim. Bir ölçüde bunu Mimarlar Odası’da politika giriş metninde başlangıç olarak arzu etmiş olabilir. Ancak benim son yapılan toplantıdaki gözlemim, daha çok oda temsilciliklerinin yöneticilerinden oluşan ‘kalabalık’ dışında ciddi bir yaygınlığa ulaşılamadığıdır.

    Diğer bir önemli konu da, özellikle küreselleşme başlığı altında yoğunlaşmış gibi görünen anlama-anlaşma zeminin soyut ve güncel hayata dokunmayacak bir yerden, mimarlıkla işişkisi aranmadan yapılmasıdır. Burada oda yöneticisi ve çalışanlarının ‘iddialı’ tutum ve sözleri dışında elle tutulur bir şey görebilmek de mümkün değildi gerçekten.

    Kimseye haksızlık etmeyelim, yapılan işlerin zorluğunu da görelim. Ancak, daha çok yönetim ve onların derlediği akademik topluluk içinden politika metni bulmaya çalışmak son derce yetersiz görünmektedir. Dolayısıyla eksikliği fazla tekrarlamadan özetleyelim: Bu işin tartışılması bu kapsam ve içerikte yapılarak tamamlanamaz.

    İhsan Bilgin’in sunumunda ise reel gerçekliklerin altının çizlimesi, küresel etkilere ve onun getirdiklerine karşı mücadelede incelikli bir değerlendirme yapılması gerektiği açılımına katılıyorum. Sayın Bilgin’in “dayanışmacı planlama- dayanışmacı mimarlık” kavramlarının aslında enternasyonalist bir geleneğe ait olması gerektiğini belirtmesi, küreselliğin reddediyorum demekle değil ona karşı somut tutumlar alınmasıyla gerçekleşebileceğini söylemesi sanırım hem akılda kalıcı hem de doğru yönleri işaret eden tutumdu. Fakat bu sunum, toplantıda biraz “ince” kaldı ve muhtelif anlamama-anlaşılmama darbelerine uğradı.

    Küreselleşme ve onun getirdiklerine karşı olma sloganını kalın harflerle söylemek dışında ve bunu daha usturuplu bir biçimde ifade edenleri az bulup, “tam karşı çıkıtığını” söyletmeye çalışmak gayretlerini gösterenler son birkaç yıldır dünyadaki neredeyse bütün yasal-yönetsel hükümleri mimarlık dünyasına adapte etmekte olduklarına dikkat etmelidirler. Bu açıdan son yıllarda getirilen yeniliklerin bir tartışması biliyoruz ki yapılmamıştır.

    Epeyce konuşulacak, yazılacak ve dolayısıyla tartışılacak şey var gerçekten….

  5. Toplantının en büyük eksiği, toplumla bağ kuramamış olmasıydı. Aslında pek çok oda aktivitesinde maalesef bu sıkıntıyı yaşıyoruz. Sıkıntıyı yaşayan yalnızca mimarlar odası da değil tabii.

    Pek çok araştırma, sempozyum, panel…vs. düzenleniyor, ancak bunların hiçbirinde konuşulan dil ile toplumun dili örtüştürülemiyor maalesef. Bundan sonrası için daha içeriden, daha içeriden etkinlikler düzenlemeyi ummalı, hatta ummanın ötesine geçip, sürekli yapılan analizleri aşan çalışmalar yapmayı organize etmeliyiz.

    En büyük eksiğimiz toplumla ilişki kuramamamızdır. Bu “mimarlık politikası” tartışması da, böylesi ilişkileri kurma konusunda epeyce yol kat etmeli gibi görünüyor. Daha yapacak çok iş var gerçekten de…

  6. Bir “durum tespiti” yapmak açısından son derece yararlı bir toplantıydı, orası kesin.

    Ancak şöyle de bir gerçek var ki; bir süre sonra tüm bu sempozyumların, buluşmaların, sorun tespitlerinin durup dayandığı şey o sorunu tespit etmek, ancak çözüm arayışı konusunda herhangi bir öneri getirmemeye saplanıp kalıyor.

    Sempozyumlarda, akademik anlamda muazzam bir bilgi üretiliyor (ki bunu evimdeki tuğla kalınlığında TMMOB sempozyumu kitaplarından görebiliyorum). Ancak çözüme dair toplumla içiçe bir çözüm önerisi hiçbir zaman gelmiyor.

    O sebepten İhsan Bilgin’in sunumunu en pratiğe ve çözüme yakın sunum olarak görüyorum. Diğerleri de son derece yetkin tespitler olmasına rağmen, günün sonunda elimizde kalan “Küreselleşme gerçekten çok kötü bir şeydir”in ötesine geçemedi malesef.

    Mimarların, elbet bir gün tespit ettikleri sorunlara toplumla birlikte çözüm aramaya başlayacağına olan inancımı korumaya devam etmek istiyorum. Elbet bir gün, toplumsal alan, bu son derece politik alanı sıkıştıracak ve eşitlikçi, özgürlükçü bir mimarlık ve şehircilik anlayışına doğru adım adım gidecektir.

    En azından buna inanmaya devam edeyim…

  7. Sonunda “mimarlık politikasının” tartışılmasının geldiği yer, bundan sonra umutluyuz, daha yapacak çok toplantımız var, ancak bundan sonra bir politika yazılımına gireceğiz… şeklinde biçimlendi.

    Şimdiye kadar yapılan “kent toplantılarının” bu konunun akademisyenler nezdinde alt yapısını kurmaya yönelik olduğu anlaşıldı. Daha sonra Y. Gürsel ve başka konuşmacıların salondan itiraz ettikleri gibi, toplantıların istişari bir nitelik taşıması yanında POLİTİKA oluşturma yanının zayıflığı vurgulandı.

    Temel olarak küreselleşmeyi kavrayış ve ona karşı konum alışta kitlenen tartışmalarda oda cenahının somut bir karşı duruş figürü tarif etmedikleri görülse de yüksek sesle KARŞI olduklarını tekrarlamaları dikkati çekti.

  8. Mimarlık politikasını tartışmak ve bir forum ortamında değerlendirmek için orada bulunduğumuz toplantıda akılda kalıcı bir kaç sunumdan birini İ. Bilgin yaptı. Küreselleşme olgusunu yasaklar-tabular ekseninden konuşma düzlemine çektiğinde tabiki gözler ona döndü ve “hakketiği” müdahaleleri salondan ve ondan sonra konuşan Asuman Türkün, ve daha sonra Mücella Yapıcı dan gördü. Küreselleşme eşittir kötü birşey sadeliğinden daha fazla birşey söylenmesini ayıplayanların arasında birşeyler konuşmak çok zormuş meğerse. Bir daha gördük.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir