“Kenti insanların elinden çalan; soylulaştırılmış binalarıyla yoksulları kent merkezlerinden kovan, retro, neşeli ve oyuncu tasarımlarıyla bugünün mimarları neler yapıyorlar?”

Bana göre, kentsel talanın istisnasız en göze batan örneği, Mecidiyeköy’de, Ali Sami Yen Stadyumu’nun alanında yükselen Quasar adındaki binalar takımıdır. Binaların, plazaların ve E-5 viyadüklerinin arasında, yeşile ve kamusal alana en uygun alanlardan biri olarak bölgedeki nefes alınabilecek tek hücre, toplumun ¬A+ olarak adlandırılan üst sınıflarına konut olarak tahsis edilmiş bulunuyor. Böylece, stadyum gibi kamusal bir alanın yerine yine kamusal bir çözüm düşünmek gerekirken; yeşile uygun tek alan yine üst sınıflara kaymış oluyor. Bu duruma pes dememek elde değil. Belki haberiniz vardır; geçtiğimiz günlerde basına yansıyan haberlere göre, bu inşaat faaliyeti iptal edilme olasılığıyla karşı karşıya.
Quasar, aynı zamanda, mimarlığın son dönemde parlayan yıldızı Emre Arolat’ın imzasını taşıyordu. İstanbul hızla betonlaşırken, rant üstüne rant savaşı verilirken, birçok önemli projede bu mimarın adını görmek bizleri artık şaşırtmıyor. Zincirlikuyu’daki devasa Zorlu Center da yine aynı mimara ait. Son yılların en star mimarı kuşkusuz o. En son minimalist tavrıyla büyük ilgi gören, hatta Cüneyt Özdemir’e göre “ateistlere bile iki rekat kıldıracak zen huzuru” olan Sancaktar Camii’yle Dünya Mimarlık ödüllerinden birini daha kapmış oldu. Ağa Han Ödülü’nü de alan Arolat’ın Minicity Model Parkı projesi, 2005 yılında, Mies van der Rohe Avrupa Ödülleri kapsamında seçilmiş projeler arasında yer almıştı. Arolat, 2004 yılında “Proje” dalında, 2002 yılında “Yapı” ve “Proje” dallarında, 1992 yılında da “Yapı” dalında olmak üzere toplam 4 adet Ulusal Mimarlık Ödülü, 2000 yılında ise Tepe Mimarlık Kültürü Vakfı’nın “Mimarlıkta Yeni Arayışlar Ödülü”nü kazanmıştı.
Akla şu soru gelmiyor değil: Kentin elden gitmesi, sermayenin bu alanı yutmaya çalışması ve Gezi’yle ortaya çıkan kentsel direniş tartışılırken; örneğin Emre Arolat gibi yaratıcı mimarlar neden tartışılmıyor? Bana göre, bu kent elimizden alınırken Arolat’ın yaratıcı çizgileri bir dönem için iyi bir belge olacaktır. Bu mimarlar hiç mi tartışılmayacak? Girişim özgürlüğü ya da işin sahibi başkaydı mazeretiyle savuşturucaklar mı?
Kent, büyük bir hızla kamusal olandan çalınıp, sermayenin boyunduruğuna girerken tuhaftır ki mimarlığın kendisini tartışmıyoruz bile. Özellikle de TMMOB’un bu ülkedeki nadir siyasal odaklardan biri olduğu, hatta bazen bir siyasal partiden bile daha etkili olduğu bir dönemde, mimarlığın kendisini tartışmak sadece meslek yayınlarının çerçevesinde kalıyor. Beton, rant, soylulaştırma ve AKP ilişkisi, mimarlığı tekrar düşünmek için bizlere acil sinyaller veriyor. 1830’lu yıllardan itibaren içine girdiğimiz ve bir dalga olarak “sanatta modernizm” dediğimiz dönemin, bir tarafıyla mimariyi tartışarak ivmelendiğini unutmayalım. Ortalığı rokokonun ve Art Nouveau’nun dekadans estetiğinin kapladığı bir dönemde Adolf Loos gibi mimarlar, “Suç ve Bezeme” [Ornament and Crime] manifestosuyla süse savaş açıp; akılcı, kamusal, kolay ve seri üretilebilir bir mimarlığı öneriyorlardı. Saray ve imparatorlukların kıvrımlı, yaldızlı ve şaşaalı saraylarına karşı, sade, minimalist ve kullanılabilir binalar tasarlıyorlardı. Loos’un süs ve bezemeyi suçla ilişkilendirmesi, çöküş içindeki aristokrasi ve krallıklara karşı sosyalist ütopyacı bir ton taşıyordu. Yine modern mimarinin babalarından Le Corbusier’nin, evi bir makine gibi ele alıp, sade küplerle büyük sosyal konutlar düşündüğü dönemdeki kaygısı da önemli ölçüde toplumsaldı. Ondan Ludwig Mies van der Rohe’ye, “az çoktur” büyük bir inşaa faaliyetinin sloganına dönüşmüş, sıfırdan kentler tasarlamıştı. Genelde modern mimariden postmodern mimariye geçişteki temel fark, devletten şirkete kayış olarak görülür. Birinci ve İkinci Dünya Savaş’ından sonra mimarlığı, devletlerin büyük seferberlikleri ve sosyal konut ihtiyacı belirlerken; 1980’den sonra şirketlerin belirlediği önemli bir dönüşümden söz ediyoruz. Tam da aynı aralıkta Le Corbusier mimarisinin despotluğu ve sıkıcılığı üzerine yoğunlaşan literatürü de bu anlamda düşünmek gerekiyor. 1990’lı yıllarda küresel şirketlerin merkezleri Gehry’nin kıvrımlı ve buruşuk, Zaha Hadid’in akıcı ve transparan tasarımlarıyla cilalanırken, modern mimarlar tu kaka ediliyor; eski Sovyet toplu konutlarıyla güncel sanatta tiye alınıyorlardı. Evet 1960’ların sonunda itibaren Venturi’nin “Las Vegas’tan Öğrenmek” önerisiyle postmodern mimarlık oyunu, neşeyi, süsü, işlevsizliği mimariye buyur etmeyi tekrar öğrendi. Le Corbusier’den Oscar Niemeyer’e birçok öncü mimar, bugün sıkıcı, rutin ve kübik görünseler de paylaşımcı ve kamusal tasarımlarıyla kamusal bir mimariyi gözetiyorlardı. Ya bugünün mimarisi? Kenti insanların elinden çalan; soylulaştırılmış binalarıyla yoksulları kent merkezlerinden kovan, retro, neşeli ve oyuncu tasarımlarıyla bugünün mimarları neler yapıyorlar?

Tasarım ve Suç adlı kitabında Hal Foster, neo-liberalizmin tasarıma nasıl eklemlendiğini; hatta dev bir tasarımcı sınıf yarattığını –Loos’un makalesine atıfla –sarsıcı bir şekilde gösteriyordu. Geçmişin eşitlikçi minimalizmi, bugün seçkin tınılar taşıyan bir tasarım suçuna dönüşmüştü.
Ben Mecidiyeköy’den Zincirlikuyu’ya giderken hep bu suçu düşünüyorum. Size de tavsiye ederim; çünkü başka bir mimarlık mutlaka gelecektir.
Kaynak: kriztik.blogspot.com.tr



5 Yorum
kenan zeren
Bıçak sırtı konularda çok rahat kelam etmek ne derece doğrudur bilemiyorum. Hele suç ve suçla tasarımı bir arada kullanmak sıkıntılı bana kalırsa. Bu yazıya burada verilen reaksiyonlarda bu kontrollü dikkatin vurgulandığını görüyorum.
Mehmet Turhan
Bu yazıyı yazmak zor iş gibi görünebilir ama belli bir ezberiniz varsa aslında çok “kolay”.
Kavramsallaştırmayı ve suç yüklemeyi “kişi” olarak mimarlıkla başlamanız bir dereceye kadar eleştiri alanı içinde tutarlı. Ancak kavramsallaştırma “tasarı ve suç” bağlamına alındığında ve “tasarım işi” suç gibi aslında bazen de evrensel formlardan gündelik sebeplerle oluşan bir nesnellikten uzak dışa vurmaya dönüşünce bence çuvallıyor.
Hani insan “orada bir dur” diyesi geliyor.
Mehmet Ali Usta
Tasarımı suç saymak, başarılı mimarı cezalandırmak, soyut bir koruma kavramını her türlü yaratıcılığın önüne koymanın sonuçlarını ülkemizde izlemek mümkün:
-Müteahitlerin kontroluna giren bir YAPI TASARIM SÜRECİ,
-Zayıflayan MİMARLARIN KONUMU,
-Tek bir kayde değer mimari üretimi olmayan bir zavallı ülke,
-Mimarlıkla hiçbir ilgisi olmayan kişilerin sömürü ve zenginleşme kaynağı olmuş bir meslek odası.
-Sadece lafta kalan, bu nedenle de fiilen toplumsal tepkileri emme işlevi gören bir korumacılık.
Doğru olan, tasarımın onurlandırılmasıdır. Bu durumda mimarlık öne çıkacak onun bir parçası olan korumacılık da güçlenecek ve müteahitlere yatırımcılara sermayeye karşı toplumun bir savunma aracına dönüşecektir.
Orçun Kuzey
Burası ince “ince” bir alan gerçekten. Tasarımı ve yapanı suçlu ve hatta “hain” haline getirip kestirme bir yol bulunabilir. Kanımca burada sözü edilen mimar gibi sürekli netameli konularla meşgul olan, sürekli metrekare artışlarıyla dev kütleler üreten, sürekli arızalı durumlar yaratanlar için bir çekince konabilir. Demek ki bu işleri seviyor, buradan nemalanıyor diye.
Fakat genelinde tasarım yapanı suçlu ilan etmek yerine başka bir mimarlığın yolunu gerçekten açacak özgürlükçü, tartışmaya açık, yok etme değil karşılıklı bilgilenme-etkilenme yolları olan bir kent demokrasisi yaratmak hedef olmalıdır.
Gerisi ah vah etmekle mimarına ve inşaatı dikene yuh çekmek arasında subjektif davranışlara girer.
Mehmet Ali Erkan
Tasarımın kendisi bir suç olamaz. Çünkü tasarım ile uygulama çok farklı iki alandır. Nasıl ki bir roman yazarı romanının konusu ne olursa olsun suçlu değildir, onun gibi bir mimar da tasarladığı bir projeden ötürü suçlu olmaz. Tasarım ne olursa olsun. Burada önemli olan Mimarı suçlu yapmak değil, toplumu kendisini savunmak için donatmaktır. Bizdeki sorun tasarımı özellikle mimarlığı bir piyasa işi zanneden mimarlar başta olmak üzere toplumun kendisin entelektüel zanneden bir kesimi tarafından bir suç olarak görülmesi. Halbuki tasarım üzerinde tartışılabilecek bir alan açar. Eğer tabi toplumun bir projeyi tartışabilecek örgütlülüğü ve bilinci var ise. Yoksa yassak hemşehrim ile ancak bu gün olan ortam ortaya çıkar.