Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nin düzenlediği Tarlabaşı Yenileme Paneli, 26 Haziran 2008 Perşembe günü, İTÜ Taşkışla Kampüsü’nde, aralarında Tarlabaşı sakinleri, Şehir Plancıları Odası temsilcileri, GAP İnşaat yetkilileri, Tarlabaşı Proje ekibi, akademisyenler, koruma kurulları yetkilileri, belediye temsilcileri ve öğrencilerin yer aldığı yaklaşık 200 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

Panel ŞPO İstanbul Şube Başkanı Erhan Demirdizen’in açılış konuşması ile başlayarak, ŞPO İkinci Başkanı Yrd Doç Dr. Pelin Pınar Özden, Yrd Doç Dr. Yıldız Salman, GAP İnşaat Genel Müdür Yardımcısı Nilgün Kıvırcık’ın konuşmalarının ardından, Asu Aksoy (Bilgi Üniversitesi), Prof. Dr. Hale Çıracı (İTÜ/İstanbul 2 Nolu KTVKBK Bşk. Yrd.), Doç. Dr. Zeynep Enlil (YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), Neşe Erdilek (Bilgi Üniversitesi/Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Bşk.), Cem Eriş (İBB Etüd ve Projeler Daire Başkanlığı Tarihi Çevreyi Koruma Müd.), Faruk Göksu (Tarlabaşı Projesi Uzlaşma Yöneticisi/Şehir Plancısı), Ahmet Gün (Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Sos. Yar. Der. Bşk.), Prof. Dr. Murat Güvenç (Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi/Tarih Vakfı Bşk.), Tayfun Kahraman (TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri), Av. Sait Karabulut (İstanbul 2 Nolu KTVKBS Üyesi), Nilgün Kıvırcık (Tarlabaşı Projesi Direktörü/GAP İnşaat Genel Müdür Yrd.), Kamuran Yıldırım (İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Bşk Yrd.), Bahar Şahin (Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Gülsün Tanyeli (ICOMOS), Prof. Dr. Alper Ünlü (İTÜ Mimarlık Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Binnur Öktem Ünsal (MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Hülya Yakar (TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi), Av. Ayşe Yazıcı (Mahalle Dernekleri Platformu), Prof. Dr. Sercan Yıldırım (Tarlabaşı Projesi Tasarım Danışmanı/Beykent Üniversitesi Mimarlık Bölüm Bşk.) ve İlhan Turan’ın (Beyoğlu Belediyesi Teknik Bşk Yrd.) katılımlarıyla gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantısı ve konukların sorularıyla sona erdi.
Açılış Konuşması ve Panelin Amacı – ŞPO İstanbul Şube Başkanı Erhan Demirdizen

Açılış konuşmasında Erhan Demirdizen şunları söyledi:
“Herşeyden önce, bu paneli yapmamızın nedeni, Tarlabaşı gibi tarihi mekanlardan alacağımız mesajlar var diye düşünüyor olmamızdır. Çünkü son yıllarda bize ilham veren eski mahallelerimizin bir takım müdahalelerle ya da kendiliğinden bir takım süreçlerle yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladığını ve bunların yerine hızlı bir siteleşme süreci yaşamaya başladığımızı üzülerek biz de gözlemliyoruz.
2004 yılında yapılan Koruma Yasası değişiklikleri bize göre, sit alanlarının korunmasının içerisine sosyal- ekonomik kalkınma kavramını, yenileme kavramını ve katılım kavramını getiren, korumayı sadece teknik bir konunun ötesine götüren değişikliklerdi. Ve İstanbul’un 2010’da Avrupa Kültür başkenti olma süreci de bu kapsamda bizim önümüze bazı ödevler koydu aslında. Bir taraftan İstanbul’un korunması gerekli kültürel ve tarihi varlıkları var. Ama bir yandan da kentin kalkınma ve gelişme ihtiyacı var. İşte aslında Avrupa Kültür Başkenti dokümanları İstanbul açısından bize bu görevleri bir anlamda vermiş oldu. Bunların birbirleriyle uzlaşma gereğini vermiş oldu. Dolayısıyla eğer kentin kalkınma ve gelişme ihtiyacıyla kentin korunması gerekli kültürel, doğal varlıklarının korunmasına, uzlaştırmaya kalkıyorsak, önünüze böyle bir hedef koyuyorsak ki bizim ulusal yasalarımız da, koruma yasamız da bu noktaya gelmiştir Türkiye’de, o zaman kaçınılmaz olarak korumayı, sadece bir teknik faaliyet olarak değil, aynı zamanda orada yaşayan insanlarla birlikte sağlama noktasına gelmiş oluyoruz.
Ancak TBMM, bu yasadaki bizi heyecanlandıran değişikliklerin üzerinden 11 ay geçtikten sonra, hala tartıştığımız, koruma tarihimiz açısından belirli bir yere oturmayan, planlama tarihimiz açısından ise hiçbir yere oturmayan 5366 sayılı yasayla karşı karşıya bıraktı bizi. Bu yasa, koruma kavramını maalesef çok gerilere itti, planlama kavramını maalesef ortadan kaldırdı, onun yerine planlaması, sosyal-ekonomik kalkınması, koruması, katılımı olmayan, sadece bina ölçeğinde yenileme ve kamulaştırması olan ‘sihirli bir yenileme kavramı‘nı önümüze getirdi. Daha Tarlabaşı, Sulukule, Fener-Balat gibi örnekleri karşımıza çıkmadan da teknik açıdan, planlama açısından, kent açısından hüsranla sonuçlanacak bir yasaydı. Çünkü sit alanlarını bir bütün olarak ele almaktan çok uzaktı. Tarihi alanlarımızın bundan sonra değerlendirebileceğimiz korunma ve gelişme fırsatlarını da bu tip uygulamalarla kaçırmakta olduğumuzu düşünüyorum.
Bu nedenle de bugün burada, Tarlabaşı’nda 5366 sayılı yasanın bize sunduğu ya da sunmadığı, önümüzü açan ya da kapatan olanaklar, fırsatlar, kısıtlar, sorunları enine boyuna tartışmak istiyoruz.”
5366 Sayılı Yıpranan Tarihi Ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerekkorunması Ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanunun Beyoğlu-Tarlabaşı’na Yansımaları – ŞPO İkinci Başkanı Yrd Doç Dr. Pelin Pınar Özden

Öncelikle 5366 sayılı yasadan kısaca bahsedip daha sonra da bu yasanın Beyoğlu ve özellikle Tarlabaşı bölgesine neler getirdiğine değineceğini belirten Yrd. Doç. Dr. Pelin Pınar Özden şöyle konuştu:
” 2000li yıllarla birlikte ülkemizde koruma ve yenileme gibi kavramların özellikle afetlerle ilgili olarak ön plana çıktığını görüyoruz. Bu sırada, projeci yaklaşıma yönelik yetki ve ölçek sorunlarının yasal tabanı çok hızlı bir biçimde ülke gündemi içinde çözülmeye çalışılırken, üst ölçekli planlamaya yönelik çalışmalarda ise son derece yavaş bir biçimde uygulamalar yapıldığını gördük. İşte bu nedenle, kamunun daha çabuk sonuç alabilmesi adına bu noktasal projeler daha fazla ön plana çıktı. Böylelikle de şu anda kentlerin gelişimi neredeyse tamamen noktasal projelerle yürür hale geldi. Bu durum her şeyden önce sürdürülebilir bir kentsel gelişim adına sıkıntılar yaratmakta. Ve kentlerde söz sahibi olan merkezi ve yerel yönetimlerin de bu tehlikeyi görmezden geldiklerini ve yatırımcı firmaların çok ilgisini çeken bu projelerin önünü hızla açmaya çalıştıklarını gördük.
2005 yılında hayata geçen ve çerçeve niteliğinde olan 5366 sayılı yasa beraberinde en başta bütüncül bir planlama anlayışından kopuk oluşu, yenileme ve dönüşümün sosyal ve ekonomik boyutlarından bağımsız olarak ele alışı, planlama sürecinin doğal bir parçası olmayı reddedişi, parçacıl ve noktasal çözümleri teşvik etmeyişi, koruma kanunuyla çok ilişkili olduğu halde ona referanslar vermeyişi, kentsel yenileme ilanının bilimsel kriterlere dayanmayışı, bu alanlara yönelik önceden alınmış koruma kararlarını göz ardı edişi, bölgeler özelinde yeni koruma kurulları oluşturması, uygulama yönünde gerekli araçları tanımlamaması gibi sakıncaları getirdi. Yine 2005 yılında, bugünkü tartışmaların da gündeminde olacağını tahmin ettiğim, kamusallaştırılan alanların tekrar satışını olanaklı kılan, belediyelerin arsa, konut ve işyeri üretimi, tahsisi, kiralama, satışına yönelik genel yönetmelik çıkarıldı.
Yasa, yenileme alanlarını içinde yer aldığı çevreye yönelik bütüncül planların içinde kara delikler açmakta. Tarlabaşı da burada özel bir örnek olarak ele alınabilir.
Kanunun bölgedeki sektörel yansımalarına bakarsak; Tarlabaşı Projesi, %71’i kiracı olan ve yapılan çalışmalarda burada yaşayan kiracıların Beyoğlu’ndaki sektörel gelişmeleri besleyen konularda çalıştığı bir alanda özellikle kiracıların bölgeden dışlanmasını öngörüyor. Bu, Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan eğlence sektörünü büyük oranda çökertebilecek bir karar.
Kanunun sosyo-ekonomik açıdan yansımalarına baktığımızda; yenileme ilkelerine baktığımız zaman, yenileme alanlarını olabildiğince kendi sakinleriyle yenilemeyi öngören bir çerçeveye sahip olması gerektiğini görürüz ancak 5366 bunu maalesef göz ardı ediyor. Projede bölge sakinlerinin burada yaşamalarını kolaylaştıracak bir takım uygulama araçlarının geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Örgütlenme ve katılım açısından baktığımızda; diğer koruma kurullarından farklı bir takım yenileme kurulları tanımlandığını ve bunun da yetki karmaşasına neden olacağını görüyoruz. Ayrıca yasa “ihtiyaç halinde”, üniversite, destek kuruluşları, sivil toplum örgütleri, kamu kurum ve kuruluşları ve muhtarlıkla danışma toplantıları yapılabileceğini belirtiyor. Bu da katılım süreçlerinin temel alınması gereken yenileme uygulamalarında bu olguyu keyfiyete bırakıyor.
Özetle Beyoğlu’ndaki gelişme projelerinin hayata geçirilebilmesi için, üst ölçekli planları ve bunların getireceği stratejileri beklemesi gerektiğini söylememiz gerekiyor. O alanı oluşturan sosyal yapının alanda yaşatılmasını öngören modeller geliştirilmesi gerekiyor.”
Beyoğlu’nun Tarihi Gelişimi – Yrd. Doç. Dr. Yıldız Salman

Konunun restorasyon kısmıyla ilgilendiğini belirten Salman, Beyoğlu’nun gelişimini hatırlatmak üzere bir sunum gerçekleştirdi:
“Göz ardı edilmiş ve yıpranmış olan Tarlabaşı bölgesi, İstiklal Caddesi bölgesiyle aslında bir bütün olarak aynı planlama evrelerinden geçmiş, aynı dönemlerde oluşmuş. Fetih sonrası dönemden başlarsak, Galata bölgesi bu dönemde ticaretle birlikte yoğun bir konut dokusuna sahipken, Galata’nın gelişimiyle birlikte Pera olarak bilinen bölge ise 19. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlamış. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bu bölgenin yurtdışıyla olan yakın ilişkileri, limandaki ticaretin ve buna bağlı olarak turizmin de hızlanmasıyla bölgeyi, İstanbul’un en hızlı gelişen ve kentin modern hayatının geçtiği yerlerinden biri haline getirmiş.
Bu dönemlerde belediyenin kurulmasıyla birlikte yapılmaya başlanan haritalarla bölgenin gelişmesini görebiliyoruz, bu sırada belediyenin özellikle dar ve çıkmaz sokaklar ve yaşanan yangınlara çare olması amacıyla yenilenen ve birbirini dik kesen sokaklar oluşturmaya başladığını da izleyebiliyoruz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren de şu anki Tarlabaşı Bulvarı’nı da içine alacak şekilde Taksim Meydanı’ndan Galatasaray’a kadar çeşitli ticaret ve turizm faaliyetlerinin geliştiğini de biliyoruz. Bu dönemde Tarlabaşı’nda aşağıya doğru konut dokusunun hızla büyüdüğünü görüyoruz.
Bölgede 1980lerin sonunda, birbiriyle tamamen bağlı bir yapıyı bir bıçakla ikiye kesen Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması, Tarlabaşı’nın çöküşündeki en büyük nedenlerden biri olmuş, bu önemli bağı koparmıştır.”
Tarlabaşı Yenileme Projesi – GAP İnşaat Genel Müdür Yardımcısı Nilgün Kıvırcık

Projenin yönetimin üstlenmiş olduğunu belirten GAP İnşaat Genel Müdür Yardımcısı Nilgün Kıvırcık, projeye dahil olmalarından itibaren yaşanan süreci özetledi:
“Biz projeyi sadece fiziki mekanın yenilenmesi olarak değil çok farklı açılımları olan bir süreç olarak gördük. Fiziksel Planlama, Uzlaşma Süreci ve Yönetimi, Sosyal Plan Oluşturulması ile Yeniden Yerleşme ve Yeniden Geliştirme, projenin temellerini oluşturmaktaydı. Nazım İmar Planı Taslak Çalışması kararlarını projeyi yaparken temel aldık. Fiziksel çöküşü durdurmak, tarihi çevrenin sürdürülebilirliğini sağlamak, ekonomik yaşamı canlandırmak, kentsel yaşam kalitesini arttırmak ve kültürel hayatı harekete geçirmek, katılımı sağlamak projenin hedeflerini oluşturdu. %77’sinin tescilli yapılardan oluştuğu bölgede Beyoğlu Belediyesi’nin de desteğiyle fiziki yapıya dair geniş bir envanter çalışması yapıldı. Aynı zamanda da sosyal yapı araştırması sürdürdük. Bu kapsamda tüm hanelerle birebir görüşmeler yapılarak aile reisinin sosyal güvencesi, kadın ve çocukların durumu ve kamu hizmetlerinden yararlanma oranları, eğitim bilgileri ve eğitim görmek istedikleri alanlarla ilgili bilgiler elde edilmeye çalışıldı ve bu çalışma halen devam etmekte.
Yenileme Projesi yaklaşımında öncelikle mevcut durum tespitinin ardından mimari avan proje hazırlandı. Bu süreçte danışma kurulumuz, mimari gruplar, belediye temsilcilerinin düzenli olarak katıldığı sayısız toplantı ve atölye düzenlendi. Proje koruma bölge kurula sunulduğunda da yine hocaların, UNESCO, ICOMOS, ŞPO ve MO temsilcilerinin katılımı ve eleştirileriyle, projenin yeniden şekillendirildiği toplantılar düzenlendi.
Proje Beyoğlu Belediyesi Hizmet Binası’nda da sergilenmekte.
Mülk sahiplerinin bölgede proje sonrası da yaşaması, projenin temel hedeflerinden biri olarak görüldü. İnşaatlar tamamlanıncaya kadar bu alanda yaşayan mal sahiplerinin tamamına kira yardımı yapılması, bölgede kiracı olarak yaşayanlar ve barınma hakkından yoksun kişiler için TOKİ konutlarından kurasız konut edinme hakkı verilmesi gibi projeler ile kapasite arttırma ve özel sertifika programları hazırlandı.
Mal sahipleriyle yer seçim amaçlı görüşmeler devam etmekte. Ticari alanda mülk sahibi olanlara yine bu alanlarda mülk edinme hakkı tanınması kararlaştırıldı. Küçük hisse sahipleri için de kademeli iyileştirilmeler yapılmasına karar verildi.
Hazırlanan avan proje şu anda hala bu salonda oturanların da yardımıyla gelişmeye açıktır.”
Yuvarlak Masa Toplantısı
Saat 15:30’da Bilgi Üniversitesi’nden Asu Aksoy’un koordinatörlüğünde, her konuşmacıya 4 dakikalık konuşma süresi verilmesi ile başlayan ve 20 konuşmacının yanı sıra oldukça geniş bir izleyici kitlesinin katılımıyla başlayan yuvarlak masa toplantısı, 18:30’a kadar sürdü.


Toplantıdaki hedefin, Tarlabaşı’na odaklanmak olduğunu ve bu sürede sırasıyla ŞPO temsilcileri, Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Derneği, Tarlabaşı Toplum Merkezi, Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi temsilcileri, koruma kurulları temsilcilerinin ardından da son olarak akademisyenlere söz vereceğini belirten koordinatör Asu Aksoy, genel çerçevesiyle Tarlabaşı’nda işleyen süreci özetleyerek sözü ŞPO İstanbul Şube Sekreteri Tayfun Kahraman’a verdi.
ŞPO İstanbul Şube Sekreteri Tayfun Kahraman:

Tarlabaşı Yenileme Projesinin öncelikle plan değil proje olduğunu belirterek söze başlayan Tayfun Kahraman, Beyoğlu’nun arkasında bulunan bütünü göz ardı eden ve küçücük bir alana odaklanan bu projenin, aslında bugün parçacıl ve parsel bazında planlar yapılan İstanbul’da, bu kapsamda mantıklı olduğunu ancak bu yaklaşımın en başta belirtilen plan halkasında kara delikler açtığını söyledi. Tarlabaşı gibi köhnemiş bir alanda bu projenin steril bir turizm bölgesi yaratmaya çalıştığını, içinde sosyal projelerin yer aldığı planların yapılmasının, bu sırada da kiracıların durumunun da göz ardı edilmemesinin daha doğru olacağını belirtti.
ŞPO İstanbul Şubesi’nden Yrd. Doç. Dr. Hülya Yakar:

Herkesin aslında aynı amaçla, yani çöküntü bölgelerinin düzeltilmesi amacıyla yola çıktığını ancak yanlış uygulamalarla sanki meslek alanları birbirine karışmış gibi bir ortam yaratıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Hülya Yakar, taraflar ve aktörlerin bir araya geldiklerinde temelde bir memnuniyet sorununun ortaya çıktığını söyledi. Üst ölçekli plan eksikliği, koruma amaçlı plan eksikliği ve de sosyal yapıya yönelik projelerin eksikliğinin, parçacıl projelerin başarısını azaltacağını da sözlerine ekledi.
Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Sos. Yar. Der. Bşk. Ahmet Gün:

Ahmet Gün, Tarlabaşı Yenileme Projesi’nin yenileme projesi mi yoksa rant projesi mi olduğunu tartışmak gerektiğini söyleyerek konuşmasına başladı. “Mal başkasının, yetki belediyenin” düşüncesinin burada yaşayanlara haksızlık olduğunu ve GAP İnşaat yetkililerinin aslında halkı da projenin parçası yapıp kârının küçük bir kısmından feragat ederek bu projeyi gerçekleştirebileceğini düşündüğünü söyledi. Sonuçta işgalci olmadıklarını, ya mülk sahibi ya da mülk sahiplerine kira ödeyen kiracılar olduklarını, bu nedenle de hak sahibi olduklarını da hatırlattı.
Bilgi Üniversitesi, Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Bşk. Neşe Erdilek:

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği olarak iki yıldır yaklaşık 40 gönüllü üniversite öğrencisiyle bölgede özellikle kadın ve çocukların kentte ayakta durabilmelerine yönelik çalışmalar yaptıklarını belirten Neşe Erdilek, bölgede daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden zorunlu göçle İstanbul’a gelip yerleşmek zorunda kalan ve başka yerde yaşama şansı olmayan halkın yaşadığını ve bölgenin iyileştirilmesi, yenilenmesi, sağlıklaştırılmasının herkesin, özellikle de yerel yönetimin görevi olduğunu söyledi. Erdilek, öncelikle kiracıların durumunun netleştirilmesi ve mağduriyetlerinin giderilmesinin çok önemli olduğunu, insanların bir yerden başka bir yere yollanmasının yeni toplumsal sorunları da beraberinde getireceğini belirtti.
Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Bahar Şahin:

Bahar Şahin Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği’nin kurulmasından önce, bölgedeki sorun alanlarını belirlemek amacıyla yapılan çalışmaları anlattı. %70’i olarak bilinen bölgenin kiracılarının 1980’lerden sonra köylerinin yakılması sonucu göç etmek zorunda kalan, önceki göçmenlere kıyasla daha zor durumda bulunan, bu nedenle de suçla birlikte anılan Kürtler, Romanlar, travestiler, yasa dışı göçmenler, mülteciler olduğunu belirten Şahin, bu insanların nereye gönderileceği ve yolculuklarının nereye kadar süreceği, nerede son bulacağı üzerine kafa yormak gerektiğini söyledi.
Beyoğlu Belediye Bşk. Yrd. İlhan Turan:

Herkesin Tarlabaşı’nın şu anki fiziki ve sosyal durumundan iyileştirilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyleyerek konuşmasına başlayan İlhan Turan, paneller ve sergiler sonucunda ortaya çıkan fikirlere açık olduklarını ve projenin önerilerle geliştirildiğini ve geliştirilmeye devam edildiğini söyledi. Turan, öncelikle mülk sahiplerinin projede yer almalarını istediklerini ve bu konudaki görüşmelerinin de devam ettiğini belirtti.
İBB Etüd ve Projeler Daire Başkanlığı Tarihi Çevreyi Koruma Müd. Cem Eriş:

Tarlabaşı’nın kentsel sitin önemli bir parçası olduğunu ancak hala koruma planının olmadığını hatırlatan Eriş, Beyoğlu Belediyesi’nin bu konudaki çalışmalarının sürdürüldüğünü söyleyerek benzer bir hususun 1995-2005 arasında farklı kurulların verdiği imarlarla Tarihi Yarımada için de yaşandığını belirtti. Yenileme alanlarının, koruma planı olan yerlerde, bu koruma planlarının süratle hayata geçirilmesi açısından son derece önemli olduğunu söyleyen Cem Eriş, yenileme avan projelerinin de sosyal sorunları çözmesi gerektiğini, bu amaçla da yetkili belediyelerin katılıma açık olması gerektiğini belirterek konuşmasını bitirdi.
İstanbul 2 Nolu KTVKBS Üyesi Avukat Sait Karabulut:

Sait Karabulut, tartışmanın 5366 sayılı yasanın sosyal ve ekonomik boyutu üzerinden sürdüğünü ancak yasanın yenileme alanını “suç mahalleleri ve güvenliğin yok olduğu, toplumu tehdit eden yerler” gerekçesiyle sunması nedeniyle bilinçli olarak bu konuları göz ardı ediyor olabileceğini söyledi. Bu kanunla adil ve doğru çalışmalar yapıldığı zaman kanunun gayet yeterli olduğuna dikkat çeken Karabulut, bu bölgelerin “sit alanı” olması nedeniyle koruma konusunun kural ve kaidelerine uygun biçimde ön plana alınması gerektiğini ancak sosyal boyut çok tartışılan bir konu olduğu için bu projede korumanın önüne geçtiğini belirtti. Beyoğlu Belediyesi örneğinde, koruma amaçlı imar planının temmuz ayı içerisinde teslim edilmemesi durumunda herhangi bir çalışmanın da yapılamayacağını da vurguladı.
İTÜ, İstanbul 2 Nolu KTVKBK Bşk. Yrd. Prof. Dr. Hale Çıracı:

Çok ciddi sorunları olan bir bölge olması nedeniyle, Beyoğlu Belediyesi içerisinde, Koruma planına en çok ihtiyaç duyan yerlerin başında geldiğini belirten Hale Çıracı, sürdürülebilir gelişme çerçevesinde iki tip yöntemle plan yapılabileceğini, bunların ilkinin bütüncül, tüm paydaşlarla ortaklaşa, çok geniş bir açıdan bakılan bir yöntemle olabileceğini, ancak burada çıkarılan yasa çerçevesinde belirli odak noktaları seçilerek fiziksel yenileşme ve ekonomik dinamizm ile çevreye yayılan bir iyileşme yöntemi belirlenmiş olduğunu söyledi. Tarlabaşının kapalı bir bölge olduğunu ve sorunları bulunduğunu kaydeden Çıracı, böyle bir düzenlemenin bölgede yapılmasının gerekliliğini vurguladı. Ancak çalışmanın sosyal adalet ve eşitlik konusunu dolaylı olarak ele aldığını ve toplumdaki sorunları farklı yerlere taşıdığını belirtti. Böyle projelerde koordinasyonun sağlanmasının da çok önemli olduğunun altını çizdi.
ICOMOS Temsilcisi Yrd. Doç. Dr. Gülsün Tanyeli:

Türkiye’de daha önce sorumluluğu belediyeye ait olan koruma alanlarına özellikle yeterli kaynak ayrılamadığı ve mülkiyet parçalanmışlığı sorunu öne çıktığı için koruma konusunda çok başarılı örnekler sergilenemediğini belirterek konuşmasına başlayan Tanyeli, Tarlabaşı gibi mülkiyeti çok belirli olmayan yerlerde 5366’nın uygun olduğunu ancak uygulamada sorunlarla karşılaşıldığını söyledi. Yine Tarlabaşı gibi hem insanını hem de kültür varlığını daha fazla kırmadan müdahale etmek gereken alanlarda varolan yapıları olduğu gibi koruyarak gelecek kuşaklara aktarmak gerektiğini ancak bu projede tarihi varlıklar olduğu gibi değil de istenildiği gibi yeniden inşa edildiğini, bunun koruma olmadığını söyledi.
YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Doç. Dr. Zeynep Enlil:

Yapılan işin yenileme değil koruma olması gerektiğini söyleyen Zeynep Enlil, “koruma” denildiğinde de neyin, nasıl ve kimin için korunacağının çok iyi belirlenmesi gerektiğini söyledi. Proje öncesinde yapılmış çalışmaların projeye yansımadığını dile getirerek, her kent için farklı yöntemlerin uygulanması gerektiğini ancak kendi içerisinde iyi bir örnek teşkil etmesi yönünden Bolonya örneğinin incelenmesinin önemli olduğunu belirtti.
Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi/Tarih Vakfı Bşk. Prof. Dr. Murat Güvenç:

Avrupa kentlerinin sanayileşme süreciyle oluşmaya başladığını ve bu süreçte de kent merkezini işçi sınıfının oluşturduğunu belirterek konuşmasına başlayan Murat Güvenç, güneye doğru gelindiğindeyse kent merkezinin varlıklı, soylu sınıflarla daha mütevazı sınıflar arasında paylaşıldığını, İstiklal Caddesi’nin de boğaza bakan tarafında açıkça beyaz yakalıların, diğer tarafındaysa 1950’lerden bu yana daha mütevazı sınıfların yaşadığını anlattı. İstanbul’da sorunun “soylulaştırma sorunu” olarak ifade edildiğini , ancak kentin coğrafi yapısının kent üzerindeki rant yapısını etkilediğini, burada ekonomik bir üstü örtülü çekişme yaşandığını, asıl dinamiğin ve tartışmanın buradan çıktığını, İstanbul’un bu nedenle kendine özgü morfolojisi içinde özel olarak ele alınması gerektiğini söyledi.
İTÜ Mimarlık Bölümü Prof. Dr. Alper Ünlü:

Proje alanının nasıl belirlendiğini sorgulayarak sözlerine başlayan ve projeyle suç sorununun yok edilemeyeceğini, orada yaşayanların dışlanmışlık duygusunun, yoksulluğu ortadan kaldırılamayacağını belirten Alper Ünlü, projelerin zaten yapıldığını ve bu panellerin birer tiyatro oyunundan öteye geçemediğine inandığını söyledi. Mevcut konutlar 50-60 metrekare iken projenin de bu yapıya uygun yapılıp yapılamayacağını ve göçün, marjinalliğin, yoksulluğun projede nasıl çözüldüğünü sordu.
Tarlabaşı Projesi Uzlaşma Yöneticisi, Şehir Plancısı Faruk Göksu:

Faruk Göksu, Beyoğlu Belediyesi, yatırımcı ve mülk sahiplerinin taraf olarak yer aldığı projede, bu tarafların uzlaşmasını ve projenin stratejik sosyal planını tarafların sahiplenmesini sağlamaya çalıştığını söyledi. Bölgedeki sorunların çözümü için herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini belirten Göksu, kentsel gelişmenin imar hakları üzerinden kurgulandığı bu ülkede ve çok farklı beklentilerin bulunduğu bu bölgede bireysel ve toplumsal çıkarı çakıştırmanın çok zor olduğunu, burada yaşayan insanların merkeze yakınlıklarının bir fırsat olduğunu anlattı. Projeyi, inşaat süresince yaşayanların geçici veya kalıcı olarak başka bir yere taşınacağı ve bir kısmının geri döneceği, gelir yaratma ve iyileştirme, sosyal gelişme ve bütünleşme, yerel örgütlenmenin sağlanacağı bir yeniden yerleştirme projesi olarak gördüğünü de söyledi. Projenin içine girmeden, çözüm önerileri sunmadan eleştirmenin fayda vermeyeceğini, toplumsal uzlaşı sağlamanın zor olduğunu ve kurum ve kuruluşların sorumluluk taşıması gerektiğini belirtti.
Mahalle Dernekleri Platformu Av. Ayşe Yazıcı:

Bu projenin sosyal bir proje olmadığı, aksine bir rant projesi olduğu düşüncesine katıldığını belirterek sözlerine başlayan Yazıcı, mahalle halkı ve STK’lara danışılmadan projeler ortaya atılmasına, uzlaşma olmazsa kamulaştırma yapılmasına, böylelikle en temel yasal haklardan biri olan barınma hakkının ihlaline dayandığını söylediği 5366 sayılı yasayı eleştirerek, belediyelerin de bu yasanın uygulamasında ticari bir şirket gibi davranıp projeleri “sadece gelir getiren” bir araç olarak görmelerini yanlış olarak değerlendirdi. Hem Tarlabaşı’nda hem de yenileme ya da dönüşüme konu olan diğer yerlerde yaşayan halkın, projelerin en başından itibaren esas alınması gerektiğini vurguladı.
İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Bşk Yrd. Kamuran Yıldırım:

5366 sayılı yasanın, tarihi ve kültürel alanların yenilenmesi ve kullanılarak korunması esasına dayandığı için bir dönüşüm yasası olmadığını belirten Kamuran Yıldırım, İstanbul Sit Alanları Yönetim Birimi olarak, üniversitelerin, STK’ların mahalle muhtarlıklarının, meslek odalarının ve yönetim kurumlarının içinde yer alacağı bir alan yönetim kurulu oluşturmaya çalıştıklarını ve bu kurulun doğuracağı sonuçların olumlu olması halinde, bunların da kentlere olumlu etkiler yaratacağını söyledi.
Tarlabaşı Projesi Tasarım Danışmanı/Beykent Üniversitesi Mimarlık Bölüm Bşk. Prof. Dr. Sercan Yıldırım:

Projenin önyargılı yaklaşılarak yeteri kadar dikkatli incelenmediğini düşündüğünü söyleyen Sercan Yıldırım, bu kadar büyük oranda yıpranmış bir bölgede tarihi dokunun değerinin de kalmadığını söyleyerek, yine de böyle bir tarihi alanda proje yapma cesareti gösteren mimarların başarılarının takdir edilmesi gerektiğini belirtti. Proje alanının sit olduğunu ama hem yapıların çok yıprandığını hem de tescilli yapıların iç ve dış olarak zaten büyük bölümünün tamamen değiştirildiğini ifade eden Yıldırım, iç kullanımların bugünkü fonksiyonlara adapte edildiğini, tescilli yapıların dış cephelerini de bütün çağdaş dünyadaki uygulamalar gibi bugüne taşıdıklarını ve koruduklarını ifade etti. Projede sokak dokusu ve cephelerin tamamen korunduğuna dikkati çeken Yıldırım, bazı adaların avludan girilişi eleştiriliyor ama bu düzenlemeler bir süreliğine ve güvenlik yüzünden düşünülmüş şeyler, sokak yüzeylerindeki hiç bir giriş kapısı kapatılmamıştır dedi.
MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Yrd. Doç. Dr. Binnur Öktem Ünsal:

Binnur Öktem Ünsal, konunun temelinde aslında “yeni bir şehirleşme” düşüncesinin, yani kent toprağının yeniden değerlendirilerek buralarda ani değer artışları sağlanması düşüncesinin yattığını ve bunun devletin kendisinden kaynaklandığını söyledi. Devletin sosyal projelere odaklanması gerekirken bu projelerden çekilmesinin, yoksul insanları kent merkezinden dışarıya sürmek istemesinin bu sorunları yarattığını ve bu nedenle de STK’lar, meslek odaları ve akademisyenlerin devletin ve yerel yönetimlerin bu tutumuna odaklanması gerektiğini söyledi.
mimdap



29 Yorum
Kemal Akgün
Sayın Şahin Yüksel,
Benim peşinde olduğum şey evin değer kazanması ya da bana daha çok para ödenmesi değil. Sizin öne çıkardığınız konu evin değerinin ne kadar ettiği ve edeceği. Benim için ise hangi ortamda yaşadığım çok daha daha önemli. Ayrıca Çalık projesi dışındaki tek seçenek bölgenin yıkıntı olarak kalması değil. Bu kadar kolay söz oyununa gerek yok. Ben İstanbul’la birlikte Roma’da oturuyorum ve koruma konusunda bir fikrim var. Roma’da eski binaları yıkıp yerine yüksek modern binalar yapma önerinize nasıl bakılır bir düşünün.
Saygılarımla;
Şahin Yüksel
Sayın Akgün, karışık bulmanıza şaşırdım. Siz kendi düşündüğünüze “evet” ya da “hayır” denmesini bekliyorsunuz. Oysa ne devlet yapsa ne de siz yapacak olsanız böyle “çok kolay” bir yol yok.
Size açıkça sordum, şikayetçi olduğunuz projeden daha iyi bir koşul yakaladınız mı? (siz ben evimi yaptım diyorsunuz, etrafınıza bakarak cevap verin) Buna evet denecek olsaydı, sizin söyldeiğiniz gibi kendi aranızda birleşir yapardınız şimdiye kadar.
Bir son nokta ise, siz mesela ben evimi yaptım zaten diyorsunuz. Peki bu günkü değeri ve bundan sonraki 10-20 yıl içindeki değeri nedir? Ne olabilecektir bugünkü çevre koşulları ile. Bunun hesabını yapmışsınızdır mutlaka. Projenin gücü burada.Bütün dünyada projelerin gücü buradan geliyor. Sorun m2 az mı çok mu değil bence kazandığı değer. Öyle ben de yapardım, bizde yapardık meselesi değil bunlar.
Ben diyorum ki, eğer bu değeri siz kazandırabiliyor olsaydınız elli senedir orası öyle kalmazdı. Daha da böyle devam ederse on sene sonra tanınmaz hale gelebilir. Çok kapsamlı konular bunlar, yaşam koşullarının kötüleşmesi, yapıların terk edilmesi.
Tekrarlıyorum, tarihiyle, yapılarıyla, sokaklarıyla zengin şehirlere kavuşmak öyle kolay değil. Siz menfaatleriniz savunacaksınız, yerel yöenetim projesini ortaya koyacak bir ara yolda buluşacaksınız. Sizin de özlemle belirttiğiniz çağdaş dünyadaki şehirlerde böyle oluyor çünkü.
Saygılarımla
deniz ulugür
ben “devlet kuşu” sözünü hiçbiryerde kullanmadım. saptırmayanız sn. izmirli.
aziz usta konuyu güzel açmış;
“Yukarıdaki yazılar bunu çok iyi gösteriyor: üç tane tavır var,
birincisi gelişmeden yana tavır. (Her ne kadar sözünü ettiği gelişmenin içeriği tartışılır olsa da)
İkinci tavır korumadan yana tavır. (bunu da popülizmden, lümpenliği savunmaya kadar çok geniş açılımlarda eleştirmek mümkün)”
üçüncüsü tartışmamak ve pek sevimli gelmiyor bana.
Her neyse, bu tartışmalarda hatırlarsınız ana ekseni “kapitalizm içinde konut sorununun ya da kent sorunlarının çözümü mümkün mü?” sorusunun üzerine kurmaya çalışmıştım. Bu soru meseleye bakarken hep bir kenarda durmalı ve cevabı aranmalıdır. Yoksa salt çöküntüye karşı ya da çöküntüye taraf olma meselesi değildir. Biz asla çöküntüden yana olmadık, olmamız mümkün değildir. Ancak çöküntünün karşısında olmamız sömürgenlerin kucağında dönüşümcülük oynamak anlamıda taşımaz. Yaptığımız iş harcadığımız emek bunun belgesidir, Fatsa bunun belgesidir. Sulukule’de yaptıklarımız bunun belgesidir. Mesela seçim sürecindeki tartışmalarda sürekli Bologna ‘dan söz ettim. Ama içinizden bir hoca(?) öneriyi dahi sallamayıp “orada uyuşturucu satıcıları yaşıyor, benimde bir arkadaşımın oğlunun ölümüne sebep oldular” da diyerek sanki bu projeyle intikam almaya çalışıyormuşcasına konuşuyordu. Sizlerde hep öyle davrandınız, yani sizin için mesele kılıfı minareye uydurmaktı, sol görünümlü sağ güdümlü sivil toplum soslu dönüşüm projesi kılıfı.. inandırıcı değilsiniz, sizi halkımızın çıkarına çalışırken hiç göremedik, Tarlabaşı projesinide öyle yutturamazsınız.
Vedat Türkali içinde epey soslu cümleler kurmuşsunuz. O şiir onun için bile çok geride kalmaya getirmişsiniz, ey dostlar, geride kalan sizlersiniz. İsterseniz hem şiiri hem de hemde projenizi alıp götürelim, sonra bi görelim projenizi ne yaptığını….
daha önce de Tarlabaşı’nda öğretmenler vs. oturacak diye İzmirli’nin ajite sözleri vardı. Bende hodri meydan öğretmenlerle geleceğim tartışalım demiştim sonuç alamamıştık.
Sol’un kent ile ilgili yaklaşımları kısmen nüans farkları taşır ve özellikle yabancı kaynaklarda 1970’lerden beri çok fazla ele alınmıştır. Ancak sol Tarlabaşı’nda farklı Kadıköy’de farklı MİMDAP’ta farklı olmaz kardeşim, konut ve kente bakışında emekten ve her türlü hakkın eşit dağıtımından yanadır. Bu anlamda “sol” olmanız mümkün değil, revizyonist bile diyemeyiz. Bu proje ile pratiğiniz en fazla Soros çevresi ile ya da Roteryan bakışla örtüşebilir.
saygılar.
Kemal Akgün
Sayın şahin Yüksel,
Biraz karışık yazmışsınız. Tarihsel mirası korumaya karşı mısınız yoksa taraftar mısınız anlaşılmıyor. Taraftarsanız yöntem önermelisiniz. Yok doğrusu şimdi yapıldığı gibi bazı adaları yıkıp yeniden yapmak diyorsanız o başka. Bir de ben devlet yapsın değil, yolunu açsın diyorum. Çalık Holding’e sağlanan izin ve olanaklar bize de açılsın, belediye bizi de desteklesin. O zaman mahalle olarak toplanır gereğini yapmayı da deneriz.
Saygılarımla,
Şahin Yüksel
Sayın Akgün, söylediklerinizin gerçek durumla ilgisi yok. Devlet baba yapsa, anıtlar kurulu şimdiki projeye izin verdiği gibi herkese izin verse gibi hadi sizi kırmayalım, evinizi yapmanızı korumacılık diyelim ama bu söylediğiniz “nostaljik” isteklerinizin hiç bir karşılığı yok. Bir defa devlet baba bu konuda şimdiye kadar hiçbirşey yapmadı, yapacağı da yok. Ayrıca bunu çok isteyen mülk sahipleri olduğunu da zannetmiyorum. Şimdi siz kendi olanaklarınızla bir yeri korudum falan diyorsunuz ya, çoğu kişi bir tarihi yeri varsa oranın bir nedenle yanıp yıkılmasını, tarihi yer tescilinden kurtulmasını istiyor. Sonra bir kısım kişiler, tarihi özelliği iki kat olan yeri üç kata dört kata çevirmeye, o kısmını da tarihi imiş gibi elde etmeye çalışıyorlar. Sonrada kentin tarihi bölgelerini koruduklarını zannediyorlar. Adam önce tarihi yapının üstüne teras yapıp bir yıl sonra saçak koyup öteki yıl kenarlarını kapatıyor. Bu iş adım adım sürüp gidiyor. Devlet baba tapusu olmayan sonradan üretilen kaçak yerleri yasalaştırmayacağından sizin söylediğiniz “gelsin devlet baba yapsın” çözümü sandığınız gibi çok istenen, herkesin kabul edeceği birşey değildir.
Diğer bir husus da, siz kendi yerinizi yapmışsınız (nasıl olduğunu bilmiyoruz) ama o yapının o sokakta ve bugünkü kullanımla sahip olduğu değer ile sözünü ettiğiniz proje yapıldığında kazanacağı değer aynı mıdır? Bir iş yapılıyorsa tarafların hepsi birşeyler kazanır. Belediyede işi alan firmada ama orada mülk sahibi olanlarda. Bu bir anlaşma zeminidir. Ama ortada daha birşey yokken orada proje hazırlamak, bölgeye daha baştana yatırım yapmak okadar kolay birşey değildir. Niye değildir biliyor musunuz, isim vererek onu bunu kazandırmak diye yazıyorsunuz sürekli olarak, size soruyorum, bugünkü şartlardan daha iyi şartlarla o bölgede bir yenileme mümkün oldu da bizim haberimiz mi olmadı? Şimdiki koşullardan daha iyisini tekil olarak başka müteahhitler verdi de bölge halkı razı olmadı şimdi geldi 9 adaya belediye proje mi yaptırıyor yani? Yahut siz mülk sahipleri olarak birleştiniz ortaya bu işleri yapacak kadar kaynak koydunuz, proje hazırlattınız, kuruldan geçirdiniz, yüzlerce makam ve kuruluştan onay aldınız ve sonra hem kenti ve tarihi korudunuz hem de daha iyi bir menfaat sağladınız? Gören de sizi bunları yaptınız zannedecek.
Siz orada mal sahibisiniz, bazı mülklerin mal sahipleri orayı terk edip gitmiş mülkünden faydalanamıyor bile. Boş duranlar yıkık duranlar var. Daha iyi şartlar vardı da niye bekliyor buraları. Hepimiz İstanbul’u görüyoruz sayın Akgün, siz kendi binanızı onarmışsınız her konuya bu açıdan bakıyorsunuz, bunların o halleriyle onarılmaları bile sorunu çözmez.
Geçmişi yok etmek, paranın esiri olmak filan gibi sözlerde bana gerçekten ironik gelir. Bunu kim söylüyorsa şüphe ile karşılarım. Herkes sonunda mefati için bakar bu konulara. Menfatine daha çok uyanı arar. Tarihi korumak da kişlere bırakılmayacak kadar önemli bir şeydir zira kişilere bırakılırsa korunmaz, yıkılır gider. Onun için kurullar var. Buranın projelerine sonunda bu kurullar karar veriyor.
Zengin şehirler kavuşmak öyle kolay birşey değil sayın Akgün. Sizin yaptığınız gibi olsaydı (siz anlattığınıza göre iyi birşey yapmışsınız, öyle ise eğer sizi kutlamak lazım) şimdiye kadar Paris, Londra, Brüksel, Viyana gibi korunmuş şehirlerimiz olurdu. Bunu unutmayalım.
Saygılar
Kemal Akgün
Bize soran yok ama ben yine de yazayım. Biz (eşimle birlikte) Tarlabaşı’ndan bina alırken buranın bu haliyle yenilenerek korunacağı ve tarihi bir mekanda yaşayabileceğimiz varsayımını kurmuştuk. Buna bağlı olarak gerekli izinleri alarak evimizi yaptırdık. Şimdi buraya otel, işhanı vb yapılması için çaba harcanıyor. Belediye, Çalık Hoding ve mimarlar bu işten para kazanmanın peşinde. Ev sahiplerine de biraz para verip onları d a işin içine katmak istiyorlar. Burayı tamamen yıkmadan korumanın bir yolu yok mu? İlla ünlü mimarlara para kazandıracak geçmişi ancak geçmişini yok etmiş bir şehirde ve paranın esiri bir toplum olmak zorunda mıyız. Belediye ve Anıtlar Çalık Holding’e sağladığı izin ve olanakları bina sahiplerine de tanısa bu bölge yıkıntı olmaktan kurtulsa ve şehir bir koruma örneği yaşasa olmaz mı? Taraflar (bina sahipleri dahil) daha çok para kazanacak diye ranta teslim olduğumuzda kimliksiz ve nereye ait olduğu belli olmayan ancak zengin şehirlere sahip olabiliriz. Ama benim tercihim geçmişi de koruyarak ve haz alarak yaşamaktan yana. Kimsenin umurunda olmasa bile Belediye ve Çalık vazgeçer ve devlet babanın desteğiyle mahalle yenilensin ve korunarak güzelleşsin diye hayal kurmaya devam edeceğim.
Saygılarımla,
Kemal Akgün
Azmi İzmirli
“Devlet Kuşu” sözü benim değil. Deniz Ulugür söylemişti bende mizahi anlamda birkaç yerde kullandım onun için özür dilerim. Bu projenin Türkiye’de ilk defa yapılıyor olmasından kaynaklanan sorunlar olduğu ortada. Ama ben kendi hesabıma İstanbul için ümitsiz olmak istemiyorum. Kimseyi kırmak da özellikle istemiyorum.
Saygılarımla.
Kemal Akgün
Sayın Azmi İzmirli,
Benim tarlabaşından binam var. Aıtlardan ve belediyeden yazılı izin alarak binayı oturulur hale getirdim. Bir değerlendirme şirketi (Belediye ve/veya Çalık adına) evi görmeden ykınıtı arsa mumalesi yaparak değer belirledi. kendilerine bunu söylediğimde hatalarıını kabul edip yeniden değerlendirmeye geldiler. Ancak yeni değerlendirme sonucunu bana söylemeye gerek bile görmediler. Çünkü ev sahiplerinin bir önemi yok. Bu proje sizin yazdığınız gibi ev sahiplerine bir talih kuşu değil akbaba oldu. Belki Çalık Holding için talih kuşu olması isteniyor. benim özelimde bana önerilen değer evin tamirine harcanan paranın karşılığı değil. Öyle genellemeler yaparak yanlış sonuçlar çıkararak insanları korkutmaya ve vaz geçerler ha diye sopa göstermeye çalışmayın lütfen.
Saygılarımla,
Kemal Akgün
Aziz Usta
Sol kesimler olarak bir sorunun cevabını vermemiz gerekiyor. Neden 70’lerdeki yüzde kırklardan bugunkü yüzde onlara düştük? Bunun nedeni “diğerlerinin” bizi safdışı etmeye çalışan politikaları mı yoksa bu durumda bizlerin de sorumluluğu varmı?
Bence var.
Yukarıdaki yazılar bunu çok iyi gösteriyor: üç tane tavır var,
birincisi gelişmeden yana tavır. (Her ne kadar sözünü ettiği gelişmenin içeriği tartışılır olsa da)
İkinci tavır korumadan yana tavır. (bunu da popülizmden, lümpenliği savunmaya kadar çok geniş açılımlarda eleştirmek mümkün)
Üçüncü tavır da yanlış yerde tartışıyorsunuz tavrı. Bu da bir anlamda tartışırsak yıpranırız alt söylemini içeriyor.
Belki de tabloyu ortaya koyup genel ilkeleri saptamanın -en azından elimize bu kadar somut bir durum geçmişken- zamanıdır.
Yoksa “gelişmeye karşı”, yada “halka karşı” imajlarının yerleşmesi sola çok büyük bir haksızlık olacaktır.
neriman altın
konulara en yetişkininden öğrencisine kadar “sol” sınırlar ve “sol” adına amabargolar koymak herhalde bir katılımcının muzipliği idi ve birçok kişi fena halde bu çemberin içine giriyor ve kayboluyor. bunun çok iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. çünkü o muzip arkadaşın ‘makbul tuttuğu solcular ve sol düşünceler’ bazen bir başka solcuyla çakışmayabilir ve konu hiç anlaşılmaz bir yere savrulur.
bir de kusura bakılmasın ama bu amabargocu tavrı bir ara açıkça söylenen “sev ya da terk et” ayrımı gibi görüyorum. ya da “sen vatan hainisin” suçlaması gibi birşey. görüşler ve içereikler değil kalıplar üzerinden (bir arkadaş dayanamayıp şiir aktarmış, Vedat Türkali üzerinden tartışmaya çalışıyor) bir yere varılmaz, kemikleşilir. arzu edilen bu da olabilir, ben onu bilemem tabi.
hamasetin yerine biraz daha bilgi koyabilsek.
saygılarımla
salih şencan
vedat türkali türkiye gizli komünist partisi davasında kerelerce yargılanmış ve hüküm giymiş bir komünisttir..barış derneği davasında da yargılandığını biliyorum..kasım 1989dan sonra komünist hareket kaynağında ve ülkemizde ne oldu nasıl oldu meraklılarına tarihsel araştırmayı salık veririm..ben de solcuyum bilinsin diye yazdım,ve evet ishak alatonun da solculuktan mülhem yanları olabilir,bunda da ironik bir yan göremiyorum doğrusu…brejnev de solcuydu pol pot da halkımıza ve kimilerine göre karaoğlan ecevit de..yani ki solculuk bu işte..ben de solcuyum derken bu geniş yelpazeden cesaret almıyorum aslında;tarihsel materyalizmi yol ve diyalektik materyalizmi yöntem olarak almadandır solcu olmaktan kastım,ve tefsirlerimde solculukla klasik anlamda örtüşen ve evrensel ideolojik açmazından ötürü örtüşmeyen konjonktür solcuyum dmeye mani değil sanıyorum..amma ve lakin solcu olsam ne yazar olsak ne yazar..durum ortada değil mi yeteri açıklıkta.bu yüzden tavsiyem yazar çizer mütefekkir arkadaşlarım kendilerini kendilerinden menkul solcu addedip karşısındakini solcu olmamakla suçlamasındır..işimizin yorumunu doğru yapalım işimizi doğru yapalım mahkum etme psikozuna girmeyelim(zira tedavisi yok bu manianın)solcuyum sağcısın diyerek teorik meselelerin üstünü örtmeyelim..özür dilerim ama dayanamadı…sol bir tarihte kendini tanımlayacak endişelenmeyin….
Namık Çağan
Tartışmanızı ilgi ile izliyorum. Müsadenizle birkaç görüşümü söylemek istiyorum.
Aslında Vedat Türkali de bu değişimin farkında, kendisinin 1950 li yıllarda İstanbul henüz toprak rantının bugünkü boyutlara ulaşmadığı bir işçi kenti durumunda iken yazdığı İstanbul şiiri ile son yazdığı roman arasında uzun bir yolculuk var. Onun için Azmi Beyi ben anlıyorum. Bu geçmişin nostaljik söylemlerine körü körüne bağlanmadan bu günün analizini yapma ve kendisini günün gerçeklerine göre devrimci çizgisi içinde yenileyebilme ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani gerçek anlamda devrimcilikle. Yani kendi devrimini “somut koşulların analizini yaparak yeniden yapabilme” yetisinden bahsediyorum-bizim kuşağın eski deyimi ile revizyondan değil-.
Vedat Türkali’nin son romanını okumanızı tavsiye ederim: bakın onun resmi sitesi vedatturkali.net de bunun için neler yazıyor:
“Son romanı Kayıp Romanlar (2004) dır…..Çelişkilerle çalkalanarak değişen, değişemeyen Türkiye’de şaşkınca dolaşmaya başladığı daha ilk günlerinde bir genç kız çıkar karşısına. Aralarında yaş uçurumu olan, inandıklarının tam karşısında değerler tablosunu benimsemiş görünen bu genç kızla, Esme’yle karşılaşması yeni bir dönem başlatmıştır yaşamında. Kızgınlıklar, karşılıklı suçlamalar içinde bağlı oldukları değerleri tartışmaları, birbirlerini gizli, açık, kaçınılmaz biçimde de kendilerini sorgulamaya başlamalarıyla yepyeni bir yola düşerler. Ülkenin özgürlük kavgası, tarihten gelen, çözüm bekleyen Kürt, Ermeni sorunları, tüm bu sorunlarla birlikte dış-iç egemen karanlık güçlerin, mafyaların kanlı gölgesi vardır bu bin bir tehlikeyle dolu yolun üzerinde….”
Önemli olan gerçek dünyayı ne kadar görebildiğimiz. O olmadan sadece “nostaljik romantik” kalınıyor hemde edilgen anlamda.
Azmi İzmirli
Bakın bakalım Vedat Türkali gecekondusunu rant apartmanına dönüştüren halkımızdan da bahsetmiş mi? İşi solu pazarlamaya dökmüş oda, sendika ağalarından bahsetmiş mi? Mülkünden kovulan azınlığın malını gaspedenlerden de bahsetmiş mi? Fuhuş uyuşturucu, kumar mafyasından da bahsetmiş mi?
Vedat Türkali İstanbul’un henüz birmilyonu aşmadığı bir dönemden bahsediyor. Onun sözünü ettiği kavramlar o günden bu güne çok değişti.
Bir bakın hele….
Öğrenci arkadaş evlerin kapıları lle ilgili sorunları çözmeye başladığına göre kendisine bir sonraki aşamayı da önerebilirim. Bu alanın Mustafa Beyin söylediği gibi gerçek bir kent parçası olabilmesi için neleri içermesi gerekir bunu düşünmeye başlamalı. Sulukule için de eğer bu halkın orada kalması isteniyiorduysa halk için projeler üretilmeliydi. Yani içinde ahırı olan, (olumsuz anlamda söylemiyorum) insanların eğlenebilecekleri mekanları olan… ama çatısı akmayan, banyosu, mutfağı kabul edilebilir düzeyde olan bir kent dokusunun projesini… çok söz gördüm ama böyle bir alternatif proje görmedim.
Mustafa Mutlu
Bu tartışmanın yanıltıcı noktası Çalık Holding olmaya başladı. Anlaşmazlıkların Azmi beyin sonuna kadar savunduğu “çöküntüye karşı çıkma” ki -bence son derece doğru bir yaklaşımdır- gerçekte böyle bir tartışma olmadığını düşünüyorum. Çünkü nasıl ki semt halkı “başımıza devlet kuşu kondu” şeklinde düşünerek, öğrenci arkadaşımız “tarlabaşı bu günkü haliyle bırakılamaz” diyerek aslında aynı noktada uzlaşıyorlar. Çalık Holdingin imajı tartışmanın kaymasına neden oluyor. Ancak unutmamak gerekir ki bu tür çalışmalar genellikle ihalelerle belirlenen inşaat firmaları aracılığı ile yapılmaktadır. Örneğin şu an yürütülen Fener Balat PRojesinde de ihaleyi bir İspanyol firması kazanmıştı ve çalışmaları da yıllardır başarı ile yürütmektedir. Yani Fener Balat’ta İspanyol inşaat firması oluyor da Tarlabaşında bir Türk firması neden olmasın. Çalık Holding ile ilgili olarak ancak ihale konusunda tereddütler varsa onlar söylenebilir. Yoksa konu yanlış yerlere gider. Ben bu konuda da Azmi beyin haklı olduğunu düşünüyorum.
Azmi Beyin solculuğu konusunda bir deneyimim var: 1970 lerde halkımızın BARINMA HAKKI’nı savunuyoruz diyerek kamu arazilerine yaptığımız gecekondular çoktan beş katlı apartmanlara, bu gecekonduların “BARINDIRILAN” sahipleri de her ay kira alan rantçılara döndüler. Kendilerine sosyal şemsiye sağlayan tarikatların da şubeleri durumundalar. Yani devrimciliğin insancıl hümanist yanı her zaman gerçekten insancıl olmayabiliyor. Bu semtte insanlıktan bahsedebilmek için biraz da halen buralardan kovulmuş ilk yaptıranlarını da düşünmemiz gerekir diye düşünüyorum. Dolaysıyla Azmi beyi aklamak sanıldığı kadar da zor değil ne de olsa tecrübe konuşuyor.
Ancak asıl tartışılması gereken başka bir konu var. Bundan iki yıl önce İMP’de bir konferans vardı kentsel dönüşüm üzerine. Orada bir konuşmacı slaytlar eşliğinde İngiltereden örnekler verdi. O örneklerde kamu kullanımına ayrılan bölümlerle konut olarak yada ticari olarak ayrılan bölümlerin karşılaştırılması yapılıyor ve kamu yararı konusu son derece somutlaşmış bir şekilde ortaya konuluyordu. Bence bundan sonra tartışmamız gereken konu bu olmalıdır. Yani projenin seçildiği alan yada bundan sonra seçilecek alan aynı zamanda kentsel donatı mekanlarını da içerecek kadar büyük tutulabilecek mi? Böylelikle İstanbul dev bir köy olmaktan bir nebze olsun kurtulabilecek mi? Soru budur.
Saygılarımla.
Anonim
ne yani herkes solcu mu oldu şimdi de. İşte buna kızıyorum aslında, hem günlerce ranttan söz edeceksiniz, hem bu projenin arkasından duracaksınız sonra da solcuyum diyeceksiniz. Bu ne yazık ki sol değil izmirli. aksine vedat türkali yukarıda şiirinde sizlerden bahsetmiş;
……..
………
Haramilerin gayrısına yaşamak yok
Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası (Gap olabilir mi?)
Onların kemik yalayan dostları (bu da ikinci halka sizin tayfaya söylenmiş oluyor)
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi (ve artık ne yazık ki mimarı)
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi, (Tarlabaşı sakini)
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
…..
…
ogrenci
– sergiye henüz gidememiş olsam da projenin modellerini görme şansı buldum, bu yüzden de projenin cephelerinde kapı olmadığını iddia etmiyorum elbette. Ancak bu kapıların işlerliği hakkında bir soru sordum, yani bahsettiğim cephede gözüken, ancak açılmayan, imitasyon kapılar mı bunlar?
– tarlabaşını bugünkü haliyle bırakma savına hiçbir toplumsal gerekçe bulamazsınız, ancak oluşturulan proje çalık grubu gibi sermaye çevrelerinin girişimiyle ilerlerken siz projenin toplum için oluşturulduğunu iddia ederseniz, tersi gibi gülünç duruma düşersiniz.
– Toplumsal boyutu bu kadar dillere pelesenk olmuş böyle bir proje buradaki insanların daha iyi koşullarda yaşayabilmesi için nasıl bir hat ortaya koymaktadır. Buradan yer alabilenler bu güzellikten faydalanabilecektir dışında (ki gerçekliği ortadadır!) ne söylenmektedir.
– Sulukule örneği bize, basına ve kamuoyuna toplum için, orada yaşayanlar için olarak yansıtılarak yapılanlar hakkında ders vermedi mi? Elbette proje sunulurken bu yanı anlatılacaktır, yapılan sosyolojik çalışmalardan bahsedilecektir, önemli olan bu araştırmaların projeye nasıl yansıtıldığıdır? Yine sulukule örneğinde, bu projenin kat be katı anket çalışması yapılmıştır. Sonuç olarak, toplumsal olduğu iddia edilen her projeye koşulsuz inanmak mümkün müdür?
– Derslerde anlatılma noktasını yanlış anladığınızı düşünüyorum, hocalarımız bize doğal olarak herhangi bir yapı tasarlarken çevre ile ilişkiler, mevcut kullanıcı gibi bağlayıcıları tartmadan tasarım yapılamayacağını yıllardır söylerler, sorum bu projelerde hocaların böylesine temel kriterleri nasıl göz ardı ettiği?
– Nisan ayında yapılan bir atölye çalışması sebebiyle tarlabaşını gezebilmiş, orada yaşayan insanlar ile de bu konu hakkında konuşma şansı yakalamıştık, düşündüğünüzün aksine bu insanlar proje hakkında bilgilendirilmemiş, sadece belli bölgelerde yaşayanlar için çıkın emri var, komşuları da sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Bu alanın barınma hakkı için yeteri kadar dolu olmadığını düşünüyorsanız, size sadece alanı kendi gözünüzle görmenizi öneririm, bazen veriler çarpıtıcı olabiliyor nedense!!
– Size elbette buradan sihirli bir değnek uzatıp, çözüm buradadır, projede böyle yapılır demeyeceğim, umarım siz de bunu beklemiyorsunuz. Ancak şunu söyleyebilirim: biz nicelik olarak sınırlı da olsak, öğrenciler olarak bu tarz alanlara dönük çalışmalar, tartışmalar yapıyor, projeler üretmeye çalışıyoruz. Doğal olarak olumsuzu eleştirerek, olumludan ders alarak bir ilerleme kaydetmeye çalışıyoruz. Yani kısaca sadece eleştirmek değil, üretmek için de çalışmalar yapıyoruz. (bkz. nisan08 üretkent öğrenci atölyeleri)
– Sayın izmirliye açıkçası söyleyecek bir şeyim yok, sol çok geniş bir kavram, Alarko holding yönetim kurulu başkanı dahi kendini oralarda bir yerde konumlandırırken, siz de kendinize bir yer bulabilirsiniz elbette!!
Azmi izmirli
Birkere sadece geçmişte değil şimdi de ve herzamankinden daha solcuyum.
İkincisi BARINMA HAKKI’ndan söz etmek için söz konusu olan yerin BARINILAN BİR YER OLMASI GEREKİR. %40’ı boş olan bir alan değil.
Lümpen ayrımı değil benim size göstermeye çalıştığım, sadece eğer salt ve dar bir politik açıdan bakarsak Topbaş’ın Tarlabaşını sizin istediğiniz gibi kalmasını isteyeceğinizi görürsünüz onu demek istedim. Çünkü Beyoğlu’ndaki seçimleri Tarlabaşından başlayarak Kurtuluşun güneyinden, Kasımpaşa ve devamında oturan insanlar dinci partilere hediye ediyorlar ve sol devamlı geriliyor. Bu politik gerçek geçelim.
Projeler neler sunuyor? Sergiden hatırladıklarım şunlar:
.Alanın %60’ının değil tamamının yaşayan bir semte dönüşmesini sağlıyorlar.
.Sokakları canlandırıyorlar çünkü binaların sokak girişleri büyük ölçüde korunmuş durumda. (Yanlış hatırlıyor olma ihtimalim için bir arkadaşıma telefon ettim o da beni teyid etti)
.Şu an sokakları işgal etmiş olan otolardan kurtulma şanşı. (Otoparklar sayesinde) ve işgalden kurtarılmış sokaklarda yaşayabilme olanağı. (Bu semt otomobilin yaygın olmadığı dönemlerde inşa edilmişti. Sokak yapıları otomobile uygun değildir.)
.Sokakları bir kent merkezinin sahip olması gereken düzeye getirmektedir. (kent mobilyası, yolları, cepheleri….ile)
.Bu semtte oturan %60’a getirdiği: değer artışı, nitelikli bir çevrede yaşama şansı yada tercih edeceği bir başka yerde yaşamını idame ettirme şansı.
.%40’a -artık varolmayan- varolma şansı.
Kent içinde kopuk olan şu anki durumdur. Yani insanlar bu semtten yararlanamamakta, gitmekten korkmakta, burada oturanlar da ellerine geçecek ilk fırsatta buradan kaçmayı düşünmektedir. Bu durum giderilmektedir.
Proje tamamlandığında eğer malsahipleri konutlarını korumayı seçerlerse %60’ı şimdiki gibi, kalanı da sizin deyiminizle “varsıllardan” oluşacak bir toplumsal yapı olacaktır. Tıpkı yakın zamanlarda kendiliğinden dönüşen Cihangirde olduğu gibi.
Burada yapılan uygulama tam olarak derslerde anlatılanlardır. Eğer derslerde idealize edilmiş ayakları yere basmayan projeler anlatılmıyorsa özellikle de batıdaki örnekler anlatılıyorsa -Bologna dahil çünkü orada da binaların planlarına müdehale az yada çok oldu- yapılan aşağı yukarı budur. Gördüğüm kadarı ile kimse ile temastan kaçınılmamaktadır. Ayrıca bu bölgede yaşayanların tamamı da bu kategoride değildir.
Tüm bu satırları size Tarlabaşı PRojesini övmek için değil çöküntüyü savunma yanlışına düşmemeniz için yazıyorum. Selamlar.
.
alirıza tok
sayın “öğrenci”,
mimdap forum içindeki “öğrenci” iseniz durum daha kolay olacak, sorduğunuz bazı sorulara sadece mimarlık ve ‘proje okuma tekniği açısından’ şimdilik yanıt vereceğim.
paneli izlememişseniz bile yukarıda sizin gibi zannedenlere “yola cephe” meselesi açıkça ifade edilmiştir. yani bir yenileme bölgesinde, tarihi yapılar tescilli ve kurul marifetiyle korunurken “yola cephenin kapatılması” nasıl mevzu edilebilir? eğer sergisini görmüş olsanız, maketlerine bakmış olsanız bu soruyu sormanıza gerek kalmazdı. ama bir “şehir efsanesi” böyle söylentilerden doğabiliyor demek diyorum.
“sonra kent içinde kentten kopuk tasarım” demişsiniz. bu da hiç doğru değil, o dediğiniz şu an geçerli. ama bir başka yönden, sizin algılamak istediğiniz yönden yani buraların daha fazla rant getirmesi açısından bile baksak kentten kopuk değil aksine daha fazla bağlantılı kılınması gerekmez mi?
yine sizin sözlerinizle “çöküntü bölgesinde şimdilik yaşamasına izin verilen lümpen kesim ile fiziki temastan niçin kaçınılmaktadır?” diyorsunuz. buradaki kesimleri suçlayan bir dili ben hiç bir yerde okumadım, söylenmedi. aksine meselenin toplumsal tabanlı olduğunu duydum. bu kesimlerin sosyal iyileştirilmeleri, bugünkünden göreli daha iyi koşullara kavuşması elbetteki arzulanan birşeydir ve benim gördüğüm proje bunu hedeflemektedir. bu konuda yaşayanlarla şu anda süren startejik kararlar üretildiği yine o panelde anlatıldı. bitirilmiş, koparılmış bir ilişki yok ve açık uçlu olarak sürüyor. bunların ayrıntısı şu anda yok ama taraflar henüz müzakere ediyor.
bu konularda alıştığımız ( ya da duymak istediğimiz diyelim) bir sosyal devlet modeli var kafamızda ve haklar devlet tarafından ortaya konsun, taraflara verilsin şeklinde. bence artık haklarını tanımlayan toplum kesimleri kendileri bunu talep etmeli ve müzakerelerle geliştirmelidirler. birilerinin söylemesi, falanca kuruluşun önderliğinde falan değil, yaşayanlar olarak, kendileri olarak. belki buradaki örnek bu konuda hepimize birşeyler katar.
son olarak bu konuların derslerde anlatılmadığını ben de kabul ediyorum ama birincisi bu konular derslere henüz girmeyecek kadar yeni ikincisi ise sizin de yakındığınız eğitim sistemi. bu projeler söylediğiniz sosyal sorunlarıda çözmeyi göze almış bence de cesaretli girişimler ama sonuçta bu düzlemde ayakta durmaya, kendini ifade etmeye, yapılabilir bulunmaya çalışıyor. sonra bir “yenileme” düşüncesi. sizin (sadece kişi olarak sizi kastedmiyorum) başka bir “yenileme” düşünceniz varsa saygı duyarım ve ayrıntılarıyla anlatırsanız, projelendirirseniz onu da gözlemler, tartışırız. inanın pozitif bir katkı getirmek isterim o takdirde. hatta bunun için bütün tarihi bölgeler (sözgelimi Tarlabaşı’nı %90 ı, Süleymaniye, Fatih, Üsküdar, Balat, Ortaköy, mesela) potansiyel olarak bu görüşleri ve uygulama pratiklerini bekliyor. hem böylece burada tespit edilen eksikliklerde aşılmış olur.
saygılarımla
ogrenci
Tarlabaşı yenileme projesini savunurken, bunun solu güçlendireceği fikrini dillendirmek, çöküntü alanlarında yaşayan lümpen kesimin sağın tabanı olduğunu iddia ederek kendini gerekçelendirmek, tüm bunları yaparken de bir zamanlar ben de solcuydum, geçer tavrının ardına saklanarak liberalizmin batağını güzellemek sayın azmi izmirlinin yazıları ben de tam da bu hisleri yarattı. Bu yüzden de tarlabaşı yenileme projesine dair merak ettiğim sorulara geçmeden, sevgili izmirliye birkaç şey söylemek istiyorum: çöküntü alanlarında gündeme gelen dönüşüm/yenileme projelerini değerlendirirken temel kıstas BARINMA HAKKIdır, böyle olmalıdır. Bu hakkı savunurken de bu sağ kesimin bu sol kesimin tabanı ayrımı yapmak gibi bir lüksümüz yoktur,olmamalıdır!! Eğer ortaya koyulan proje bu temel hakkı göz ardı ediyorsa bunun karşısında durmak (siz çok eskilerde ne diyordunuz bilemiyorum ama) toplumsal bir bakış gerektirir.
Şimdi böyle bir bakışla bakmaya çalıştığımızda (lütfen siz de biraz zorlayın):
– tarlabaşı yenileme projesi olarak ortaya konan projeler bütünü varolan kullanıcıya ne sunmaktadır, burada halihazırda barınan kesim için ne öngörülmektedir?
– yapı adasını çevreleyen binanın sokağa açılan cephesi var mıdır? Yoksa, ki olmadığını projeden okuyoruz, niçin sokak ve sokaktaki ile ilişki kurmayan, otoparktan avluya çıkan bir çözüm tercih edilmiştir. Bize derslerde öğretilen çevre ile ilişki projede neden es geçilmiştir, çözüntü bölgesinde şimdilik yaşamasına izin verilen lümpen kesim ile fiziki temastan niçin kaçınılmaktadır?
– kent içinde bir yapı tasarlarken kentten bu kadar kopuk olmak bugünün tercihi midir? İmitasyon kapılar bir gün sokağa açılacak mıdır?
– proje tamamlandığında yeni kullanıcı için nasıl bir profil tanımlanmaktadır?
– bu kadar akademisyenin bulunduğu bir bileşen nasıl olur da derslerde anlatılanın aksine mevcut kullanıcı ve çevresel faktörler düşünülmeden bir proje ortaya çıkarabilmiştir? (bu sorunun cevabını, genel olarak kentsel dönüşüm projelerinin kar oranları verdiği için siz vermek zorunda değilsiniz!!)
Azmi İzmirli
Sayın Deniz Ulugür,
Toplantı bir uzlaşma toplantısıydı çünkü gelen eleştiriler yapılan işin yanlış olduğundan ziyade özellikle bir akademisyende yoğunlaşan “bu işi ben yapmalıydım” eleştirisiydi. Yapılan işe değil kendisinin yapmamasına karşıydı. Dolaysıyla da ciddiye alınacak bir tarafı yoktu. Diğer eleştiri olarak görülebilecek şeylerin de zaten cevapları verildi. Bunun da emin olun Topbaşla filan alakası yok. Ancak sizin yazınızda büyük bir sorun var: Türkiye’de sol kesimler çöküntüyü savunur hale geldiler. Bundan yararlanan sağ ise çöküntüye çözüm bulma arayışındaymış gibi kendisini sunarak sola karşı sürekli alan kazanmakta. İşin aslı kesinlikle bu değil. Türkiye’de sağ kesimlerin en büyük destekçisi köylükle kent insanı arasında kalmış çöküntü bölgelerinde yaşayan lümpen kesimlerdir. (bu bir hakaret değil) Örneğin deniz feneri derneği bu kesimlerin oylarını hemde vergi yerine aldığı bağışlarla sağlar. Yani Topbaş’ın sosyal tabanı bu kesimlerdedir. İstanbul’un varlıklı kesimlerde sol kuvvetlidir. Çöküntü alanlarında ise sağ. Yani bölgenin iyileştirilmesi, yani örneğin bir Kadıköy gibi olması solun oylarını arttıracaktır sağın değil.
Şiiriniz için teşekkürler. Gerçekten çok güzel ancak Vedat Türkali’nin şiirinde eksik bir bölüm var: onlara çok eskilerde biz “lümpenler” derdik. Yani arada kalmış, günlük darbelerle işlerini götürmeye çalışanlar. Yeri gelir bunlar devrimci, yeri gelir çokca da dinci kesilirler. Belirgin bir dünya görüşleri yoktur, dünya görüşleri Engels’in deyimiyle “küçük menfaatin buzlu sularında boğulmuştur”. Provokasyonu devrim zannederler. Arkalarından sürükledikleri insanları yakarlar. Sonra karşılarına geçip ah vah ederler. Amaçları durumun çözümsüz kalmasıdır. Çünkü çözümsüzlüklerden beslenirler. Sorunlar ne kadar büyürse kendilerinin iktidarları da o denli yakın olacaktır. Bu nedenle de olumsuzluktan rahatsız olmazlar. Örneğin Tarlabaşının iyice çökmesi, değerini yitirmesi, evlerin kullanılamaz hale gelmesi, sosyal dokunun iyice bozulması onların gizli ve tek dilekleridir. Ancak tarih göstermiştir ki felaketlerden sadece felaketler doğar. Devrimler değil.
Onun için bana Topbaş hikayeleri anlatmayın. Şu anda onlar için çalışan kesim çöküntünün devamı için çabalayanlardır. Zaten onları başa getirenler de bu kesimlerdir. Beyoğlunda hangi mahallenin hangi partiye oy verdiğine bakın ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Şiiri tekrar okudum. Bana bu fırsatı bir kez daha verdiğiniz için teşekkürler. Selamlar.
deniz ulugür
Toplantının farklı görüşlerin biraraya uzlaşma noktaları da oluşturabilecek şekilde gelmelerin mümkün olduğunu göstermesi bakımından çok değerli olduğu ortada.
Toplantıda uzlaşma olmadı hatırlatmak isterim, katılamadım ama detaylarını biliyorum. Proje genelde olumsuz eleştirildi. Bunu da salt farklı fikirlerin ifade edilebilmesi olarak değerlendirip ticari işinize devam etmek bu yüzyılda çok gördüğümüz bir olay. Bravo, nasıl ki Bush Iraka demokrasi-özgürlük götürdüyse siz de öyle Tarlabaşına proje götürüyorsunuz, bir savaş uçaklarınız eksik.
Yine ideoloji ile ilgili ahkam kesenler var sizin Saray Mimarı tayfanızda. Bu ülkenin sana verdiği mesleği memleketi talan etmek için kullanacaksın sonra da eleştirilere ideolojik diyeceksin. Saray Muhallebicisinin sahibi sayın Topbaşda aynen senin dediğini söylüyor.
Oysa ideolojik meslek icra eden sizlersiniz, Sarayın sözleri ve kudretini kullanarak çalışanda sizlersiniz. Ben yaptım olducu olanda, bak farklı fikirleri ne güzel aynı ortamda konuştuk diyerek işe devam edenlersiniz, siz mimarlığın önünü açıyoruz diye arkasını açanlarsınız, siz bugünün ideolojisinin ve talan/yağma dünyasının ürünlerisiniz. Şimdi bunları yazıyorum ama kızarak ya da öfkeyle değil, üzülerek . Ülkemin ürettiği okuttuğu bu meslek insanlarına hayret ederek yazıyorum. İdeolojik meslek icra eden sizlersiniz.
Aşk çok güzeldir İzmirli, ama tüketen bir aşk değil, üreten büyüten paylaşan aşk güzeldir.. diğeri gelip geçer. Mesela aşağıda Vedat Türkalinin İstanbula yazdığı dizelerde bu aşkı görürüz. Hemen de yaftayı yapıştırmayın ideolojik aşk diye .
İşte gerçek bir İstanbul sevdalısından bir şiir; ben de onu saray mimarlarına ithaf etmek istiyorum., bu şiir tam da sizin için yazılmış.
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Bakışlarımda akşam karanlığın
Kulaklarımda sesin İstanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Plajlarında karaborsacılar
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Et tereyağı şeker
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kolların ardından bağlandı
Kesildi yolbaşların
Haramilerin gayrısına yaşamak yok
Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin istakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez
Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bulutların ardında damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çıktı karşıma
Dindi şakalarımın ağrısı
Bir kadın yoldaş tanırdım
Bir kardeş karısı
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
Gebeliğin dokuzuncu ayında
Aç kurtların varoşlara saldırdığı
Tipili bir gece yarısı
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi
Otuzbeş kiloluk sırrımızı
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanıtını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
Vedat Türkali
Murat Aykut
Plancıyız ya biz anlamayız ya projeden tasarımdan(!) o nedenle tasarım ve projeye dair eleştirilerimi saklı tutarak iki yanıt bekleyen soruyu yinelemek isterim….
Projenin yalnızca bir mimari porje olmadığını, bir yönü ile sosyal bir proje olduğunu soyleyen proje yonetım grubunun yaptıgı sosyal analızlerınden, plana yahut projeye aktarılan, projede hayat bulan çıkarım nedir? Eger ki bu tespitlerden herhangı bırsey, proje sürecine aktarmadıysa; okula gıden cocuk sayısı, yurume mesafesındekı okul sayısı , yasayanların sosyo- ekonomık durumu gıbı tespıtler neden yapmıstır….
3d mekanlarda yaşaması tasarlanan insanların yaşamı üzerinde kararlar alınırken sürece katılmalar, en azından yaşadıkları ve (güya) yaşayacakları alanları biçimlendirmelerinin yolunu açabilmek ı için “Uzlaşma Yönetici” ile kendi isteklerini dayatmak dışında herhangi bir çaba harcanmışmıdır?
Sevgi ve Saygıyla…
fazlı bakkalcı
unuttum, bir de “kendi projesini” Beyoğlu belediye başkanına götürmüş, başkan da o projeyi istememiş (kendi anlatımından) bir hoca şimdilerde ateş püskürüyor: bu proje soylulaştırma değil soysuzlaştırma. kendi projesini belediye (proje dediği İTÜ araştırması ve genel planlama kararlarına girdi teşkil edecek veriler) kabul etse o zaman HALKÇI proje olacak. o zaman kamusal çıkarlar korunacak… herkes inandı. biraz daha dinleyenlere, düşünenlere insaf edin hocam, buna halk arasında “kuyruk acısı” derler. siz bir süre en azından etik olarak susun bence.
saygılarımla
Naim Menteşe
Bürokratik kafa nasıl anlaşılır?
Eğer bir sorun varsa ve sorunu çözmek yerine sorunu ortaya çıkartan yönetmelik maddesini değiştirmeyi düşünen kafa bürokratik kafadır.
Eğer bir tarihi eser çöküyorsa ve hala daha projesinde tek çizgi mi çift çizgi mi var onu sorgulayan birisi varsa o işte bürokratik kafadır.
Eğer benim kursuma gelip de onsekiz krediyi almazsan sana her kim olursan ol büro tescil belgesi vermem diyen bir kafa varsa o işte bürokratik kafadır.
Bir sorunla karşılaştığı zaman da ilk baktığı şey koltuğu ise o kafa bürokratik kafadır.
Yeni bir öneri ile karşılaştığı zaman ilk baktığı şey o önerinin kendi kişisel yararına olup olmadığı ise o kafa bürokratik kafadır.
Eğer sorun yarattığı oranda menfaat sağlayacağını düşünen bir kafa varsa o kafa bürokratik kafadır.
Bu kafaların çoğalması toplumun ilkelleşmesi, gerilemesi, çökmesi demektir. Her bir bürokratik kafa toplum için bir yeni felaket demektir.
Felaketlerden artık kurtulalım.
fazlı bakkalcı
tevatürler ve korkular… hadi bunu bölgede yaşayan ve güçsüz ekonomik şartlarda olan insanların duyması bir dereceye kadar normal. ama böyle bir panele gelip, konuşmacı ya da dinleyici -soru sorucu pozisyonunda olup görüş yerine korkular üretmek değişik bir ideolojik tavır olabilir.
birincisi hak hukuk üzerine ve açıklık temelinde üretilen spekülasyonlar. bugün ülkede hangi girişim, hangi adım, hangi yasa, hangi proje tam bir açıklık üzerine inşa edilmiştir. hangisinde açıklık ve demokratiklik bizleri tatmin etmiştir. hangi konu önceden danışılmış, önce “karar verme konusuna katılım” sağlanmış ve sonra icraata geçilmiştir. yaşları 25 den aşağı olmayan, ve birçoğu bunun iki katını da geçmiş olanlar hangi örneği bulabilirler. hepimizin amacı bu konuda ilerlemeler sağlamak değil midir?
yoook, şimdi konu Tarlabaşı projesi, karar alma süreçleri önce herkese sonuna kadar açılmalıydı, bu yapılmadı, haksız ve hukuksuz proje. bence marstan konuşmalar bunlar. gel katılımı da sağlamaya çalış, önerini de söyle. etkilenmesi gereken kimler varsa etkilemeye sen de uğraş. ama bu zor iş tabi, kötüler, kara çalıp gidersen ve ekstradan bir de fakirlerin, kiracıların yanında saf tumuş görünürsen ne ala. ne çok ucuzladı bu işler değil mi? hayatta sosyal politika üretememiş, sosyal politika olabilecek hiç bir süreci başlatmamış, içinde doğru dürüst yer almamış bir çok kişi “sosyal politika” konuşuyor. kiracıların durumu için çözüm ararken “onları ne yapıyorsunuz” diye soruyor. ne yapılması gerekir buyrun siz söyleyin. ama öyle bir şe söyleyin ki, hemen bitişik sokaktaki, kentin herhangi bir yerinde oturanı için dahi doğru olsun, uygulanabilsin. tekil olarak bir binayı projesi ile yapan, yıkıp yapacak olan, koruyup onracak olan birisi için de doğru olsun, orada kiracılara ne yapılacaksa bunu öğrenelim, bu kıymetli görüşten hepimiz faydalanalım.
diğer bir eksterm nokta ise “bu koruma değildir, koruma böyle yapılmaz, kaçtanesini plan şemasıyla korudun…” koruma havarisi konumunda konuya bakış getirenler bu bölgenin envanterinin sadece önünden bile geçmemiş olmalı. içini hiç görmedikleri belli olan bu söylem sahipleri Tarlabaşı tarihi değil genel Beyoğlu tarihini anlattılar söylemlerinde, hiç özel inemeden, hiç mekana dokunamadan bir çeşit güzelleme olarak derme çatma Beyoğlu tarihi dinledik. şimdi bu bakışla binaların nasıl korunacağına “uzman” olarak karar biçiyorlar: “böyle korunmaz” bunun kararının projecilere ve kurula kalmasına bile tahammül edemiyorlar. daha da saçmalığı, plan korumak meselesi. burası ağırlıklı konut bölgesi ve bu yapılar anıt eser değil, konut dokusu ve bölgenin özelliklerinden dolayı sit alanı içinde olup, genel özelliklerinden dolayı tescilli. koruma, yaşatma ve yenileme de bütün dünyadaki uygulamalarda planlar hiç değişmez, aynen korunur diye bir şart var sanki. sanki ülkemizde bir çok medrese otele çevrilmemiş, 4. Vakıf Han beşyıldızlı otel olmamış, bir çok tarihi konak işyeri, lokanta, büro… haline gelmemiş de o gün ne ise AYNEN bu günkü kullanıma dönüşmüş. insan bu kadar bilmemezliğin ancak özel bir tahsille kazanılabileceğini düşünüyor gerçekten.
bu projede belli fırsatlar sunuluyor ortama aslında. fark edilirse korumanın da kentlerin tarihi bölglerinin de önünü açabilecek yeni ve tutarlı yaklaşımlar var. ilk fırsatta bunları ortadan kaldırmak, mevcut başarısı elli yılı aşkın bir şekilde sınanmış, kentleri bu hale getirmeyi becermiş “kamusal ve koruma söylemiyle” bunları bastırmaya çalışmak yeğ tutulmasa zihinlerde oluşan kiltlenmeler de açılacak belkide.
saygılarımla
Azmi İzmirli -istanbul aşığı-
Grubun güçlü yada güçsüz olmasının sonucu değiştirmeyceği ortada. Çünkü yasa onlara herhangibir ayrıcalık sağlamıyor. Onların ayrıcalıkları yasadan değil mali güçlerinden geliyor. Diğer taraftan diyelim ki yasa Mimarlar Odasının talebi doğrultusunda iptal edildi sonuç ne olur:
.Halen bu yasa sayesinde bölgedeki insanlarla görüşmeler yapan firmalar hemen işi durdururlar. Ve bölgeden çekilirler. Bölgedeki fiyatlar da yasanın çıkmasından önceki durumun da daha altına geri döner. Çünkü bölgede herhangibir iyileştirme yapılması neredeyse imkansızlaşır. Geçen yıllarda bölgede 50-150 milyara hatta daha ucuza 150-200 m2 toplayan bir bina almak mümkündü. -Deniz bey bir yazısında bölge halkının başına devlet kuşu konduğunu söylüyordu kastettiği buydu eğer Mimarlar Odası davayı kazanırsa bu devlet kuşu da uçacaktır-
Yıldırım’ın kasttetiği bu kadar belirsiz bir ortamda proje yapmayı kabul eden mimarların çıkabilmesidir. Çünkü yaptıkları avan projelerle iş bitmemekte, sonu gelmez tartışmalar, her ana tüm çalışmaların boşa gitmesi ihtimali, bu ihtimalden de kaynaklanan çok düşük ön ödemeler, başkaları tarafından ve projelerle ilgisi olmayan nedenlerle eleştirilme hatta saldırıya uğrama ihtimalleri, Toplumun ön yargılarının aşılması sorunları. Çalışmaların sürekli tekrarlanması en ufak bir yeni durumda yeniden tamamiyle yada kısmen ele alınmaları zorunluluğu… bu işi yapmayı mimarların kabul etmesini bile anlaşılmaz hale getirmektedir.
Yıldırım’ın anlatmaya çalıştığı durum budur. Yoksa eskiyen her yapının yeniden yapılması gerektiği değil. -Efes örneği bence yanlış çünkü Efes bir müze yaşanılan bir yer değil. Müze olarak kullanılması için bile -büfe/bilet satış yeri/buluntu korunağı gibi bazı eklemelerin yapılması gerekir- Kullanma demek bu kullanımı sağlayacak şekilde değiştirme, yenileme demektir. Onun için Efes yerine Batı Avrupa’da (özellikle İtalya, İspanya, Almanya, İngiltere, Fransa’da yapılanlar) , Amerika’da halen yapılan uygulamalar daha iyi örnek teşkil eder. O bölgelerde de uygulamalar Tarlabaşındakine benzer şekillerde yapılmakta ancak toplum daha bilinçli olduğu için mimarlar Türkiyedekine benzer zorluklarla karşılaşmamaktadırlar-
Saygılarımla
Kemal Akgün
Bu bölgeden bina almış olan güçlü grupların olduğu adaların yenileme projesi içinde olduğunu sanmıyorum. Yoksa devlet karşısında direnme gücü olmayan insanların binalarına el koyarak şehrin merkezinde GAP inşaata çok ucuza arsa temin etmeyi amaçlayan bir tiyatro oynanıyor.
“Yıldırım, bu kadar büyük oranda yıpranmış bir bölgede tarihi dokunun değerinin de kalmadığını söyleyerek, yine de böyle bir tarihi alanda proje yapma cesareti gösteren mimarların başarılarının takdir edilmesi gerektiğini belirtti” cümlesi doğruysa eskiyen tüm tarihi eserleri yok etmek doğal olur. Efes harabelerini de yıkıp yerine tatil köyü yapabilirler.
Saygılarımla,
Feride Gülesen
Bazı görüşlerin çok gedikli ve ezberimizde olan söylemlere dayalı olduğunu sanırım söylemeye bile gerek yok. Bu konuyla panel açan ŞPO biraz eleştirel bir tablo oluşturmaya dengeyi o şekilde oluşturmaya gayret etmiş. Çok net anlamlı konuşmalar vardı. Hale Çıracı gibi, söylediğini net bir şekilde belirten, kapalı toplum bir Tarlabaşı olduğunu söyleyebilen ama kurumlar arasındaki kordinasyonsuzluğa da değinen.
Bazıları sergideki projeye bakmışlar, maket de olmasına rağmen anlayamışlar. Korunanı, yenileneni farketmemişler. Kapılar içerden site bunlar diyen vardı mesela. Üç tane yapıyı yan yana yenileyen, koruyan var mıdır o topluluğun içinde ama plancı söylemi zaten yeterince herşeyin dışına çıkmayı, herşeye ‘üstten bakabilmeyi’ meşru kılıyor. Koruma amaçlı plan yok, kentin ana planı yok o zaman bu tasarım hiç bir plana dayanmıyor, “ortada plan milan yok zaten (toplantıda söylenen sözlerden) ” bu proje de problemli o yüzden.
Bir on yıl daha geçse, şu anda 200 kusur tescilli bina yansa, depremde yıkılsa, kendiliğinden çökse ve biz bu tarihi yerler ve yenileme konusunu hiç konuşmasak (plancılar mutlu olur en azından) Yine bu süre içinde ‘dünya kültür mirasını koruma’ yemini etmiş ortodoks öğretim üye hanfendi de mutlu olur sanırım. Bu ülkenin herhangi bir yerine doğuştan yabancı olanların Tarlabaşını anılarından ve ansiklobedilerden ibaret bir betimleme ile görmeleri, bugün zaten o tescilli sayılan ama içi dışı başkalaşmış yapılardan haberi olmayanlar ‘sıkı korumacı’ vasıflarını yine kendilerini pohpohlayan cemaat ağları ile temin edebiliyorlar. Tencere-kapak, o onu sıvazlıyor öteki onu konuşmacı çağırıyor, farklı görüşe tahammülsüz, kargadan başka kuş tanımayan tekçi anlayışla bir de “bilimsel” olabiliyorlar. Bu cemaat reddetmeye, kötülemeye üretilen ne varsa onu yok saymaya şartlanmışlar, olumlu birşey söyleceğiz diye korku içindeler ve objektif olamadıklarını bir türlü gizleyemiyorlar.
Daha nitelikli bir tartışma ortamı, geliştirici düşüncelerle ortama çözümler sunanlar olabilirdi ama ne yazık bu ülkede olamıyor ya da pek az sayıda kalabiliyorlar. Bu bir süreç elbette ve bu proje köhnemiş zihniyetlerin yenilenmesi için fırsat.
Projenin sosyal yönlerine kamu desteği şart, bu destek olduğu takdirde proje çok iyi bir yolda ilerleyecek. Zira eleştiri gruplarının da takılmaya çalıştıkları en önemli konulardan biri bu. Ama kamu desteği, konut ve barınma problemlerine çözüm şart elbette.
Saygılarımla
Ali Amasyalı
Toplantının farklı görüşlerin biraraya uzlaşma noktaları da oluşturabilecek şekilde gelmelerin mümkün olduğunu göstermesi bakımından çok değerli olduğu ortada. Ancak bu toplantının ortaya çıkarttığı ve tartışılması gereken birkaç konu daha var:
Bunlardan birincisi imar planı ile mimari projenin tanımları ile ilgili. Batı toplumlarında imar planı ile mimari plan bir bütün olarak düşünülürken ve bu nedenle (mimari alan olarak şehirciliği de kapsarken) bizde bu alanlar ayrışmış ve sanki iki farklı uzmanlıkmış gibi algılanıyor. Özellikle şehir plancıları odası başkanının söyledikleri bu açıdan bakıldığında doğru değil. Çünkü söz konusu bir planın harfi harfine uygulanması ise bu zaten hem mümkün değil hem de iyi değil. Ölçekler arasında her zaman gidiş gelişler olur. Önemli olan bu gidiş gelişlerde bireysel yararlarla kamusal yararları bir araya getiren denge müesseselerinin olması. Ülkemiz bu açıdan şansız. Çünkü mimarlık ve şehirciliğin ayrışmasıyla hem mimarlık hem de şehircilik batılı anlamda yapılabilir olmaktan çıkmış durumda. Bu nedenle de örneğin İngilterede yapılan kentsel dönüşüm uygulamalarını anlayamaz duruma geldik-
İkinci hata yenileme bölgesi seçiminin bir eleştiri konusu yapılmasında. Tarlabaşı gibi bir bölgede yenileme alanının tüm tarlabaşı semti olduğu, yani Yenişehir ile İstiklal Caddesi arasında kalan bölge olması gerektiği ortada. Kentsel bütünlük bakımından ele alınırsa bu alanın Tophaneye kadar indirilmesi mümkün. Ancak bu bütün bu alanı kapsayan bir plan yapılmalı ondan sonra daha detaylı projelerle alan ele alınmalı şeklinde bir yaklaşımı da haklı kılmıyor. Çünkü: herşeyden önce bu alan zaten planı projesi olan bir alan (çünkü mevcut plan proje sadece kağıt üzerinde olan şey değildir- ) Yapılması gereken müdehalenin hukukunu, kurallarını ve planlamasının esaslarını saptamaktan ibaret. Tarlabaşı projesi detam olarak bunu sağlıyor bence. Yani sadece bu alanla ilgili değil aynı zamanda karakter benzerliği olan tüm Tarlabaşı coğrafyası için de hukuk/kural/proje oluşturma yöntemi.
Bir diğer yanlış sosyal doku ile bina dokusu ilişkisinin görülmek istenmemesinden kaynaklanıyor. Bu yanlışlar geçmişte çok yapıldı. Adana bölgesinde apartmanlara yerleştirilen göçerlerin balkonlarına yerleştirdikleri atları, inekleri, eşekleriyle karikatürleşen bu durumdan dersler çıkartılması gerekmekte. Bunu yaparken de ülkemizde aslında oldukça zengin olan ada bazında koruma/yeniden işlevlendirme/dönüştürme uygulamalarının başarı ve başarısızlıklarından çıkartılacak derslerden de yararlanmak gerekiyor.
Belki de Tarlabaşı toplantısının en büyük eksiklerinden birisi de buydu.