“Beyoğlu’nun Dünü Bugünü Yarını” sempozyumunun ikinci gününde açılış konuşmasını yapan Oktay Ekinci, bir önceki gün yapılan sunumların doyurucu olduğunu, ancak Beyoğlu hakkında konuşurken Beyoğlu’nun sadece İstiklâl Caddesi’nden ibaret olduğunun düşünülmesinin yanlış olduğunu belirtti.

Ekinci, gene de organizasyonu düzenleyen kurumun İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) olması nedeniyle, Beyoğlu kültürünün merkezi konumundaki Pera bölgesi ile İstiklâl Caddesi’nin ele alınmasının normal olduğu ve yapılanın bir “Beyoğlu ilçesi sempozyumu” olmadığını hatırlamanın gerekliliği üzerinde durup, sözü Sercan Özgencil Yıldırım’a bıraktı.

Sempozyum’da “Bugün’den sonra Beyoğlu” başlıklı sunumu gerçekleştiren Sercan Özgencil Yıldırım, İstanbul kimliği ve Beyoğlu kimliğinin birbiri içerisine nasıl iç içe geçmiş olduğundan bahsetti. Bugünden sonrasına bakarken geçmişin ışığına ihtiyaç duyduğumuzu belirten Yıldırım, tarihsel olanın şimdiki zamanda değer oluşturabildiği ölçüde geçmişten ışık alabileceğimizin altını çizdi. Tarihin referans oluşturamadığı bir kentte ise yarınların “öngörülemez” hale geldiğini, ders alabileceğimiz hiçbir değerin kalmadığını vurguladı.
Geçmiş, bugün ve yarın bağlantısının kurulması gerektiği şeklindeki açıklamalarından sonra Yıldırım, Beyoğlu’nun öne çıkan kimlik değerleri olarak kültür ve sanat ortamından bahsetti. Sanat galerilerinden kitapçılara, müzik aletleri satan dükkânlardan, dinsel merkezlere kadar her çeşit kültür kaynağının Beyoğlu’nda bulunduğunu hatırlattı. Kent mekânının da yalnızca fiziksel açılımlarla değil, toplumsal, tarihsel açılımlarla da kimlik bulduğunu, bu yüzden de Beyoğlu’nun tüm bu bağlamlarla, İstiklâl caddesinden Tarlabaşı’na, Cihangir’e kadar uzanan mozaik biçimiyle ele alınması gerektiğini belirtti.
Bu bağlamlarda düşünüldüğünde, “Tarihsel değeri ortaya çıkarmak, bugüne dâhil etmek, kentsel alanları bu çerçevede canlandırabilmek gücü, mimarî tasarımda yatmaktadır. Tasarım üzerinden kentli nezdinde “farkındalık” yaratılması, kentsel bilincin geliştirilmesi ve kolektif bellekte sürekliliğin sağlanmasında bir araçtır” diyen Yıldırım, Kentsel Dönüşüm konusunda da her şeye karşı duran, popüler muhalif tavrı eleştirdi.
Ardından Tarlabaşı’nın bugünkü durumuna ve o mekânda yapılmakta olan kentsel dönüşüm projelerine açıklık getirmeye çalışan Yıldırım, “Tarlabaşı Yenilemesi’ni diğer projelerden ayırmaya yönelik olarak şunu da söylemeliyim: alandaki ortalama emsal artışı % 6–7 civarında. Bazı yapı adalarında azalma, bazılarında artış var. Bu genellikle yüklenici firmanın kârı ile açıklanır. Ama aynı zamanda, yeni işlevlerin enjekte edildiği bir yenileme alanında kontrollü bir emsal artışı gerekli olabiliyor.” şeklinde konuştu ve ardından ekledi: “Kültürel çeşitliliğin korunması bölgenin kimliğinin korunması için hayati öneme sahiptir.”
Yıldırım, sonuç olarak ise, kentsel dönüşüm süreçlerinde şeffaflığın, paylaşımcılığın, uzmanlığın ve mekânsal, kültürel devamlılığın çok önemli olduğunu vurguladı.

Sercan Özgencil’in ardından sözü Doğan Hasol aldı.
Öncelikli soru, “Hangi Beyoğlu?” idi… Sınırlarına baktığımızda, Haliç’in dibine kadar uzanan bir Beyoğlu ile karşı karşıya olmamıza rağmen, sempozyumun konusu ilçe sınırları değil, “Beyoğlu kültürü”ydü. Zaten ilçe sınırları zamanla değişebilen şeylerdi (Hasol burada Gökkafes örneğini verdi), ancak kültür, tarihsel bir bağı da işaret ettiğinden, Beyoğlu kültürünün merkezi her zaman Pera ve İstiklal Caddesi olarak kalacaktı.
Hasol, Beyoğlu’nun kozmopolitliğinden gelen çeşitliliğinin, tarihine ve mimarlığına da yansıdığını belirterek, gündüz olsun gece olsun dinamikliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir bölge olduğunun altını çizdi.
Hasol’a göre yıllara göre Beyoğlu’nun geçirdiği dönemler şu şekilde özetlenebiliyor:
1940’lar: “Hacıağalar dönemi”. Anadolu’dan gelen varlıklı insanlar, bu yıllarda Beyoğlu’na yerleşiyor.
1950’ler: “Kulüpler dönemi”. Kulüp X, Kulüp 12 vs. gibi kulüpler, Beyoğlu’nda görülmeye başlıyor.
1960’lar: “Diskolar, pavyonlar, striptiz kulüpleri dönemi”. Beyoğlu, bu yıllarda gece hayatıyla iyiden iyiye ön plana çıkmaya başlıyor.
1970’ler: “Porno filmler ve birahaneler dönemi”. Ülkenin genelinde etkin olan seks furyası, pek çok sinemanın bulunduğu Beyoğlu’nun bu dönemine damgasını vuruyor.
1980’ler: “Tarlabaşı yıkımı”. Tarlabaşı bölgesindeki yıkımın ardından, Beyoğlu’nun fizikî yapısı tamamen değişiyor.
1990’lar: “Kültür sanata dönüş dönemi”. Beyoğlu, kültür sanat merkezi olma özelliğini tekrar kazanıp kitapevlerinin ve kafelerin bulunduğu hareketli bir mekân haline geliyor.
Hasol, Beyoğlu’nun bugünkü canlılığının çok olumlu olduğunu söyleyerek, insanların, şehrin her yerinde çoğalarak büyüyen alışveriş merkezlerindense, Beyoğlu’nu tercih etmelerinin, bu bölgenin günün koşullarına meydan okuyan yapısıyla bağlantılı olduğunun altını çizdi.
Tarihsel yapıya baktığımızda, iki önemli kırılma noktası, Beyoğlu’nun kaderinde büyük rol oynuyor. Bunlardan ilki, binlerce dükkânın ve evin yağmalandığı, 6-7 Eylül 1955 olayları. İkincisiyse, Tarlabaşı yıkımı. 6-7 Eylül olaylarından sonra Tarlabaşı terk edildiğinden, burası bir çöküntü alanı haline geliyor ve daha sonra Bedrettin Dalan döneminde bir kısmı yıkılarak, Beyoğlu’nun fizikî çehresi tamamen değiştiriliyor.
Plansızlıkla beraber gelen noktasal uygulamalar ve yeni simge yaratma çabalarının, Beyoğlu’nu fazlasıyla bozduğunu belirten Hasol, geleceği öngörmek imkânsız olsa da, en azından Beyoğlu’nun gelecekte nasıl daha iyi olabileceği konusunda şunları söyleyerek konuşmasını bitirdi:
1) Kentsel dokuyu ve tarihi yapıyı korumanın yanı sıra, bozmamak da şarttır.
2) Kentsel planlama ve kentsel tasarım ilkeli ve kaliteli bir şekilde yapılmalıdır.
3) Beyoğlu Belediyesi, kaynaklarını düzgün kullanarak, belirli bir mimarlık politikasına bağlı kalarak hareket etmelidir.
4) Beyoğlu’nun kendi karakterine, tarihsel gerçeğine yakışacak yenilemeler yapılmalıdır.
5) Beyoğlu’na kültür, sanat ve eğlence işlevleri dışında yeni işlevler katılmamalıdır. Kültürel gelişime elverişli olan bu alan, başka işlevlerin araya sokulmaya çalışılması halinde büyük zarar görecektir.
6) AKM, iyi çalışmıyor olsa da, onu yıkarak değil, onararak düzeltmek daha mantıklıdır. Yıkılsa da yerine ne konacağı konusunda mutabakat sağlanmalıdır. Beyoğlu’nun geleceği, herkesin tasarrufunda olmalıdır.

Hasol’un sunumunun ardından geçilen forum bölümünde, ilk eleştiri, Tarlabaşı’ndan bahsederken bu bölgeyi “kentlilerin giremediği bir getto” olarak tanımlayan Sercan Özgencil Yıldırım’a geldi. Sözlerinin “burada yaşayanların kentli olmadığı” şeklinde algılanabileceğini söyleyen bir izleyici, ayrıca sosyolojik olarak “getto” kavramının Tarlabaşı’yla uyum göstermediğini belirtti.
Söz alan bir diğer izleyiciyse, Tarlabaşı’nın bir getto olduğunu, asayiş ve güvenliğin sağlanamadığını, polis karakolunun arkasına girmenin gerçekten de yürek istediğini belirtti. Ayrıca, Dolapdere’ye kadar kanalizasyon kokusundan yürünmemesi gibi beledî hizmet sorunlarından yakınarak, bir binada 80-90 kişi yaşarken buraların nasıl ıslah edileceğinin bilinmediğinden yakındı.
Mücella Yapıcı ise, yenileme projelerinde esas alınması gerekenin evrensel koruma nitelikleri olması gerektiğini söyleyerek, Tarlabaşı’nda parsel bazında değil, ada bazında yenileme yapılarak, Tarlabaşı’nın tarihî dokusundan ayrı olarak, bambaşka bir yer haline geleceğini söyledi ve “Yenileme bu mudur?” diye sordu.



5 Yorum
kerim sokullu
şimdiye kadar yenileme diye bir kavramı gerçek uygulamasıyla görmedik. sadece bir sokak boyutunu geçmeyen koruma örnekleri vardı hayatımızda. geri kalan herşey içlerindeki özenli ve titiz, üstüne düşen mimarın çabasıyla olanlar haricinde kocaman bir başarısızlık toplamıdır. Tek tük başarılı örnekler işine titizlenen mimarların yaptıklarıdır. kurullar bu konuda dünyadaki kurul kavramının çok gerisindedir. belki ülkedeki farklı gerilimlerden dolayı, belki de inşaat faaliyetlerinin çoğu yerde tarihi bölgelerinde acımasız davranışlarından dolayı politik bir koruma fikrine saplanmışlardır. bu yüzden rekasiyoner bir tutum içindeler. daha fazla korumacılığın hiç birşey yaptırılmaması olduğu kanaatiyle davranıyorlar. içinde bulunduğumuz somut perişanlığın bir yüz de bu bence. şimdi şimdi yeni düşünceleri de duyuyoruz. demek ki değişim başlayacak.
hilmi ünal
Yenilemenin ve yaşatmanın tarihi çevre için olmazsa olmaz şans olduğunu bu oturumdaki sunumlardan bir defa daha anladım. Tarihi çevreler için bugünden sonra içine yaşam doldurulacak koruma projeleri yapılması ve ısrarla uygulanması dışında başka bir yol görünmüyor. Gerisi laf-ı güzaf. Şöyle olmalı, böyle dikkat edilmeli, ranta kurban edilmemeli falan filan. Bu söylenenler önemsiz demiyorum; şüphesiz bunlara da dikkat edilmeli. Ancak bu sözlerle tarihi bölgelerde hiç kimseyi kıpırdayamaz hale getirenler esasında tarihe karşı sorumlu durumdadırlar.
didem özgür
Bu konferanslarda dolaşıp orada söz almadığı halde aldığı notları bazı TV programlarında “malzeme” olarak sunanlar oluyor. Kendi muhayyilesinde çoğalttığı ne varsa, abartmada sınır olmaz mantığıyla hamasete bata bata çıka ve programına çıktığı kanalın ‘solculuğu’ gibi, o da ‘soldan’ lafazanlık yapanlar oluyor. Dürüstlük size hiç uğramadı mı kardeşim? Ha, pardon kesim olarak değil ama felsefi düzeyde “köylülük” böyle birşey di değil mi? Tam bir prototipsiniz.
Beyoğlu toplantısında izleyicilerden söz alan birini tırnak içinde bilim adamı diye hedef gösterirken anlaşılıyor ki sizin eşsiz görüşleinizi üzerimize boşaltmanıza bir araç olmuş. Geri kalanını eleştirmenize bilginiz yetmeyince… O kadar zahmet edip gelmişsiniz ve aklınızda o konuşma kalmış. Büyük balık tutmuşsunuz, balina mesela. Güle güle harcayın.
Mehmet Serçe
Beyoğlu’nun dünü bugünü yarını konferansı kanatimce faydalı oturumlara ve konuşmalara neden oldu. Burada sözü edilen son gün oturumunda da koruma ve Tarlabaşı projeleri üzerine esasında iyi bir fikir turu atıldı. Sercan hanımın sunumu tamamen “yaşayan bir koruma” anlayışının yahutta bizim çok bildiğimiz “koruma/korutma/korutturmam” anlayışından farklı bir yolu zihinlerimize alktaran çnemli bir belgeydi, teşekkürler. Sadece kavramlar ve sözler üzerinden polemiklere alışkın, gerçekte yaşananlara pek önem vermeyen ‘takım’ kendi bildiği “en iyi kuş kargadır” nakaratını söylemeyi kafaya koymuş olduğu için ortamda gerçekçi bir bilgi alışverişi doğaldır ki yapılamıyor. Bazı kişilerin söz alarak konuşmaları bana göre bu manadadır.
Ama sayın Ekinci’nin “yenileme kurullarının kurulması siyasidir, kuruldakiler bu siyasete hizmet ediyorlar…” anlamındaki ‘politik’ saptamasına orada bulunan kurul üylerinin, 2. Kurul Başkanının tepki göstermemesini nasıl anlamalıyız acaba? Bize özellikle kendi uzmanlık alanı olan “planlama açısından koruma” yönünde izahat veren bu kurul üyesi değerli hocamız, bir başkasından değilde O. Ekinci’den gelen bu suçlama-saptamaya katılıyorsa birincisi bunu belirtmelidir. İkincisi eğer dediği gibi etik kurallara bağlı, planlama ruhuna uyan bir iş yapılmıyorsa o zaman bu kurul üyeliğinde niye vardır? (İstifa diye bir yol örnek verirsek, etik değerlere sahip hocalar tarafından düşünülmez mi?) Yok eğer durum böyle değil de, siyasi bir emirle orada değilse bu ağır suçlamaya niye cevap vermemektedir? Şimdi bana kalırsa esas karışık durumlar budur. Evet etik, meslek etiği hepimize lazım.
yılmazkuyumcu
Korumanın birinci kuralı yaşatma. Eğer yaşatmayı sağlayamazsanız istediğiniz kadar restorasyon yapın kısa sürede her şey eskisine döner. Ayrıca kentler, semtler, binalar bunların hepsi tıpkı canlılar gibi yaşarlar. Yani dış şartlardan etkilenir, kullanılıp kullanılmamalarına göre farklı şekilde eskirler. Aslında onları değerli kılan şeylerden birisi de yaşanmışlıklarıdır. Eğer yaşanmamışlarsa yıpranmaları, eskimeleri de aynı şekilde hızlı olur.
Bir binada kırk elli kişinin bulunması onun yaşadığı anlamına gelmez. Yaşamdan bahsedebilmek için yaşayanların da mekanla ilişki kurmaları, onu benimsemeleri, onun sorunlarıyla ilgilenmeleri, tamir etmeleri ama herşeyden önce sevmeleri gerekir. Eğer bu sevgi yoksa koruma da yoktur.
Korumanın en büyük iki sorunu ülkemizde koruyoruz diyerek herşeye karşı çıkanlarla, içindeki insanları koruyoruz diyerek sefaleti sürdürmeye çalışanlardır. Her iki durumda da binalar yıpranır yaşların çöker yokolur giderler. Bu boyutta bir koruma için çoğu durumda parsel bazında yapılan müdehaleler son derece yetersiz kalırlar ve uzun ömürlü olamazlar. Bizim ülkemiz koruma adına yapılan devasal yıkımlarla, parsel bazında yapılmış ve çok kıymetli yerlerde değilse çoğu kez boşa gitmiş örneklerle doludur. Çünkü bu değeri beraberinde getiremiyorsanız yaptığınız çalışmalar büyük bir ihtimalle boşa gidecektir.
Batı toplumları koruma ile kullanma arasındaki ilişkiyi çoktan çözdüler ve bu sayede tarihi kent dokularının geleceğe taşıyabiliyorlar. Bizim ülkemizin de uyanması ve korumayı kullanma ile birlikte düşünmesi dileğiyle.