Şimdinin şık görünümlü balkonları, bir zamanlar gardiyanların dikilip tutukluların kaçmadığından emin olmak amacıyla içeriyi gözledikleri yerlerdi. Eğer yakından bakarsanız, pencerelerdeki parmaklık izlerini hâlen görebilirsiniz.
Açılışı yeni yapılmış olan Liberty Oteli, eskiden ne olduğunu saklamayan binalardan: Otel, bir zamanlar Boston’un en tehlikeli tutuklularının kapatıldığı hapishaneydi.

5 yıl süren ve 150 milyon dolara mal olan yenileme çalışmalarının ardından, eskinin Charles Street Hapishanesi, bugünün lüks oteline dönüştü. Oda fiyatları 319 dolar ile 5500 dolar arasında değişiyor.
Mimarlar, 156 yıllık taş yapının pek çok özelliğini muhafaza etmek amacıyla emek sarf etmiş.
Gardiyanların mahkûmları vagonlarından hücrelerine aktarırken geçtikleri eski kapı ise, Scampo isimli yeni restoranın girişine çevrilmiş. Scampo, İtalyanca’da “kaçış” anlamına geliyor.
Clink (tr. “hapishane”) isimli bir diğer restoranda ise, müşteriler yiyecekleri yemeklere parmaklıkların ardından bakıp, mahkûm kıyafeti giymiş garsonlara sipariş verebiliyor. Otelin Alibi isimli barı ise, hapishanenin eski “sarhoşlar koğuşu”nun yenilenmesiyle yapılmış.

Kalpazanlar, kapkaççılar ve hırsızlar yerine, bugünkü misafirler arasında Mick jagger, Annette Bening, Meg Ryan ve Eva Mendes gibi yıldız isimler bulunuyor.
Charles Street Hapishanesi’nin eski mahkûmları ise, yeni otel karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar.
“Gerçekten inanılmaz” diyor Bill Baird. Kendisi, 1967’de 37 gün boyunca bu hapishanenin konuğu olmuş; suçu ise, “evli olmayan çiftlere doğum kontrol hapı verilmemesi” konusundaki kanunu ihlal etmesiymiş. “Bir zamanlar hepimiz için kabus olan bir yapıyı nasıl böylesi çekici bir şeye dönüştürebilmişler, anlamıyorum”.

Hapishane, 1851 yılında faaliyete geçtiğinde, hapishane mimarisi konusunda uluslararası bir model sunmuştu. Haç şeklinde tasarlanan yapıda, 28 metre yüksekliğinde ana kubbeli yapı ve dört tane de hücre kanadı bulunuyordu.
Ancak geçen zamanla birlikte, hapishane bakımsızlığa mahkûm oldu. Artık pis, kalabalık ve sık sık isyanların yaşandığı bir hapishaneydi Charles Street.

1967 – 1968 yıllarında hapishanede 10 ay geçiren joseph Salvati ise, bir zamanlar hapishanenin güvercin pisliğine bulanmış olduğunu söylüyor: “Her sabah sıcak su ve fırçalarıyla gelip yerdeki ve sandalyelerdeki pislikleri temizlemekle görevli bir ekip vardı. Kahvaltınızı temiz bir sandalyenin üzerinde etmeniz için acele etmeniz gerekiyordu.”
1970 yılında, tutuklular hapishanedeki kötü şartlar nedeniyle dava açtılar. 1973 yılında hapishaneyi ziyaret eden federal bir yargıç, mahkûmların haklı olduğunu gördü ve hapishanenin kapatılmasını istedi. Ancak yeni bir hapishanenin inşa edilmesi ve mahkumların buraya nakledilmesi için 1990’a kadar beklemek gerekti.

Richard Friedman, mimarların, yapının karanlık geçmişini çok da hatırlatmaksızın orijinalliğe sadık kalmak için çabaladıklarını belirtiyor: “Bunu, insanların eğlendikleri ve iyi vakit geçirebildikleri bir yapıya dönüştürmek için ne gerekiyordu? Biz, olaya biraz daha mizahî yaklaşmanın iyi olacağını düşündük.”
Otelin 298 odasından 18 tanesi, eski hücrelerin yerine kurulmuş. Bu odalarda eski hapishanenin duvarları hâlen duruyor, ancak bir farkla, duvarda yüksek çözünürlüklü televizyon da asılı durumda.


Hapishane şartlarının iyileştirilmesi davasında mahkûmların avukatlığını üstlenen Max Stern ise, projenin bazı özelliklerinin (restorana “Hapishane” adı verilmesi gibi) fazla “neşeli” kaçtığını belirtiyor: “Bence, yapının geçmişte gerçekten de ne olduğu konusunda daha objektif davranabilirlerdi.”
Kaynak: Comcast.net
Çeviri: mimdap



7 Yorum
şemsettin sami
Örneği daha önce İstanbulda görülmedimi ? Sultanahmet ceza evi Dort Mevsim Oteli oldu..
Bu arada İstanbulda yapılması gereken bir yer var ki; yakında bir arap seyhine arazisi sunulacak: İstanbulun Avrupa yakası gazhanesi..Yedikulede bulunan bu yapı ve tipik gaz deposu çok güzel bir MÜZE ye dönüştürülebilir.. Bu konuda Mimarlar ve Şehir Planlamacıları Odaları âcilen devreye irmelidirler.
memhmet ali
İstanbulumuzda kaderine terkedilmiş öylesine yapılar var ki…ister otel ister alışveriş merkezi yada kültür merkezi olarak hayata döndürülmesinin gereğine inanıyorum.Örneğin,yedikule havagazı fabrikası,üçkuruşluk kazanç için sökülen çelik çatı vb.malzemeler yerinde kalsaydıda bir kültür merkezine çevrilemezmiydi,ulaşoımı kolay,yeri çok güzel.Sanki kaderine bırakılmış yok olması bekleniyor.Hergün önünden enaz 2 defa geçtiğim bu bölgede yapılan rekraasyon alanı o yapıyla birleştirilse idi ve bir kültür merkezi olarak hizmet verse idi sanırım ,insanlarımızın dolduracağı bir mekan olurdu.Oysa duyarlı insanlarımızın bu konuda ki duyarsızlığı üzücü…
mssonuc
iyi bir örnek…
Pervasız Pertavsız
Bu denge dediğimiz şeyin aksının ne yönde olduğu önemlidir. Ayrıca, elde herhangi bir veri olmadan, söz konusu dönüşümün “kent plancılarının belirlediği haliyle” yapıldığını iddia etmek bana biraz safdil geliyor.
“Kamuya kazandırmak”la “Mick Jagger’ın ziyaret edeceği bir otel yapmak” arasında fark olduğu konusunda ısrarcıyım.
Ayrıca, dönüşümü yapılan bina han hamam olsaydı anlardık da, bunun bir hapishane olduğu da unutmamalı. Orada senelerini geçiren mahkûmların hatırasına ihanet olarak görüyorum bu “ex-hapishane-lüks otel”i.
Mehmet Serçe
Ben de yapılan tasarımın dönüşüm örneklerinden olduğunu, tipik olarak ve garantili bir şekilde turizm amaçlı olmak üzere otel işleviyle değerlendirildiğini farkediyorum. Elbette müze, sanat merkezi, toplantı salonu gibi toplumun kullanacağı ve işletmesi kamu idareleri tarafından gerçekleştirilecek yapılar da bunlara yakışır. Ancak her gördüğünüz eski yapıyı daha önce kamusal işlerde kullanıldı diye müze, sergi salonu yapmak mecburiyeti de yok herhalde. Kent plancıları bu konuda hangi nufusa ne miktar gerektiğini bilirler ve bu ihtiyaçlar o şehrin özelinde ve talepleriyle gerçekleşir.
Bir tarihi yapının yeniden işlev kazandırılması gerçekte çok uğraşı isteyen bir alan. Ama onu işletmek, ayakta tutmak daha da önemli. Dışından içinden “müze” gibi yapılan, içine haniyse uğranmayan, devlet yahut yerel idarenin “azim ve iradesiyle” biblo gibi caddelere dizilen yapılar Avrupa’da 60-70 lerden sonra terkedildi, bizde sınırlı yenileme faliyetlerimiz içinde bile var. Bir sürü han, hamam Anadolu illerinde yıkımdan kurtarıldı ve ayağa kaldırıldı, kullananı yok.
Bir denge var bu işte. Kullanma, yaşar vaziyette tutma ve gerçekçi gereksinimler üçgeni çok önemli.
Pervasız Pertavsız
Selim Bey, dediklerinize katılınabilir pek tabii. Ancak “kent merkezlerinde kalan eski cezaevlerinin, fabrikaların ve atölyelerin kente kazandırılması” konusu bana göre biraz “kılçıklı” kalıyor.
Kente kazandırmak demek, yerine süper lüks otel yapıp, zengin müşteri ağırlamak mı demektir? Yoksa o mekânı kamuya açarak, örneğin bir müze hâline getirerek (ki bunun örnekleri Almanya’da mevcut), gerçekten “kamuya kazandırmak” mıdır?
Bu konuda Max Stern’e biraz daha kulak kabartmak mümkün olsaydı keşke…
Selim Bingöl
Bizde Sultanahmet Cezaevi bu konuya örnek olabilecek projelerden biridir. O da lüks otel olarak değiştirilmişti. Burada yenileme farklı kurgudaki mekanlar gereksinimlerden dolayı genel olarak dışta bir “tam korumayı” içte ise çağdaş, yeni mekan oluşturmayı ön çıkarıyor. Bazen iç mekanda konsepti en fazla anımsatan bir bölüm eskinin aynısı gibi tutulabiliyor. Tam kent merkezlerinde kalan eski cezaevleri, fabrika ve atölyeler tarihi kimliğin parçası olarak yorumlanırken kente kazandırılmaları çok önemli bir çalışma. Fakat dikkat edilirse bunların iç mekan düzenleri genellikle değiştiriliyor. Bu uygulama ise hem bir zorunluluk hem de çağdaş dünyanın tartışarak geçtiği bir düzlem.