Anılar çok mu fazla?

11 Dakika Okuma Süresi

Yahudi Soykırımından 11 Eylül’e, Berlin’den New York’a, bugün dünya insan acısına yapılan anıtlarla kaplanmıştır. Ancak, bu gerçekten de eskiden olduğundan daha fazla umursadığımız anlamına mı geliyor? Ve, korkunç olaylara olan saplantımız, onları tekrar etme olasılığımızın azalmasını sağlar mı? jonathan jones tuhaf ve yeni turist izine katılır:

Çok kısa süre öncesine kadar, hala 1945’ten kalma, şarapnel ile kalburlanan binalar ve bombalanmış kabuğadönmüş müzelerin bulunduğu bir şehir olan Berlin, 20. yüzyıl trajediler için bir anıt inşa etme ihtiyacı hissetmemiştir. Aksine, neoklasik mimar Karl Friedrich Schinkel’in 1931’den itibaren bir savaş anıtı olarak benimsen, bir 19. yüzyıl Dorik mabedi olan Neue Wache ile yetinmiştir. Oysa şimdi, anıtların fuzuli görüldüğü bu şehirde sadece kısa bir yürüme mesafesi uzaklığında iki rakip Yahudi Soykırımı anıtları bulunmaktadır.

Uzun Brooding Parkı, Tiergarten’in doğu başında, Hitler’in sığınağı ile Kançılaryasının mahallerinin yakınlarında Peter Eisenman’ın 2005 yılında açılan Katledilen Avrupa Yahudilerine Anıtı durmaktadır. Yakın zamanlara kadar enkaz ve atık toprak olan yer artık cansız bürokratlar tarafından idare edilmiş bir ölüler şehrini hatırlatmak amacıyla tasarlanmış, gri beton bloklar alanı haline dönüşmüştür. Yarın, Uluslararası Yahudi Soykırımını Anma Gününde, burası dayanılmaz acının yeri olmalıdır.

Burayı birkaç hafta önce ziyaret ettim, ancak, beton mezarlar arasında uzun bir süre yürümüş olmama rağmen geçmişi göremedim. Bu anıtın soyut olarak atıfta bulunduğu işkence ve nefret ile barbarlığın sayısız ayrıntılarını göremedim. Şimdiki zamanın ihtiyaçlarını ve arzularını karşılayan bu ve diğer modern anıtlarda birşeylerin döndüğünü, ve aslında ne geçmiş için bir telafi yapmak veya benzer hiçbir şeyin bir daha asla olmayacağını temin eden hiçbir şey olmadığını hissetmeden edemedim. Anı, kendisine özgü bir varlık edinmiş. Hiçbir şeyi kutsal görmeyen bir dünyada son kutsal şeye dönüşmüş.

Bunu görebilmek için günümüzün bazı en iyi sanatçıları ve mimarları tarafından sergilenen anıtlar için olasılık dışı heyecanı dikkate almanız yeter – Rachel Whiteread, Richard Serra (Eisenman’ın anıtının ilk yardımcı tasarımcısı ) ve Maya Lin. Sadece Berlin’de, Daniel Libeskind’in 2001 yılında açılan Yahudi Müzesi Eisenman’ın anıtından sadece 10 dakika yürüyüş mesafesindedir. Sözde orta çağlardan itibaren şehrin Yahudi toplumunun tarihinin müzesi, ancak daha çok demir muştalı bir yumruk anıdan ibaret.

Mimar Frank Gehry ise “sinirli” bir bina olduğunu gözlemlemiş, ve bu konuda haklı da – Berlinlilerin kendilerini herşeyin artık iyi olduğuna dair teskin etmek için sakin dindar bir yer değil de, “Biliyor musunuz, hala size güvenmiyoruz” der gibi kuleleri ve metal duvarları olan bir kale sanki. Eisenman’ın resmi anıtından öte, şair Robert Lowell’in Boston’un 54. Massachusetts Alayının siyahi iç savaş askerlerine anıtı hakkındaki muhteşem şiirinde tarih ettiği gibi bir anıt işini görmektedir:

Boston’dan geçtikten iki ay sonra,

Alayın yarısı ölmüştü;

İthafta,

William james neredeyse bakır

Siyahilerin nefes almasını duyar gibiydi.

Anıtları şehrin boğazına

Bir balık kılçığı gibi takılmıştır.

Libeskind deha gibi birşey. Sanatı gerçekten de bir balık kılçığı gibi takılıyor. Oysa Yahudi Müzesinde boğazınızı acıtan şey nedir – tarih mi yoksa sadece anı mı? Ve kimin anısı? Besbelli Yahudi ziyaretçilerin bu gibi yerlerle daha özel, daha doğrudan bir ilişkisi mevcut. Ancak açıklanması gereken şey, anıtların yas tutmak için herhangi bir kişisel sebebi olmayanlar için neden önem kazandığıdır.

Altı milyon Yahudi canların Naziler tarafından organize helakı tarihi bir gerçektir –-sanırım bunun Yahudi Soykırımını reddedenlere kendi uluslararası konferanslarını verecek derecede müstehcen bir dünyada söylenmesi gerekiyor -ancak tarihi “anı”ya çevirdiğinizde başka birşeye dönüşüyor. Tarih, geçmişe yapılan bir sorgulamadır; anı ise geçmiş hakkında kanaattir. Tarihi bir olay anı olarak saklandığında, anlayış yerini hürmete bırakır. Anıtların, filmlerin ve kitapların ölenlere olanlara bir faydası yok veya olanları hafifletmiyor veya telafi etmenin yakınından bile geçmiyor. Ölenler artık burada değiller. Anıtlar bizim için. İlham verdikleri öfke ve acı bizim için. Dünyaları günümüz dünyasından epey farklı olan, 1930’larda ve 1940’larda yaşayan bir Alman, Fransız, Yunan veya Rus Yahudisi için hiç bir anlamı olmayan, modern hassasiyetleri dramatize edebildiğimiz karanlık bir keyfe, hayali bir manzaraya dönüşüyorlar.

Libeskind’in mimarisi ziyaretçinin kendisini bir şekilde o zamanda orada bulunma hezeyanına kaptırması için baştan çıkartıyor. İlk gittiğimde ölüm acısına son veren darbesi olan uzun, karanlık, buz gibi kulenin arkanızdan kapanan ağır kapısı beni harap etmişti. Auschwitz’e gidip de duş bloğunun kapılarının arkanızdan kapanmış gibi hissetmeniz gerekiyor – kelimelere döker dökmez korkunç derecede bayağı oluyor. Ancak yakınlarda tekrar gittiğimde, itiraf etmeliyim ki bir ortaçağ kalesinin zindanını ziyaret etmek gibi son derece keyifli geldi. Işık ve gölgenin yarattığı kendi duygusal etkisinden öte neyle alakası vardı ki?

Daha eski anıtlarla karşılaştırdığınızda bu gibi modern bir anıtın tuhaf kültürel fonksiyonu ortaya çıkıyor. Londra’da Whitehall üzerinde trafik, uzun beyaz bir anının etrafında – Kenotaf, 1920 yılında, birinci dünya savaşında ölen 700,000’i aşkın İngilizin anısına inşa edilen boş bir mezar – nehir gibi ayrılır. Başlangıçta zafer töreni için bir karton aksesuar olarak tasarlanan Kenotaf, mimar Sör Edwin Lanseer Lutyens tarafından tasarlanmış olağanüstü bir sanat eseridir. Klasik sanattan etkilenmiş olup Poussin’in yaptığı bir tabloda yer alan bir anıtın melankolik iç gözlemine sahiptir. Hatta, suskun yalınlığıyla, günümüz minimalist anıtlarının bir ecdadıdır. Ve yine de, şık sanatı bırakın, hiç kimse Kenotafı sanat olarak bile düşünmez. Kenotaf, devlet adamlarının Anma Pazarı’nda, birinci dünya savaşı gazilerinin hala hayattayken yürüdükleri yerde çelenk koydukları yerdir.

Yoğun duygulu vatanseverlik ve anıtlar üzerinde anlaşmazlıklar görmüştür, ancak hiçbir zaman heyecan verici, genç bir modernliğin simgesi olarak görülmemiştir. Bugüne kadar Londra’da hiçbir turist Kenotaf için, kültürel olarak kendisine saygı duyan bir Berlin ziyaretçisinin Eisenman ile Libeskind’in anıtlarını görmesi şart olduğu gibi acele etmemiştir. Savaş anıtları neden artık yalnızca gaziler veya sağ kalanlar için değil de herkes için olan birşey olarak yeniden işaretlenmiştir, neden artık devlet vatanseverliğinin cansız ifadeleri değil de popüler, ve hatta bir şekilde bulunulması gereken spontane, modern, kentsel yerler dönüşmüşlerdir?

Bunu ifade etmenin gülünç bir yolu, Yahudi Soykırımının anıtları Chelsea Gazileri ve gri paltolu siyasetçilerle eski ilişkilerden kurtardığını söylemekdir. 1980’lerde ve 90’larda Avrupa Yahudilerinin ikinci dünya savaşı sırasında katlinin gerçek ölçüsünün sadece popüler bilinci olarak zuhur eden yeni türde bir anıt, Claude Lanzmann’ın Shoah’ı gibi filmler ve Thomas Keneally’nin Shindler’in Gemisi gibi romanlarla derinleştirilmiştir. Hafıza seçicidir: bir bireyde bile güvenilir değildir. Birşeyi toplu hafızaya dönüştürdüğünüzde kritik tarihi şuura benzer hiçbir şey oluşturmazsınız. Eski tapınaklar üzerindeki efrizlerin muharebesi gibi sadece kahramanların ve anti-kahramanların görüntülerine baış atmaktan öte insanların geçmiş hakkında düşünmelerini sağlamazsınız. Popüler kültürde Yahudi Soykırımı’nın zaferindeki sorun – böyle söylemek abartılmış gelmiyor – herhangi bir aşırı vurgunun altında yatmıyor: kaydedilmiş tarihteki en başarılı soykırım teşebbüsü nasıl çok fazla konuşulmuş ve yası tutulmuş olur? Bu, olayı tarihi bağlamından ayrılmış, olağanüstü, açıklanmamış bir gerçeğe dönüştürmekle alakalı. Bugün Sobibor ile Treblinka 30 yıl öncesinden çok daha fazla insan tarafından bilinmekte. Ancak, Versailles Antını ve Naziliğe giden yoldaki diğer olayları her zamankinden daha az sayıda bilen olduğunu tahmin ediyorum.

Yine de her ne kadar modern batı kültürlerindeki hafıza kültü modern zamanların tek ve en korkunç olayı olarak Yahudi Soykırımı üzerinde sabitlenmeye eğilimli olsa da, bu kara nostaljinin aslında 1940’larda Avrupa’nın ıstırap çeken Yahudileriyle hiçbir alakası yoktur. Bizim ihtiyaçlarmızla, duygularımızla, drama ihtiyacımızla alakalıdır.

Anıtsal sanat bu kültürel fenomene bakmanın sadece bir yoludur, ancak filmlerden veya romanlardan daha fazla damıtır: donuk ve hareketsiz, boş ve düşünceli, bir anıt, bir toplumun kendi ölümcül yansımasıdır. Her ne kadar günümüz anıtları Hitller soykırımını ilgilendirse de, yeni sanattaki anma modası 1982 yılında Washington’da hepsi beraber çok daha az değerli bir anı ile başladı.

Anıta hava karardıktan sonra varıyorum ve yavaşça eğrilen yol üzerinde yürüyerek isimleri okuyorum, ve çok tuhaf, narin bir duygu ile çarpılıyorum. Göz yaşları çok uzak değil. En derin noktaya ulaştığım ana kadar, Washington DC’nin kalbinde kazılmış bir çukura battıkça genişleyen iki taş cephenin çapında imkansız birşeye ikna oluyorum. Bu askerler buradalar, Duvarın hemen arkasında Valhalla’da yaşıyorlar. Acılarını hissetmek için sadece isimlerine dokunmanız yeterli.

Yabancılar – yani Amerikalı olmayanlar – Washington’da bulunup Maya Lin tarafından hala öğrenciyken tasarlanan ve 1982 yılında açılan Vietnam Gazileri’nin Anıtını olağanüstü bir sanat eseri olarak bilirler. Bu hafife almaktır. Duvar, genelde bilindiği haliyle, ulusal Amerikalı hayatında yaşayan, mahrem bir bölümü oynar. Bu, normal isim sıralarının isimlerden daha fazla olduğuna dair verdiği his ile ilgili birşey – sanki bir şekilde isimleri üzerinde yazılı olan, Vietnam’da yitirilen 58,249 Amerikalı’nın “evi” gibi.
Bu duygu güpegündüz de hala orada, ama neyin sebep olduğunu çözebilir veya çözmeye başlayabilirsiniz. Anıtın, gökyüzüne işaret eden Washington obeliskinin veya Lincoln’ün heykeline çıkan yüksek merdivenlerin aksine sizi aşağı doğru, toprağın içine çektiği gerçeği yatıştırıcıdır. Levhanın karalığı karanlık yansımalara yol açar. Yol sizi ölenlerin isimlerine çok yakın kılar. İsimlerin tipografisi dahi resmilik ve dostluğun usta bir dengesi olarak yansıyor.

Tüm bu yapıtlar 2001 Eylül’ünden önce yaratıldı. Uçak vurduğunda, trajik sonuçlara duyulan öfkenin gerçekliğe dönüşmesinden çok öncesinde yapılmıştı. Savaş anıları olmayan genç sanatçılar eserlerini sadece Lutyen’in westernin arkasından gelen korku filmi olarak tanımladığı gerilimle tasarlamaktaydılar.Anıların gazabı bize kültür hakkında bir gerçeği gösteriyor: Derine doğruluğunu. Bizler büyük hadiselerin ağırlığı ve derinliğini istemekteydik. Ve bunu elde ettik.

Kaynak: Guardian
Çeviri: mimdap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir