Guggenheim dışında, Bilbao’yla ilgili olarak bildiklerimiz son derece sınırlı. Pek çok otorite, Guggenheim’ı “modern zamanların en önemli binası” olarak selamlıyor. Müzenin kendine has biçimi, araba reklâmları ve MTV usulü rap videoları gibi pek çok oluşuma da mimarî dekor olarak kullanılıyor.

Ancak Bilbao, sadece Guggenheim’la sınırlı bir şehir değil. Rakamlar bize gösteriyor ki, İspanya’yı ziyaret eden turistler, artık mimarî ve sanat eserleri konusunda büyük önem taşıyan Bilbao’yu da gezi listelerine eklemek durumunda kalıyor. “Bilbao Etkisi” adı verilen kavram, üniversitelerde pek çok defa araştırılmış ve şehirleri mimarlığın önemli kaleleri haline getirmek konusunda bir bakıma “eğitmişti”. Bugün, Denver ve Dubai’nin de Bilbao’nun izlerini takip etmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, ‘Bilbao Etkisi’nin Bilbao için önemi ne?

Guggenheim, daha önce Nervion Irmağı’nın kıyısındaki bir tersane olarak kullanılan alanın yerine inşa edilmişti. Müzenin bulunduğu Biscay sahili, buram buram İspanyol Sanayi Devrimi kokuyordu. Zengin demir kaynakları bulunan dağları, demiryolları ve muazzam limanıyla, Bilbao 19. yüzyılda metal işçiliği ve gemi yapımı konusunda önde gelen şehirlerden biriydi. Ancak bir yüzyıl sonra, Nervion Irmağı toksik atıklarla dolmaya, şehre de İspanyolca “delik” anlamına gelen “El Botxo” denmeye başlandı.

Daha sonra, gemi yapımı işleri Asya’ya doğru kaymaya başladı. Guggenheim 1997 yılında kapılarını ziyaretçilere ilk açtığında, tersaneden geriye kalan şey eski gemi donanımları ve boş ambarlardı. Artık iyice kirlenen ırmak ise, Sanayi Devrimi’nin mezarlığı konumundaydı.

Şehrin geri kalan kısmında da durum değişik değildi. Guggenheim’dan güç alan bulvarlar neo-Barok cepheleri ve anıtsal duruşlarıyla önem taşıyordu, ancak sokak yaşamından çok uzakta duruyordu. Pek tabiî başka tasarım örnekleri de vardı: Norman Foster’ın yeni metro sistemi için yaptığı tırtıl biçimli giriş kapısı, Santiago Calatrava imzalı yaya köprüsü; ancak onlar da şehrin soluk yüzünü değiştirmeye yetmiyordu.

Sonrasında şehir giderek daha fazla gelişmeye başladı. Guggenheim’a ayda 100.000 ziyaretçi geliyordu. Müzenin yıllık ziyaretçi sayısı asla 1 milyonun altına inmedi. Bunların yarısından fazlası diğer ülkelerden gelmekteydi. 2006’nın sonuna gelindiğinde, toplam 9 milyon kişi Gehry’nin bu muazzam mirasına olan saygısını göstermişti bile.

Ancak bu akının 354000 nüfuslu şehre etkisi biraz dramatik oldu. Çekici iş otelleri ve hoş pansiyonlar, yerlerini Domine Bilbao ve Sheraton gibi daha popüler otellere bıraktı. Guggenheim’ın yakınlarındaki paslı tersanenin yerini ise oyun alanları, bisiklet yolları ve cafeler aldı. Nehir boyunca giden tramvay hattı ise, Guggenheim’ı Casco Viejo’ya bağladı.

Daha sonra ise, dünyanın en ünlü mimarları birer birer Bilbao’ya el atmaya başladı: Álvaro Siza (üniversite binası), Cesar Pelli (40 katlı ofis kulesi), Santiago Calatrava (havaalanı), Zaha Hadid (masterplan), Philippe Starck (şarap deposu), Robert A. M. Stern (alışveriş merkezi) ve Rafael Moneo (kütüphane) bunlardan sadece bazıları… Bilbao mimarlık âleminin gözbebeği olmaya başladıkça, Pritzker Mimarlık Ödülleri’ni de bir bir kapıverdi.

Bu “güzelleştirme”, şehrin diğer taraflarında da yankısını buluyor pek tabii. Plazas Campuzano ve Indauxtu, yerlerini meydanvari parklara, heykel gibi işlenmiş elektrik direklerine, ergonomik oturma yerlerine ve ultramodern peyzajlara bıraktı. Havayı kirleten araçlardansa, çocukların kahkahalarıyla doluyor bu mekânlar.

Casco Viejo’yu tanımak ise neredeyse imkânsız. Grafitiler silinmiş. Taştan yapılma ön cepheler temizlenmiş. Artık eski kasap dükkânlarının yanı başında H&M ve Billabong bulunuyor.

Artık Nervion Irmağı pis kokulu bir bataklığı andırmıyor. Çevreye kirleten fabrikaların gidişi ve lağım arıtma sisteminin kurulmasıyla, nehir kendini iyileştirmeye başlamış.

Şehrin fotoğraf sanatçılarından Javier Gimeno Martiñez-Sapiña yakınıyor: “Bilbao’da bizim için pazar yok. Guggenheim’ın da bu konuda işe yaradığını düşünmüyorum. Yerli sanatçılar için eserlerini satmak hâlâ çok zor. Madrid’e ya da Barselona’ya gitmeleri gerekiyor.”

Birinci sınıf mimarların eserleri gerçekten çarpıcı. Şehir, Gehry’nin titanyum başyapıtı olmaksızın da son derece çekici. Ancak mimarî bir şehri tek başına değiştiremiyor. Bilbao şık bir şekilde giyinmiş, ama henüz nereye gideceğine karar verememiş birine benziyor.

Alfonso Martínez Cearra şöyle konuşuyor: “Yerel kültürümüz hâlâ Guggenheim’a entegre olmuş değil. Burası hâlen bir sanayi şehri.”

Bu savı, sokak temizlikçilerinden bir tanesiyle yaptığımız ufak sohbette de doğruluyoruz: “Daha önce hiç Guggenheim’a gitmedim. Orası turistler için.”

İşte Bilbao’nun diğer renkleri:

Louis Bourgeois’nın tasarladığı “Maman”. Bir zamanlar eski bir tersane olan kıyıda, bugün oyun alanları ve bisiklet sahası bulunuyor.

Jeff Koon’un tasarladığı “Puppy”. Kireçtaşından yapılma bir kaide üzerindeki taze hercai menekşelerden oluşan bir teriyer heykeli.

Guggenheim’ın titanyum panelleri. Philip Johnson bu müze için “Çağımızın en önemli binası” demişti.

Richard Serra’nın “dönen elipsler”i. Müzenin büyük salonlarından bir tanesinde bulunuyor.

Guggenheim yakınlarındaki Moyua. ‘Bilbao Etkisi’nden en çok etkilenen alanlardan biri.

Zorrozaure ise değişime karşı direnç göstermiş alanlardan…

Hesperi Bilbao Oteli, 151 butik görünümlü odadan oluşuyor. Odaların gecelik fiyatları 90 avrodan başlıyor.

Casco Viejo’daki barlardan bir tanesi. Bir zamanlar grafitiyle dolu olan bu alan, şimdi tamamen temizlenmiş.

Kaynak: NYT
Derleme: mimdap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir