Belediyenin gündeminde olmayıp kentin ihtiyaçları açısından acil olan ve İstanbul’un total yaşam konforuna ciddi katkı yapacak konu ve projelerin tahayyülüne, parklarla başlamıştık. Arkeoloji parkından sonra bu kez de kent parkı… Bugünü bir fenomen olarak kent parkının ne olduğuna ayırdım, hepsi biraraya sığmayacağından konunun İstanbul kısmını da haftaya yazacağım. Sonra da sıra iskân ve yapılaşma sorunlarıyla çözüm tahayyüllerine yani evlerimizle mahallelerimize gelecek. Tabii her sorunu bir gazete köşesinde çözemeyeceğimiz de malum; ama Taksim ve kopya camilerle içlerimizi bu denli karartan bir gerçekliğin üzerine çözülebilirliğe dair bir iyimserlik iması bile fena olmaz herhalde.
Önce kötü haber:
Modern İstanbul’un 1800’lerden beri modern kentlerin başlıca sosyal donatılarından olan bir kent parkı yok. Dolayısıyla, bu eksik, arkeoloji gibi ancak Roma ile paylaşabileceği ayrıcalıklı bir donatının yokluğu değil, küçük kentlere kadar tüm modern kentlere kıyasla her gün yeniden yaşadığı bir eksiği ve mağduriyetidir. Hemen Gülhane ve Yıldız parkları akla gelse de bunlar modern şehirciliğin anladığı anlamda parklar olmayıp, saray bahçesi boşluklarının kent[li]lere açılması ile elde edilmişlerdir. Kaldı ki Yıldız’da ciddi bir saray yapısı da yoktur: Sarayın Topkapı’dan Beyoğlu yakasına taşınma sürecinde Dolmabahçe öncesinin geçici ikametgâhıdır ve küçük köşk ve pavyonların toplamından oluşmaktadır. Saraydan ziyade Boğaz’ın korulara gömülmüş Hidiv Kasrı benzeri malikânelerinin büyük ölçeklisidir. Dolayısıyla, Boğaz her ne kadar böyle irili-ufaklı korular ve onların bünyesindeki köşk, kasır ve pavyonlarla doluysa da bunlar, Londra’daki Hyde Park ve Regent’s Park, Paris’teki Lüksemburg Parkı, New York’taki Central Park, Berlin’deki Tiergarten ve Chicago’daki Millenium Park türünden bir kent parkı niteliğinde olmayıp; Berlin’deki Charlottenburg sarayı bahçesi, Viyana’daki Schönbrunn ve Belvedere saray bahçeleri türünden soylu sınıf işlevlerinden devşirme yeşil alan boşluklarıdır.
Kaynak : Taraf



