Türkiye’de kamusal alandan söz edebilmek için ister istemez kamusalın yerine farklı bir sıfat bulmamız gerekiyor. Türkiye’de kamusallığın yerini anonimlik almış durumda. Oysa bu ikisi arasındaki fark, demokrasi ile şiddet rejimleri arasındaki kadar keskin.
‘Neoklasik’ kentte, yani ulus-devletin siyasal ütopyalarının konusu olan 19. yüzyılın modern kentinde, sanat bir taraftan kamusal alana çıkarken, diğer taraftan da çok dar bir alana sıkışır: Galeriler, koleksiyoncular için özel alana dair bir ticari meta olarak görülür. Sanatın kamusal alana çıkışı bugüne miras kalan önemli bir problemi de beraberinde getirir: Kentte sanat için yer ayrılır. Üstelik bu ayrılan yer sıradan bir yer, bir köşe değil, kentin en kalabalık yerleridir. Sanat meydanlara, parklara, kültür merkezlerine taşınır. Modern kentlerde kahramanların heykellerini yapmak, kenti süslemek, güzelleştirmek, halkı eğitmek ve geliştirmek için, ‘kamusal sanat’a ihtiyaç duyulur. ‘Kamusal sanat’ aynı zamanda ideolojik yeniden üretimin, milli kültür inşasının da taşıyıcısı olur. Kamusal alanda ise sanat ideolojik yeniden üretimin taşıyıcısıdır. Ama aynı zamanda sanat, ‘sanat’ adı verilen alana izole edilir. Bu nedenle bugün sanatın kamusal alanda yer alışı, tam da 19. yüzyılda icat edilen bu ‘kamusal sanat’ problematiğinin dönüştürülmesi ile ilişkili. Örneğin Beral Madra’nın geçenlerde Radikal’de yayımlanan ‘Kültür endüstrisi devletin önüne geçmeli’ başlıklı yazısı Türkiye ile İtalya’nın kültür endüstrisi konusundaki durumlarına değiniyordu. Ona göre Türkiye ile İtalya’nın kamu müzeleri, kurumları açısından büyük benzerlikleri var. Ancak bu iki ülkenin kamu kurumları benzeşse de İtalya’da bağımsız inisiyatiflerin varlığı durumu değiştiriyor. Sermayenin, hayırseverlik kurumlarının gerçekleştirdikleri öncü yatırımların ötesinde İtalya’da kamusal alanın entelektüel üretime açılması için çok sayıda girişim var. Venedik’te olduğu gibi, devlet, yerel yönetim sanat üretimine alan açıyor, bağımsız girişimleri destekliyor. Madra’nın söylediklerinden çıkarılacak sonuç şu: Kamu alanının sanata açılması için devletin desteği gerekli. Ama onun kadar sanatçıların, bağımsız girişimlerin rolü de önemli. Onların kamunun önüne geçmeleri beklenmeli. Devletin sanata destek olması, bir ‘boş zaman endüstrisi’ olarak piyasa koşullarına teslim olmuş sanata daha çok yer açılması, daha çok para harcaması demek değil.
Modernleşmenin izole edilmesinin bedelini topluluklar ödüyor
Avrupa’dakinin tersine, Türkiye’de kamu anonimliğin en önemli kalelerinden biri. Bu durumda entelektüel üretim hayırseverlik mekanizmaları altına kayıyor ve kamu alanından dışlanıyor. Ancak bu durumun sorumlusu Madra’nın da işaret ettiği gibi, yalnızca devlet değil. Türkiye’de entelektüel üretim, çoğulculuğa, yaratıcılığa imkân tanıyan arayüzler oluşturmaktan giderek uzaklaşıyor. İktidar gücünü kullanan bürokratların uygulamaya tapınmasına karşılık entelektüellerin icraatten iyice uzaklaşmaları ve resmi kuruluşlarla ilişkilerinde ‘danışmanlık’ işlevleri ile yetinmeleri gerekiyor. Yöneticiler bir taraftan aşağıladıkları entelektüelleri güya ‘danışman’ statüsünde koruyor, gözetiyor, ustalıkla gönüllerini hoş ediyor. Kısacası ikiyüzlü, bütün taraflar açısından fırsatçı bir durum sergileniyor. Bu uzlaşmanın bedelini de topluluklar ödüyor. Topluluklar karşı-entelektüel bir şiddete maruz kalıyor. Bu yüzden kitlelerden kopuk olduğu için, modernliğin sınıf ayrımı ürettiği varsayılıyor. Olması gerektiğinin tersine. Siyasetçiler de halkın bağrından kopup geldikleri için, bir sivil toplum kesimi gibi kendilerinden başka kimseleri temsil etmeyen, ‘laf üretmekten başka iş bilmeyen’ entelektüellerle dalga geçiyor. Türkiye’de öznellikleri içerebilen bir kamu fikri o kadar yabancı ki, farklılıkları, bir arada yaşama isteğini ifade eden kavramlar bile ancak din, cemaat, azınlık, gibi anonimlikler içinde, kitle temsili biçimleri içinde düşünülüyor. Bu konumlamadan sanat da nasibini alıyor. O da bir azınlığın ayrıcalığı halini almış durumda.
Kamusal yapılar tuzbuz…
Bugün fikir ve sanat üretiminin özgürlüğüne, varlığına karşı daha kapsamlı bir tehditle karşı karşıyayız. Bu tehdit bildiklerimize de pek benzemiyor. Çok daha kendiliğinden, zorlama gerektirmeyen; itiraz edilemeyen, adeta muhataplarının rızası ile gerçekleşen bir şiddet ile karşı karşıyayız. Eskiden ‘fikir suçlusu’ denirdi, o zamanlarda fikrin bir suç oluşturabildiği ihtimali düşünülerek. Bugün fikri, düşünceyi suçlu ilan etmeye gerek yok. Bu tehdide kulak vermeyen, itaat etmeyenlere uygulanan ceza şu: Sınıfsal ayrıcalıklarını kaybetmek, şiddetin merkezinden çeperine doğru savrulmak! Yeni karşı-entelektüel hareket teknokratik tecrübenin yönetim tecrübesi yerine geçirilmesini hedefliyor. Bu şiddet kamusal hayatın sanattan arındırılması ile gerçekleşiyor. Anonimlik, iktidar gücünün arkasına gizlenen öznellikleri topluluklara dayatıyor. Şiddet yoluyla elde edilen ayrıcalıkların yeniden üretilmesi, haksızlıkların gizlenmesi söz konusu. Her iktidar odağının kendi öznelliğini topluluklara dayattığı, kendi kamu yararı kavramı altında kendi çıkarını kolladığı bir düzen bu. Kamusalın yerine geçen karşı-entelektüel örgütlenme yalnızca kimlikleri baskılamakla, ayrıcalıkları yeniden üretmekle kalmıyor. Öznellikleri, yaratıcılığı kamusal alandan dışlama işlevi görüyor. Bu yüzden Türkiye’de kamusal alandan söz edebilmek için ister istemez kamusalın yerine farklı bir sıfat bulmamız gerekiyor. Türkiye’de kamusallığın yerini anonimlik almış durumda. Oysa bu ikisi arasındaki fark, demokrasi ile şiddet rejimleri arasındaki kadar keskin. Yukarıdakilerin, her dönem köşe başlarını tutan ayrıcalık sahipleri tarafından sürekli Türkiye’nin bölünmesi ile korkutuluyoruz. Her fırsatta bu söyleniyor. Eğer farklı kimlikler baskı altında tutulmazsa ülkenin parçalanacağı, bir arada yaşayamayacağımız belirtiliyor. Gelin görün ki ‘üniter devlet’ görüntüsü altında bugün belki de dünyanın en kaotik örgütünü gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Devlet görünümü arkasında bir ‘entropi şaheseri’ yarattık. Devlet, kamusal örgütler tuzbuz olmuş durumda. Bu yüzden bugün yapılması gereken politika yoluyla ‘alternatif’ bir anonimliğin ortaya çıkarılması değil, sanat yoluyla farklı simgesel öznelerin ortaya çıkması, kamusal bir politikanın oluşturulması. Çünkü kamusallık, anonimlik gibi öznellik yoksunluğu değil, çoğulluğudur.
Kaynak: Birgün


