Bir süredir çok fazla dillendirilmeyen nükleer enerji söylemleri Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra tekrar gündeme getiriliyor. Geçtiğimiz hafta nükleer konusunda Meclis Komisyonu nükleer santrallerin kurulması ve işletilmesine ilişkin kanunun tümü üzerine görüşlerini tamamlamıştı. Kanun Şeker Bayramı’ndan sonra görüşülecek. Büyük bir olasılıkla da kabul edilecektir. Hatırladığımız gibi daha önce ulusal çıkarlara ters gelen yönleri nedeniyle dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto dilmişti.

Enerji Bakanı: “Nükleer enerji tercihten çok mecburiyet” diyor. Bakan, Türkiye’nin güçlü bir devlet olduğunu ve nükleer enerji konusunda da güçlü olması gerektiğini söylemektedir.

Şunu kesinlikle biliyoruz ki; nükleer enerji isteğinde temel neden elektrik üretimi değildir. Nükleer enerjinin pahalı ve sorunlu bir elektrik üretim yöntemi olduğu Ocak 2007 sayılı Silahlı Kuvvetler dergisinde yayınlanan makalede de incelenmişti. Biz bu makaleyle ilgili görüşümüzü bu köşede “Asker ve Enerji” başlıklı yazıyla (26 Mart 2007) okuyucularımızla paylaşmıştık.

Bu durumda nükleer enerji nerede kullanılabilir?

Tabii ki nükleer bomba malzemesinin üretiminde!

Peki, stratejik açıdan bakacak olursak; nükleer bombayı kime karşı kullanacağız?
Komşularımızın bize, bizim de komşularımıza karşı böyle bir silahı kullanmamız akıl kârı değildir. Çünkü bu durumda kim kullanırsa kullansın; nükleer serpintiden etkilenmeyen kalmaz. Üstelik yakın komşularımızdan bize düşman olan bir ülke yok. Olduğu iddia edilenler ise bizim gücümüz karşısında çok cılız kalmaktadırlar.

Bu durumda asıl düşman kim?

Bana göre asıl düşman emperyalizmdir. Bunun başında da ABD gelmektedir. Çünkü ABD, BOP’un kurgulayıcısı ve uygulayıcısıdır. Bizim ülkemizde dâhil olmak üzere bölgemizdeki ülkelerin haritalarını değiştirmek için uğraşmaktadır. Ama bu ülkelerin nükleer menzilimiz içerisinde olması söz konusu mudur? Hayır!

Peki, bu durumda; kullanamayacağınız nükleer silahları üretmenin anlamı var mı?
Acaba, nükleer santrallerin kurulmasındaki asıl amaç; ülkemizin nükleer çöplüğe dönüştürülmesi pahasına birilerinin kişisel kazançları olabilir mi?

Çünkü nükleer santral kuran firmaların ellerinde kalan santralleri bizim gibi ülkelere satabilmek için nükleer santralin maliyetinin yüzde 20-25 kadar bir kısmını “danışmanlık vs” adı altında dağıttıkları kendi beyanlarıdır.

Diğer yandan Fransa ve ABD ile yapılan nükleer alanlardaki anlaşmalarla bu ülkelerdeki atıkların bizim ülkemize depolanmasının yolumu açılmak isteniyor? Çünkü yapılan ikili görüşmeler ve anlaşmalar kamuoyundan gizlenmektedir. Bu işlerde çok para dönmektedir. Birçok kişinin iştahını kabartacak kadar büyük paralardır bunlar…

Ve birkaç uygulama örneği:

– Avusturya’nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978’de (ABD’deki TMI ve eski Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı.

– İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987’deki ulusal bir referandumla kapattı. İspanya’da da şu ana kadar üç reaktör kapatıldı.

– İsveç ve Almanya nükleer enerjiden vazgeçme kararı aldı ve her iki ülke de birer nükleer santralini kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı.

– ABD ve Kanada, 1978’den bu yana yeni sipariş vermedi. Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pek çok ülke nükleer planlarını terk etti.

Şimdi bütün bunlara karşın nükleer enerji konusunda ısrar etmenin ne anlama geldiğine varın siz karar verin!

Enver Şat
Kaynak: Evrensel

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir