Dünyevi yaşamımızın en belirleyici unsurunun para haline gelmesi, küresel kapitalist sistemin yayılmasına paralel bir biçimde gelişti. Her şeyin değerinin parasal bir karşılığı olduğu fikrinin bu denli güçlenmesi siyasetimizi de, üretim ilişkilerimizi de, ahlak anlayışımızı da yeniden belirledi. Bugünün verisi bu.
Napolyon’un “para, para, para” sloganını amentü haline getirmiş bir ilişkiler yumağının içerisinde yuvarlanıp gidiyoruz. Para kimdeyse güç onda ve söz onda. Bu nedenle paraya yönelik ilgimiz giderek daha da güçleniyor. Devlet yönetimleri de bu durumdan muaf değil. Paranın yönetilmesi, yönlendirilmesi, kontrolü ve daha da önemlisi bir risk faktörü olmaktan çıkarılması için önlemler almak gerekiyor. Kontrolden çıkmış paranın siyasi etkileri de göz ardı edilemiyor. Oysa bugün dünya üzerindeki küresel para hareketleri, mal ve hizmet transferlerinin çok üzerinde bir mobiliteye ulaşmış bulunuyor. Milyarlarca dolarlık para tek bir tuşla bir ülkeden diğerine ışık hızıyla sınır tanımadan hareket ediyor. Devlet mekanizmaları ise bunu izlemek yerine kontrol edebilme arayışına girmiş durumda. Merkez bankaları küresel para hareketlerine karşı ulusal ekonomilerini koruyup kollayabilmek derdindeler. Zira büyük miktarda para giriş çıkışları ulusal ekonomileri güçlendirmek yerine daha da kırılgan hale getiriyor ve krizlere çanak tutabiliyor. Günümüz koşullarında ani para hareketleri bir siyaset yapma aracına dönüşüyor. Para, nükleer silah kudretinde bir yıkım gücüne ulaşabiliyor. Orta büyüklükte bir ülke ekonomisinde sadece 15-20 milyar dolarlık bir para çıkışı, büyük bir krizi tetikleyebiliyor. Nitekim Türkiye de 2001 yılında tarihinin en büyük ekonomik krizini böyle bir süreçte yaşadı.
Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınma tartışması bu boyutuyla yalnızca bir yer değişikliği değil, paraya karşı bir pozisyon arayışı olarak görülebilir. Tartışılması gereken, bu pozisyonun ne tür sonuçlar doğuracağı. Bu bir paraya teslim oluş mu, yani devletin kontrolünde bir kurumun özel sektörün hinterlandına bırakılması mı, yoksa devletin paraya egemen olma ve özel sektöre “patron benim” mesajını “yerinden verme” girişimi mi?
Bugün Ankara’da devasa kamu binalarını görünce başkentte patronun kim olduğunu anlarsınız. Bu görkemli binalar yalnızca içerisinde iş yapılan üstü kapalı işyerleri olmanın ötesinde simgesel olarak devletin gücünü de gösteriyor. Büyük heybetli ve geniş alanlara yayılmış yapılar bunlar. Ancak İstanbul’da bunun tersine, göğe doğru yükselen dev yapıların banka, şirket ve holdinglerin merkezleri olduğunu kolayca gözleyebilirsiniz. İki şehrin ruhunu da, gücün kimde olduğunu da bu yapılardan çıkarabilirsiniz. Özünde iki ayrı dünyadan bahsediyoruz.
Kim haklı?
Merkez Bankası’nın taşınması iki farklı çerçevede değerlendirilebilir. Hükümet, İstanbul’u paranın merkezi haline getirirken bir yandan da bu ekonomik yapıyı kontrol edebilme arayışında olabilir. Ya da, devletin ekonomi üzerindeki kontrolünün para boyutunun da sonlandırılıp, özel sektörün oyun alanını genişletecek biçimde bir geri çekilme söz konusudur. Bu yaklaşım AK Parti’nin “pro-business” diye tanımlanan liberal, özel sektör taraftarı pozisyonunun yansıması gibi de algılanabilir.
Karşı çıkanlara gelince…
Gelen itirazlardan, konunun yalnızca ekonomik boyutunun ve küresel zorunlulukların bir ürünü olmadığını anlamak mümkün. Özellikle bu taşınmayı, ulus-devletin başkenti Ankara düşüncesinden uzaklaşıp, imparatorluğun başkenti İstanbul’u yeniden canlandırma projesinin bir parçası olarak görenler var. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin Ankara olduğu Anayasamızın değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden birisi.
Ben bu tartışmaların Türkiye’de birçok konuda olduğu gibi burada da yanlış bir zeminde yapıldığını düşünüyorum. Üzerinde asıl tartışmamız gereken şey, Merkez Bankası’nın yerinden çok, işlevi. Zira bu, daha geniş bir tartışmanın küçük bir parçası. Bir tek tuşla milyar dolarların hareket ettirilebildiği bir dünyada, mekansal olarak Merkez Bankası’nın Ankara ya da İstanbul’da olması gerçekten bu kadar önemli mi? İsteyen bunu neden istiyor? Karşı çıkan neden itiraz ediyor? Kimsenin çok da ciddi bir cevap arayışında olduğunu düşünmüyorum.
Merkez Bankamızın bundan sonra olası krizlere karşı Türkiye ekonomisini koruyacak önlemleri alabilme kabiliyeti esas önemli konu. Bu, ülkemize yönelik dış ekonomik operasyonları önceden fark edip bertaraf edebilme yeteneğidir. Bugün ekonomik müdahalelere karşı ulusal ekonomimizi güçlendirebilmek, aynı zamanda cumhuriyetimizi de koruyabilmek anlamını taşıyor. Zira finansal kontrol, uluslararası ilişkilerin en güçlü silahlarından birisine dönüşmüş durumda. Bu açıdan Merkez Bankamız ister İstanbul’da, ister Ankara’da, isterse Manisa ya da Edirne’de olsun, yeter ki güçlü ve bağımsız olsun. Başkentimiz ise sonsuza kadar Ankara olarak kalacak…
İsmail Küçükkaya
Kaynak: Akşam


