Kıyılarımızı yağmalayanlar (3)

4 Dakika Okuma Süresi


MİMARLIKLARINDAN SÖZ EDİLEMEZ

Bu yapı yığınları, her şeyden önce, binlerce yıllık Anadolu kültür coğrafyasından bilgisizdirler. Dedim ya, şu son kırk-elli yıla gelinceye dek hiç bir zaman alüvyon üzerine yapı yapılmamıştır bu ülkede… Şimdi, 1 cm’sinin oluşması için 300 yıl gereken nebati toprak acımasızca yok edilmektedir. Gidişe bakınca, çölleşmenin, kimilerinin söylediği gibi 40-50 yıl sonra değil, daha önce gerçekleşeceğine inanıyorum. (Çoğu yerde gerçek oldular.)
19. yüzyılda oluşan yerleşmelerin ustalarının çıraklarından kalabilenlere, (bulabildiklerime) imar kurallarını sorduğumda bana hep şu karşılık verildi:
“İnsanlar konuşa konuşa!”
Daha da üstelediğimde “İnsanlar birbirinin içine bakmayacaklar!” (Her yerde birbirimizin içine bakıyoruz.) denildi. (Dışa kapalılık İslamlığa bağlanmıştır bizde çoğu kez… Oysa bu en baştan beri başka türlü olmamıştır Anadolu’da…)
Dışarıdan ilk bakışta görülebileceği gibi bu yerleşmelerde evler,
– birbirlerinin havasını,
– yelini,
– güneşini,
– görüşünü kesmezler;
– birbirlerini kirletmezler,
– yönlendirilmeleri doğrudur.

İstanbul’da incelediğim Tuzla’daki ikincil konutlardan oluşan bir yerleşmede şunları saptadım: (2 kuşak önce)

– Burada yaşayan insanların birbirlerine saygı, sevgi duyduklarını söylemek için bir ipucu bulmak zordur.
– Bu insanlar arasında bir kültür birliğinden söz edilemez.
– Bu yapıların belli bir kültür kökenleri yoktur.
– Bu evleri yaptıranlar da, onlara uyarak yapanlar da, özentili, gösterişçidirler.
– Bilmeyenler, bu evlerin İstanbul’da olduklarını kestiremezler.
– Bunların oturucularının, yöreleriyle de bağ kopuktur.
– Bu evlerin tasarım ilkelerinde biçim, işlevden çok önce gelmektedir.
– Bu evler tutumlu (ekonomik) değildir.
Kim yapıyor bunları? Kim bunlar? Sorularının karşılıklarını da aramıştım 35-40 yıl önce 1979’da… Örneğin Kuşadası kıyılarının taşlaştıran kooperatiflerden örnek birinin üyelerini inceledim. Özellikleri şunlardır:
– 266 üyesi, 274 parseli var.
– Üyelerin 35’i (% 13) eş soyadlı, sekiz üyenin ikişer parseli, 45 parselin sahibi en kadını (yasal nedenlerle, sahip olarak eşinin yerine gözüküyor olabilirler).
– Üyelerinin
l % 35’i Ankaralı,
l % 10’u İstanbullu, gerisi Aydın, Söke, İzmir kaynaklı, ancak %2,6’sı Kuşadalı.
l 266 üyesinden 109’unun mesleğini saptayamadım.
45’i ev kadını, geri kalan 112 kişinin, % 58’i vali, vali muavini, kaymakam, % 16’sı memur, gerisi subay, öğretmen, doktor, belediye başkanı, mühendis.

Gördünüz mü yağmayı kimler yapıyor?

Bu kişilerin meslekleri gereği, en çok 30 gün bu yazlık (!) evlerini kullanabilirler. Buna göre 335 gün, buraları boş, bakımsız duracak demektir. Bu, gizli işsizlik gibi, GİZLİ YAŞAMASIZLIK demektir. Bu, bitkilerin ölmesi, denge bozulması demektir. İşte asıl çevre kirlenmesi, kültür barbarlığı budur.
Sanırım haklılığım bugün hiç değişmedi. Özellikle hemen o zamanlarda arabesk dönemin başlamış olması, kültür kirliliğinin bugün ulaşmış olduğu boyutlar, bu konuda bilinçsiz olmanın ne gibi sonuçlara varacağını da gösteriyor bugün.
İkinci konut alanları, bulundukları yerlerin nüfuslarını yılın dörtte birinde inanılmaz biçimde arttırırlar. Örneğin Bodrum yarımadasının bundan 15 yıl önceki kışlık nüfusu 50.000 çevresindeyken, yazlık nüfusu 500.000 idi. 50.000 kişi üzerinden sağlanan olanaklarla (vergi payları, hazine payları vb.) 500.000 kişiye hizmet götürmek zorunda olmayı bir düşünün. İyi niyetli belediyeler bile hazine arazisini, imar planlaması içine alıp parselleyip satarak kaynak yaratmaya çalışıyorlar çoğu kez… Yerliler yaz sıcağında su, buz, sebze, balık bulamıyorlar. Bütün bunlar, ödeyemeyecekleri tutarlarla gözlerinin önünde satılırken, özlemle bakabilmek özgürlükleri var elbette. Gerçekte bunlar da saman tadında ve hormonlu…

Cengiz Bektaş
Kaynak: Cumhuriyet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir