Kentlere Kestirmece

3 Dakika Okuma Süresi

Bir koca haftayı az tanınan bir
kentte geçirmek tuhaf. Gün
gelip de yazı vakti erdiğinde
başka şey düşünül(e)mez oluyor.
Gelgelelim insan az tanıdığı
(hiç bilmediği?) bir kent
hakkında ne yazabilir? Peki,
hep bildiğimiz şeyler hakkında
mı yazıyoruz? Ya da yazıyorlar?
Duygular, sezgiler, kulaktan
dolma bilgilerin hiç mi rolü
yok? Olmaz olur mu? Hatta
hayalinden bile kentleri bunca
doyulmaz yazmış onca örnek
dururken…

Kestirmeden başlayayım. Bir
haftamı Avrupa’nın başkentinde
geçirdim, geçiriyorum. Yazıya
şöyle başlayabilirim. Sabah erken
metroya gitmek üzere otelden
çıktım. Yeni yeni soylulaşan (bu
kelimeye de jantrifikasyon
demek daha hoş ve doğru
geliyor ya neyse) sokaktaki
ardeko ya da arnuvo evlerden
Arapça konuşan insanlar çıkıyor.
Az ileride bir fırın-pastane. Ama
deterjan filan da satılıyor.
İçerideki sakallı adam bıkkın gibi.
Parka yakın çokkatlı apartmandan
çocuklarının elinden tutmuş
türbanlı bir anne çıkıyor. Temiz
pak giyimli. Eski kıtanın yeni
insanları yarım yüzyılda orta
sınıfın eteklerine varmış gibi…

Yok böyle başlarsam kestirme
olur.

Bir kenti sezmek ya da derinden
gelen sesine kulak vermek için
hareketli olmak gerekir. Bunun da
yolu metro-otobüs-tramvayla
seyahat etme hakkını kazanmaktan
geçiyor. Issız bir pazar akşamı.
Önce biletleme makinesiyle bir
tanıştım. Denedim yanıldım.
Öğrendim. Lakin ödeyemedim. Ne
kredi kartıyla (bizim kartlar Avrupa
bilet makinelerinde Şengen dışı!)
ne de bozuk olan para yutarak bilet
kusan makinede. Olmadı,olmadı.
Biçare, yağmur altında yarım saat
kadar taksi kovalamaca…

Bir ünlü şarkıcı (ki Amsterdam,
Amsterdam der dururdu) nerede
bira yudumlarmış anlayacak
oldum. Ne yerin, ne sokağın adını
bileni bulana aşkolsun. Bir yerli
olmak o yerde olup bitene mulaki
olmak ise, vah ki ne vah! İki
sokak ötedeki yeri sor
sorabildiğince. Brüksel’de iş çok
basit. Bir yer aranınca hemen
bilgisayarbaşı yapılıyor. Arama
kutusuna sokaklar yazılıyor.
Harita çıkıveriyor! Böylece
komşu sokağın adını hatırda
tutmaya (bellek demek yer
demek) gerek kalmıyor. Yok-
yer kavramını icat eden M.
Auge’nin kulakları çınlasın.
Brüksel ahalisi tam bir ‘yok-
yerli’ oluyor bu hesapta. Yepyeni
bir kimlik de çıkabilir buradan.

Pek yakında ayrılıkçı Flaman
hareketine kapılıp arada
kaynaması söz konusu Brüksel’in.
(Ama neden bilinmez bu kötü
adamlar Merkez Bankası’nı
Anvers’e taşıyacağız diye
tutturmuyorlar!) Olsun. Brüksel
Avrupa’nın başkenti değil mi?
Bu da ona yeter. Burada doğru
(yani politik bakımdan) konuşmak
için hareketlilik, diyalog, yönetişim,
çeşitlilik gibi kelimeleri cümle
içinde kullanmak gerekiyor.
Ben hep Avrupa kurumlarının
Arapça konuşan çalışanlarını
düşünüyorum. Bu kavramlarla
nasıl başa çıkıyorlar diye?
Bakarsınız günün birinde bir
Cezayirli kötü düşünen çıkar
tüm bu siyaseten doğru şeyleri
tepetaklak eder?

Kestirmeden Brüksel’i yazıverdim.
Ne yapsaydım? Alechinsky sergisi,
Tenten Müzesi, Horta Evi’ni
görmemişim.

Diyebilirsiniz ki Lorca’nın New
York’u, Calvino’nun Görünmez
Kentler’i… İyi de, bizim de
yerimiz dar.

Yazan: Serhan Ada
Kaynak: Radikal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir