İmar Barışı, uzun zamandır kent literatüründeki imar affı yerine kullanılan ve 2018 yılından bu yana gündelik dile de girmiş bir ifade. 3194 Sayılı İmar Kanununa eklenen geçici 16. maddeyle 2018’den önce yapılmış ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapılara Yapı Kayıt Belgesi verilmesini öngören yasal düzenlemenin adıdır. Bu düzenleme kapsamında 7 milyon 436 bin 354 bağımsız bölüm için başvuru yapılmış ve kayıt bedeli olarak devlete 24 milyar 745 milyon TL ödenmiştir.

 

 

 

 

 

 

Uygulamaya İmar Affı değil de İmar Barışı denilmesi bir tercihtir ve kuşkusuz kendine özgü sosyolojik bir anlamı vardır. Barış ifadesi açık ya da örtük daha önce yaşanmış bir tür ‘savaş’a ve onun ardından taraflar arasında gerçekleşmiş bir sulh mutabakatına işaret ediyor.

 

 

 

Peki taraflar kimlerdir? Elbette bu barışın bir tarafında, merkezinde devletin yer aldığı ama sadece devletten ibaret olmayan kamu bulunuyor. Mahallelerin, şehirlerin ve en nihayetinde ülkenin ve toplumun geleceğini ve güvenliğini sağlamak-korumakla yükümlü olması nedeniyle devlet, kamunun merkezinde bulunuyor. Dolayısıyla anayasa ve yasalarla belirlenmiş şekilde ilgili kurumlarıyla ülkedeki binaların sayısı, kalitesi, niteliği, inşası gibi bir dizi iş ve işlemin de ana denetleyici aktörüdür.

 

 

 

Diğer tarafta, ilgili hukuka aykırı şekilde gerçekleşmiş çeşitli imar pratikleri ile geniş bir kesim bulunuyor. Bu grup, binadaki balkonu odaya dahil eden alt/orta gelir gruplarından başlayarak, türlü yasa delme hileleriyle büyük konut alanlarını inşa eden ulusal/uluslararası şirketlere kadar çoklu aktörlerden oluşuyor. 1980’li yıllardan bu yana ‘savaşın’ bu kesimi içerisinde, sermaye gruplarının kamu kurumlarını da kuşatacak şekilde egemenlik kurduklarını belirtmeliyiz. Bu duruma işaret eden yüzlerce örnek var kuşkusuz. Yine de İmar Barışı için en yüksek ödeme yapan ilk 500 başvuru listesi açıklanırsa bu gerçeği çok daha net görebileceğiz.

 

 

 

Sosyolojik olarak ve yasanın diliyle söylersek İmar Barışı öncesindeki ‘savaş’ın, bu iki kesim arasında gerçekleştiği varsayılabilir.

 

 

 

İmar Barışı uygulamasıyla uzun yıllardır kamusal çıkarlara aykırı yapılmış tüm imar pratikleri yasallaşmıştır. Dolayısıyla inşaat şirketleri, müteahhitler, kaçak inşaat yapanlar, yasal süreçleri bir şekilde atlatan vatandaşlar vb. kısaca herkes kazançlı çıkmıştır. Çünkü mülkiyetleriyle ilgili tüm yasal sorunlardan kurtulmuşlardır.

 

 

 

Görünüşe göre kamu da bu barışdan kazançlı çıkmıştır. Çünkü yasa karşısında suçlu kişilerden hatırı sayılır bir mali bedel tahsil edilmiş ve hem hukuku çiğneyenler cezasız bırakılmamış hem de mali ihtiyaçlar için ciddi bir birikim sağlanmıştır.

 

 

 

Özetle kamu ya da vatandaş ama herkes son yılların moda deyimi kazan kazan ilkesiyle bu barıştan ‘kazançlı’ çıkmış görünmektedir. İmar Barışının aziz millet tarafından güle oynaya karşılık bulmasının nedeni de herhalde budur.

 

 

 

Peki bu savaşın kaybedeni yok mudur? Vardır elbette. Yasallaşmış görünseler de şehirleri tehdit eden bütün kusurlu binalar orta yerde duruyor. Dahası şehirlerin nefes alınabilecek dokusunu yokeden beton mahaller ortada duruyor. Bu manzarada bir şey değişmediğine göre bu barışın da savaşın da kaybedeni şehirler, ülke ve toplumdur. Bunu bize en çıplak haliyle gösteren olgu da depremler başta olmak üzere doğal afetlerdir. Giresun’daki sel felaketinin de Elazığ, Malatya ve şimdi İzmir depreminin de gösterdiği gerçek budur.

 

 

 

Bir sulh mutabakatı olarak İmar Barışı, ülkenin kentleşme, mülkiyet hakkı ve bina güvenliği ile ilgili adım adım kaybettiği savaşın son aşamasıdır. Bir adım öncesinde işgal edilmiş kamu arazileriyle (2B) ilgili yasal düzenlemeler vardı. Son 20 yılda şehirlerimizi beton yığınına çeviren binlerce imar izinlerini hesaplamak ise artık olanaksız. İmar Barışı, önceki bütün bu düzenlemelerin eksik bıraktığı her şeyi tamamlamış; kamudan çalınan ne varsa geri gelmemek üzere yasallaştırmıştır.

 

 

 

İşte bu sosyolojiden dolayıdır ki doğal afetlerle yüzyüze geldiğimizde kamu yöneticilerinin yardım mekanizmalarına yüklenmek ve bu felaketlerin bir daha olmamasını dilemek dışında söyleyebileceği fazla bir söz ya da iş olmuyor, olamıyor.

 

 

 

Kaynak : Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir