Emperyalist merkezler, mevcut üretim düzeninin ekolojik sınırlarına dayandığının farkında. Bu ülkeler, kamu teşvikleriyle kendi sınırları içinde sağladıkları emisyon düşüşünü iklim politikalarının başarısı olarak sunarken, kirli, tehlikeli ve emek yoğun üretimi ücretlerin düşük tutulduğu çevre ülkelere kaydırıyorlar.

Özge Güneş – İlkay Öz
Kapitalizmin yarattığı ekolojik krizin ve bu krize karşı geliştirilen politikaların asıl bedelini Küresel Güney halklarının, yoksulların ve kır emekçilerinin ödediği apaçık şekilde görülebiliyor. Yine de bu eşitsizliği doğuran bağımlılık ilişkilerinin iklim politikalarında, hatta iklim adaleti mücadelesinde hak ettiği yeri bulduğunu söylemek güç. Oysa dünya ekonomisinde neyin, nerede ve kimin yararına üretileceğini belirleyen devletler ve sermaye grupları ile bu kararların ekolojik bedelini ödeyenler arasındaki eşitsizliği emperyalist iş bölümünden ayrı düşünemeyiz. İklim adaletinin bir bağımsızlık meselesi olması da anti-emperyalizmin ekoloji mücadelesinin kurucu ilkelerinden biri olması gereği de buradan kaynaklanıyor.
Emperyalist merkezler, mevcut üretim düzeninin ekolojik sınırlarına dayandığının farkında. Bu ülkeler, kamu teşvikleriyle kendi sınırları içinde sağladıkları emisyon düşüşünü iklim politikalarının başarısı olarak sunarken, kirli, tehlikeli ve emek yoğun üretimi ücretlerin düşük tutulduğu çevre ülkelere kaydırıyorlar.
Aynı iş bölümünü bugün “yeşil dönüşüm” için gerekli kritik minerallerin tedarikinde de görüyoruz. Merkez ülkelerin kendi sanayilerini yenilemek için artan hammadde talebi, çevre ülkelerde yeni maden sahalarının açılması, tarım alanlarının ve su varlıklarının; üretme ve geçinme olanaklarının daralması kaybı anlamına gelebiliyor. Tüm bunlar emperyalist saldırganlığın 21. yüzyılda aldığı biçimlere örnek oluşturuyor.
Türkiye’nin bu küresel iş bölümündeki yerini ve iktidarın İklim Kanunu’ndan madencilik ve tarım politikalarına uzanan tercihlerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Aynı şekilde 9-20 Kasım’da Antalya’da toplanacak COP31’e de bu çelişki üzerinden bakmak gerekiyor. Zirvede hangi yatırımların nasıl finanse edileceği tartışılırken, Türkiye’nin dört bir yanında insanlar kimi yatırımların neden hiç yapılmaması gerektiğini anlatmak için mücadele ediyor.
Antalya’da toplanacak İklim Adaleti Forumu öncesinde hazırladığımız bu dosyada yerel direnişlerin bugüne kadar neleri değiştirebildiğini ve bu birikimin ülkenin tarım ve enerji politikalarını belirleyecek bir güce nasıl dönüşebileceğini konuşuyoruz.
***
“DAYANIŞMA, KARAR HAKKINDAN VAZGEÇMENİN KARŞILIĞI OLAMAZ”
Av. Salim Berkay Aksu – İklim Adaleti Forumu Sekretaryası
İklim krizi hepimizin hayatını etkiliyor ama bu krize aynı ölçüde neden olmadık, sonuçlarına da aynı koşullarda katlanmıyoruz. Sanayileşme sürecinde atmosfere en fazla sera gazı salan ülkelerle bugün kuraklığın, sellerin ve gıda krizinin yükünü taşıyan ülkelerin sorumluluğu bir değil. Üstelik birçok ülke, iklim politikalarını belirlerken borçlarını, dış finansman koşullarını ve enerji bağımlılığını gözetmek zorunda kalıyor. Böylece toprağa, suya ve geleceğe ilişkin kararlar, o topraklarda yaşayan insanların iradesinden uzaklaşabiliyor.
Bu yüzden bağımsızlık, iklim adaletinin temel meselelerinden biri. Bağımsızlığı, halkın kendi geleceğini belirleme hakkıyla birlikte düşünüyorum. Enerji, tarım, kentleşme ve doğal varlıklarla ilgili kararlar dar bir ekonomik çevrenin çıkarları doğrultusunda alınıyorsa bu hakkın kullanılması güçleşir. Gerçek bağımsızlık, halkın yaşadığı yer üzerinde söz ve karar sahibi olmasıyla anlam kazanır. Adil bir iklim mücadelesi, ülkeler arasındaki tarihsel eşitsizliklerin giderilmesini ve kararların toplumun demokratik katılımına açılmasını gerektiriyor. İklim finansmanının da yeni borçlar ve dayatmalar yaratmadan, tarihsel sorumluluğu yüksek ülkelerin adil katkısıyla sağlanması gerekiyor. Dayanışma, karar hakkından vazgeçmenin karşılığı olamaz.
Karbon ticareti gibi mekanizmalar ise iklim krizini çoğu zaman bir muhasebe meselesine dönüştürüyor. Bir yerde doğa tahrip edilirken başka bir yerde yapılan yatırımla bunun telafi edilebileceği varsayılıyor. Oysa bir ormanın, derenin ya da tarım alanının kaybı, insanların geçimini, yaşam biçimini, kültürünü ve geleceğini de etkiliyor. İklim politikalarını tartışırken ne kadar karbon salındığıyla birlikte kimin ürettiğini, kimin kazandığını, bedeli kimin ödediğini ve kararı kimin verdiğini de sormamız gerekiyor.
İklim Adaleti Forumu’nda iklim politikalarını toplumsal adaletle birlikte ele alıyoruz. Enerjide kamusal yararı ve demokratik denetimi, emekçiler için güvenceli bir adil geçişi, tarımda ve suda yaşamı esas alan politikaları, kentlerde halkın karar süreçlerine katılımını savunuyoruz. Krizin yükünü, oluşumunda en az payı olanlara yıkmadan bir dönüşümün mümkün olması gerektiğini düşünüyoruz.
28 Ocak’ta Antalya Barosu’nun çağrısıyla başlayan, farklı kentlerdeki buluşmalarla büyüyen bu tartışmayı COP31 sürecinde daha geniş bir zemine taşımak istiyoruz. Zirvenin Antalya’da yapılması, bu tartışmayı uluslararası müzakere salonlarının dışına taşıma sorumluluğunu da önümüze koyuyor. 15-17 Kasım’da Antalya Barosu’nda düzenleyeceğimiz Uluslararası İklim Adaleti Forumu bu yönde bir adım olacak. 15 Kasım’da Antalya Müzesi’nden Baro’ya yürüyüp Halk Kürsüsü’nde buluşacağız. 16 ve 17 Kasım’da forum oturumları sürecek. İklim krizinin sonuçlarını yaşayan, çözüm üzerine söz söylemek isteyen herkesi bu ortak tartışmaya davet ediyoruz.
***
BAĞIMLI ÜRETİMDEN EKOLOJİK YIKIMA
Ali Bülent Erdem – Çiftçi-Sen Genel Başkanı
1950’li yıllardan sonra dünyada ABD öncülüğünde yeni bir düzen kurulurken Amerikan menşeli endüstriyel tarım tarzı tüm ülkelere dayatıldı. Türkiye de bu süreçle birlikte endüstriyel tarıma geçti. Çok fazla girdinin, kimyasal ilacın, kimyasal gübrenin, yoğun enerjinin ve suyun kullanıldığı bu pahalı üretim tarzı, devlet tarafından bilinçli bir biçimde desteklendi ve buna uygun kurumlar inşa edildi. 1960’lardan sonra ise, bugün COP31 zirvelerinde “yeşil dönüşüm” denmesine benzer biçimde, “Yeşil Devrim” adıyla bir süreç başlatıldı. Çiftçilere daha yüksek verim vaadiyle hibrit tohumlar teşvik edildi. Ancak yerel tohumların aksine ilk yılın ardından ekildiğinde eski verimini vermeyen bu tohumlar üreticileri her yıl yeniden tohum satın almaya mahkûm etti. Bu yapı ülkemizde 1980’lere kadar bu biçimde sürdü.
1980 SONRASI ŞİRKETLEŞME VE ÇİFTÇİNİN MÜLKSÜZLEŞMESİ
1980 sonrasında aynı aktörler bu kez tarımın şirketleşmesini hedef olarak benimsedi ve devleti çiftçinin aleyhine olacak şekilde tarımdan çekti. Gelinen aşamada Türkiye tarımı, sadece yerli değil, çokuluslu küresel şirketlerin hakimiyetine girdi. Ürünlerini pazarlamakta zorlanan ve para kazanamayan üreticiler bu şirketlerle bağımlılık ilişkisi kurarak sözleşmeli üretime yönelmek zorunda kaldı. Kendi tarlalarında şirketlerin belirlediği ürünleri eken, üretim süreci bütünüyle dışarıdan denetlenen çiftçilerin geçmişten taşıdığı tarımsal bilgi değersizleştirildi. Üreticiler kendi topraklarında işçileşti, marabalaştı ve emeğine yabancılaştı. Çiftçilerin neyi ve nasıl üreteceklerine dair karar alma iradesinin ortadan kalkması, aslında meslek olarak çiftçiliğin tasfiyesini doğurdu.
COP31 GİBİ PLATFORMLARDA SÜREÇ TAMAMEN SERMAYE KONTROLÜNDE
Tarımsal üretim doğanın içinde yürütülen bir faaliyet olduğu için ekolojik yıkımlardan doğrudan etkileniyor ve iklim krizinin en ağır darbesini üreticiler alıyor. Buna karşın, COP31 gibi resmi platformlarda çiftçiler, işçiler, kent yoksulları ve ekolojistler temsil edilmiyor, süreç tamamen sermaye gruplarının kontrolünde ilerliyor. Oysa üreticiye dayatılan endüstriyel tarım, iklim krizinin temel nedenlerinden biri. Nitekim bazı bilim insanları, küresel iklim krizinin yüzde 40’tan fazlasının mevcut tarımsal üretim biçimlerinden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Kullanılan kimyasallar toprağın karbon yutağı olma özelliğini yok ederken, petrol türevi girdiler sera gazı salımını artırıyor. Hayvanların dar alanlara hapsedildiği fabrika tipi devasa işletmelerden kaynaklanan atıklar da krizi derinleştiriyor.
Dünyanın küçük çiftçilerinin “Yerküreyi ancak biz soğutabiliriz” demesinin sebebi tam olarak budur. Geleneksel ve ekolojik köylü tarımına dönüldüğünde, dış girdi kullanımı asgariye iner, doğayla uyumlu üretim yapılır, bitkisel ve hayvansal üretim birbirini besleyen doğal bir döngüye kavuşur. Yerkürenin kritik eşikleri aşmasını engellemek ve dünyayı soğutmak için ekolojik köylü tarımına dönmek zorundayız. Bu dönüşüm üreticilerin tek başına başarabileceği bir yük değildir, kamu otoritesinin yerel tohumlarla geleneksel üretim yapan çiftçileri doğrudan ve güçlü biçimde desteklemesi şarttır.
KÜRESEL TEKELLERE KARŞI ORTAK MÜCADELE
Tek tipleşen, ürün deseni bozulan ve biyoçeşitliliği tükenen mevcut sistem gıdayı beslenme işlevinden koparıp yalnızca karın doyurma aracına dönüştürdü. Bu nedenle nitelikli ve ucuz gıdaya erişmek isteyen tüketiciler, işçiler, ekolojistler, kıyı balıkçıları ve göçerler, çiftçilerle ortak bir mücadele hattında buluşmak zorundadır. Gıdada bağımsızlık ancak bu birliktelikle kazanılabilir.
Bugün fiyatların uluslararası tekeller tarafından belirlenmesi, çiftçilerin üretim maliyetlerini dahi karşılayamamasına yol açıyor. Bu bağımlılık zincirini kırmak için IMF, DB ve DTÖ politikalarına açıkça karşı durulmalı, bu kurumlarla olan bağımlılık ilişkileri sonlandırılmalıdır. Ve onlarla ilişkilerimizi, ülkenin ilişkilerini kesmesi için çaba sarf etmek gerekiyor. Bu önemli. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda küresel şirketin gıdayı tekeline alması, gıdanın halkın kontrolünden çıkması demektir. İnsanlığın en temel korkusu olan açlık, devletler ve halklar üzerinde bir silaha, tehdit aracına dönüştürülüyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’ın ifade ettiği gibi, enerjiyi denetleyen devletleri, gıdayı denetleyen ise insanları teslim alır. Bu tehdide karşı yerelde direnip küreselde birleşen kesintisiz bir gıda egemenliği mücadelesi yürütmek zorundayız.
***
ANADOLU BİR SOYGUN ALANI DEĞİLDİR
Sercan Dede – SOL Parti Ekoloji Çalışma Grubu Sözcüsü
Ülkemizdeki ruhsat sahalarına baktığımızda, madencilik adı altında bir talan yaşandığını görüyoruz. Bunun adı fiili olarak madencilik değil, soygundur. Madencilik faaliyetinin bir ihtiyaç ve zorunluluk olduğu, hatta ülkenin geleceği için en önemli çıkış noktalarından birisi olduğu konusunda dezenformasyon ve korkunç bir bilgi bombardımanı var. Emperyalizm dediğimiz gücün yarattığı mantık tam olarak böyle çalışıyor. Yani bu madenleri “bağımlı ülkelerden”, en ucuza elde edebildikleri yerlerden almaya çalışıyorlar. Türkiye’de olan sömürge tipi madenciliktir. Bizi sömürge haline getirdiler.
Afrika ülkelerini uzun yıllardır sömüren bu şirketler, daha sonra kendilerine yakın olan Doğu Avrupa ülkelerine yöneldiler. Ancak bu ülkeler bile Avrupa Birliği’ne katıldıktan sonra belli değerlerini ve standartlarını yükselttiler. Şirketler oralarda da artık eskisi gibi faaliyet gösteremeyince Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Çünkü Türkiye’de onlara itiraz edecek hiçbir mekanizma yok.
TÜRKİYE’DE MADENLERİN İŞLETİLMESİNİN ANA NEDENİ: TALANA AÇIK OLMASI
Şirketlerin Türkiye’ye gelme nedeni, faaliyet gösterdikleri diğer ülkelerde çevre koruma standartlarının yükselmesi, yaptırımların artması, kârlarının düşmesi ve bizim ülkemizin borçlu, her şeye boyun eğen bir ülke olmasıdır. Bu yüzden bizim gibi ülkelere geliyor madenciler. Türkiye’de daha çok maden olduğu için değil, bizim madenlerimiz daha zengin olduğu için değil, bizim topraklarımız iktidar tarafından bedavaya sunulduğu için geliyorlar. Bizdeki madenler gerçekten işletmeye değer değildir. Türkiye’de madenlerin işletilmesinin ana nedeni: talana açık olması. Hiçbir güvenlik önlemi olmadan, hiçbir sağlık kuralına uyulmadan, hiçbir insan hakkına saygı duyulmadan, oradaki köylünün, çiftçinin, doğanın, bitkinin, hayvanın yaşamına değer verilmeden faaliyet yürütülebildiği için Türkiye’de madencilik yapılıyor.
Artvin Murgul’da yıllarca bakır madeni çıkarıldı. Birkaç nesil kanser oldu. Ortalama ömür elli yaşına düştü. Bunun farkına varan insanların bir kısmı da göç etti. Ama Murgul’da bu madenden dolayı zengin olmuş hiç kimse yok.
Önce bütün dünyaya şunu söyleyerek başlamalıyız: “Anadolu Yarımadası bir soygun alanı değildir. Kimsenin babasının çiftliği de değildir. İstediğiniz gibi at koşturamazsınız bu topraklarda. Çünkü bu toprakların sahibi var.” Biz kendi dedelerimizden, nenelerimizden kalan topraklarda tarıma devam ederek, köylerimizi bırakmayarak ve örgütlenerek; “Bu topraklar bizim ve her zaman bizim kalacak” diyerek yaşadığımız alanları savunarak varlığımızı sürdürebiliriz ve bu düzeni değiştirebiliriz.
Doğal kaynaklarımızı şirketlerin kârı için değil, halkın ihtiyaçları için kullanan bir düzeni inşa etmekten başka çaremiz yok. Sularımızın metalaştırılmadığı, orman arazilerimizin ve vadilerimizin satılmadığı, enerjinin vahşi tüketim mantığıyla üretilmediği kamucu bir dönüşüm gerekiyor. Artık mücadeleyi sadece belli merkezlerde değil, maden talanının yaşandığı her yerde yürütmek gerekiyor. Doğayı katleden sömürü faaliyeti neredeyse orada olmak gerekiyor.
Tek bir yol var: Halkın örgütlenmesi, bizim bilinçlenmemiz ve çıplak gerçekliği herkese, her bireye, en uç noktadaki insanlara anlatmamız gerekiyor. Başka türlü bu işten kurtulamayız. Kurtarıcı beklemek doğru değil. Güç bizim gücümüzdür, sokaktaki gücümüzdür, örgütlü gücümüzdür. Son dönemlerde en çok kullanılan sloganlardan biri: “Ya hep beraber ya hiçbirimiz.” Artık o noktadayız. Hiç kimse kendini mücadelenin dışında tutarak, bu kavganın dışında kalarak var olamaz artık bu ülkede. Onun için herkes dürüstçe yapabileceği şeyleri ortaya koyup hep beraber birleşik bir mücadele örgütlemek zorundayız.
Kaynak: Birgün


